92b;">ZOR GURBET
Buraya taşınalı tam yedi hafta üç gün oldu. Resmen gün gün saymaya başladım. İlk başta ne kadar da heyecanlıydım oysa. Kendimi çok şanslı görüyordum. Avrupa’nın en güzel başkentlerinden birinde süper bir iş, dolgun bir maaş. Avrupa’nın en güzel başkentlerinden… Deniz bile yok burada. Deniz olmayan bir yer nasıl güzel olabilir ki aslında?
Of neyse, bugün içim çok buruk uyandım! Hiç keyfim yok ama artık çıkmam lazım yoksa dolgun maaşlı işime geç kalacağım. Yine hava puslu ve soğuk. Hiç güneş doğmaz mı, hiç yaz, bahar gelmez mi bu şehre Allah aşkına? Eylül ayındayız. Böyle mi olur eylül bizim oralarda?
Ofise girmeden şu kahveciden bir kahve alayım da biraz moralim düzelsin. Ne dedi? “Turkish coffee” mi dedi şu genç adam? Ben doğru mu duydum? Yok, “Irish cream” demiş.
Nereden çıktı Türk kahvesi şimdi? Nasıl da canım çekti… Kızlarağası’nda mis gibi fincanda pişmiş bir Türk kahvesi içebilseydim bu sabah ah… Bak şimdi ne geldi aklıma? Kemeraltı’nda “Hazine Avı” oyununa katılmıştık bizim grupla bir keresinde. Oyunun kuralları gereği Kemeraltı sokaklarında halay çekmiştik biz kocaman çocuklar. Ne eğlenmiştik o gün! Buraya geldiğimden beri hiç eğlendiğimi hatırlamıyorum.
Daha 15 dakikam var. Bizim ofisin karşısındaki parkta biraz oturayım bari. Yemyeşil, çok güzel ama… Bir şeyler eksik. Bir gevrekçi geçse keşke şimdi parkın içinden. Çıtır çıtır, tazecik! Resmen kokusu burnuma geldi. Bir de bahar kokusu geldi burnuma. Seneler seneler öncesinin ilk âşık olduğum baharın kokusu… Bostanlı’daki Güzel Sanatlar Parkı’nda tanışmıştık. Ortaokuldaydım. Her okul çıkışı arkadaşlarla orada buluşurduk. İsmi değişti galiba ama benim için hep Güzel Sanatlar Parkı…
Tatlı anılar… Nereden nereye? A aa tesadüfe bak! Benim üst komşum değil mi şu karşı çaprazdaki bankta oturan kadın? Gülümseyeyim de görmezlikten gelmiş olmayayım. Ne kadar yarım ne kadar soğuk bir gülümseme ile karşılık verdi. Zaten bir kere “Hoş geldin!” bile demedi bana. Nerede benim Çamkıran’daki üst komşum, canım Aysel teyzem… Yalnız yaşıyorum diye her akşam yemek getirir, çok severim diye bütün kış kestane kebap yapardı bana. Mis gibi kestane… Zihnimde bütün kokular birbiriyle yarışıyor.
İçim sıkılıyor bugün. Çok sıkılıyor. Bitse bu gurbet de ilk iş kendimi Kordon’da çimlere atsam. Sokaktaki kedilerimi, köpeklerimi sevsem. Onları ellerimle beslesem. Hep birlikte yayılsak çimlere… Gelen giden vapurları seyretsek, birileri şarkı söylese… Çok özledim hem de çok! Her geçen gün daha çok özlüyorum. Ancak bugün içimde farklı bir his daha var. Anlamlandıramadım henüz.
Kendimi yaz hayaliyle avutayım biraz. Önümüzdeki yaz mutlaka Sığacık’a gideceğim. Gönlümce denize gireceğim. Yiyebildiğim kadar balık yiyeceğim. Kavanoz kavanoz mandalina reçeli alacağım. Kaleiçi’nde zamanı durduracağım.
Serin bir su serpti yüreğime bu hayaller. Bir an hiç buraya gelmemişim gibi hissettim. Ama buradayım işte. Ve bugün kendimi hiç buraya ait hissetmiyorum. Vakit geldi, kalkmalıyım. Hemen şuradaki büfeden bir gazete alayım binaya girmeden. Kafamı dağıtmam, başka şeylerle meşgul olmam lazım. Yoksa gün geçmeyecek.
Geldim işte. Haydi bakalım, umarım biraz sonra toparlanırım. Ooo, asansör en üst katta takılı kalmış. Bir şey taşıyorlar galiba. Aman ne güzel! Asansörün gelmesine çok var demek oluyor bu. Ben de hızlıca bir manşetlere bakayım. Bir dakika, bir dakika… Tarih? Tarih ne yazıyor? Doğru mu okuyorum? Tabii ya! Bugün 9 Eylül…



















