Advert

Zaman Yolcusu / Şerife Ulusu

Şerife Ulusu -ZAMAN YOLCUSU

ÖYKÜ - 23-03-2026 16:18 597 kez okundu.

Zaman Yolcusu / Şerife Ulusu
Advert

ZAMAN YOLCUSU

“Bu sadece basit bir masal… Yazılanlar doğru değil! Hayal gücü; gerçek değil.” 

Gerçek değil. Bu sözleri zihnimden kaç kere geçirdim, hatırlamıyorum artık. Kaygan çimenlerde ayaklarım birbirine dolanıyorken bir taraftan da kendi kendime bozuk plak gibi tekrarlayıp duruyorum.

Yürümek ile koşmak arasında hızla ilerliyorken nefes nefese, yoğun bir sisin içindeyim. Üstelik konuşan bir sis bu Sis konuşmaz! Sis konuşmaz! Öyleyse kim konuşuyor? Nereye gidiyorum? Burası neresi?

Arkama tekrar döndüğümde siyah paltolu, siyah şapkalı bir adam! 
Bir şey arıyor.

Nedense bu adamın beni aradığından ve de yüzden kaçdığımdan eminim. Korkuyorum, arkama dönemiyorum. Annemi istiyorum. Derin bir kuyudan bana yansıyan çocuk yakarışlarımı duyuyorum.
“Anneciğim… Annee… Anne, kurtar beni!”
Adamın eli her an ensemden beni tutup çekecekmiş gibi yaklaşıyor. Düşe kalka kaçıyorum ama nereye?

Allah’ım, güzel Allah’ım, lütfen beni koru. Buraya nasıl geldim ben? Herkes kesin beni arıyordur. Bu ormana nasıl geldim? Az önce annemle yatağımda uzanmış masal okumuyor muyduk?

Evet, evet… Her şey o masal yüzünden oldu. O masalı okumamalıydım.
Göz gözü görmez gri bir bulutun içinde, tanımadığım birinden bilmediğim bir yerde tüm gayretimle kaçmaya çalışıyorum. Geriye dönüp bakmaya cesaretim yok. Beni her an yakalayabileceğini iliklerime kadar hissediyorum.

Gücüm kalmadı; buraya kadar; her şey bitti. yüzüstü kapaklandığım Islak çimenler bedenimi üşütüyor, titriyorum. Başımı kaldırır kaldırmaz siyah paltolu adamla göz göze gelmem bir oldu.

“Bitti!” diye geçiriyorum içimden. Kulakları sağır eden sessizlikte gözlerimi kapatıp kaderime teslim oluyorum. Çaresizce adamın beni öldürmesini bekliyorum.
Derinden bir çobanın ıslık sesi, saatin tik takları. Ağaçların uğultusu, birbirine karışan sesler...Sanırım ben ölüyorum ve birazdan ruhum yukarı çıkacak. Yok, yok! Aksine aşağı doğru iniyorum. Toprak beni kendine çağırıyor. Gözlerimi aralıyorum. Otlar büyüyor, kökler uzuyor; beni sarıp sarmalıyor, iyice gömülüyorum.

Bedenimin toprakta eridiğini, ruhumun hafiflediğini hissediyorum. İçimde tarifsiz bir huzur var. “Çocuklar cennettedir.” diyen annemin sesi kulaklarımda. Cennete mi gidiyorum, anne? Ben ölüyor muyum, ölüm bu mu?

Çobanın ıslığı susuyor. Saatin sesi kulağımın dibindeymiş gibi toprağın içinde gözlerimi  açıyorum. Tertemiz pijamalarım üzerimde. Çamurdan eser yok. Masal kitabı göğsümde. Yatağımdayım.

Tam “Oh, sadece bir kâbusmuş.” deyip anneme bakıyorum, hiç kıpırdamıyor, derin uykuda olduğu belli; sarılmaya çalışıyorken içimde bir bulantıyla her şey yeniden dönmeye başlıyor. Başımı tutamıyorum. İpi çekilmiş bir topaç gibi fizik kurallarının ötesinde savrularak dönüyorum. Bir yere fırlatılacağım, bundan eminim. 
Bir anın içinde bin düşünce geçiyor aklımdan;  yine ormandayım. Beni sarmalayan otları arıyor gözlerim…
Garip; korkmuyorum.

Ağaçların arasından birini arar gibi yürüyorum. Ayaklarım yere daha sağlam basıyor. Kendime baktığımda artık küçük bir çocuk olmadığımı fark ediyorum. Büyümüşüm. Babam kadar olmuşum. Ayağımda simsiyah ayakkabılar, üzerimde simsiyah bir palto, başımda simsiyah bir şapka…
Ellerimi paltonun cebine sokuyorum. Bir not buluyorum:
“Bul onu. Çok korkuyor.”

Ne yapmam gerektiğinin kesin bilgisi içimde güvenli adımlarla toprak yola çıkıyorum ve beklemeye başlıyorum.
Bir süre sonra yolun ortasında, muallak bir zamanın tozlu çekmecesinden çıkmış gibi sarı ışık saçan eski bir ahşap sandık, duracağı yeri biliyormuşçasına kulakları sağır eden bir sesle beliriyor.
İşte bu!

Bu sandığı biliyorum. Yalnız hissettiğimde, korktuğumda saklandığım oyun sandığım; annemden cevap alamadığım, onun sessizliğe gömüldüğü anda herkesten, her şeyden korkup gizlendiğim sığınağım.
Kapağını aralıyorum. Korkmuş bir çift göz bana bakıyor. Ben gözlerime sevgi dolu bakıyorum.
“Elini ver.” diyorum. “Korkma, ben buradayım. Yalnız değilsin.”
Elimi uzatıyorum. Küçük ellerimi tutup kendime sarılıyorum.
O anda uzaklardan Kaf Dağı’nın ardından yabancı bir ses duyuyorum:
“Hadi uyanın Ali Bey. Uyanın. Üçe kadar saydığımda uyanacaksınız. Şimdi ve burada olacaksınız.”

Beni geçmiş zamana fırlatan topaçla delice geri dönerken saatin tik takları tüm şiddetiyle beynimin içini dövüyor.
Gözlerimi açıyorum. Karşımda duran doktoru zar zor seçiyorum, hâlâ çok uykum var.
“Buldum onu…” diyorum fısıldayarak.
Uyumak istiyorum. Çok yorgunum.

***

Editör: Neşe Kazan

 

Advert
Neler Söylendi?
DİĞER HABERLER
Arap Dayı / Murat İşler

Arap Dayı / Murat İşler

15-05-2026 - ÖYKÜ

Dostlar Kıraathanesinde Derbi Mesaisi / Kazım Ödev

Dostlar Kıraathanesinde Derbi Mesaisi / Kazım Ödev

14-05-2026 - ÖYKÜ