YOLCULUK
“Şükür, tahammül etmektir”
Güneş, bir yıldız gibi dağların arasından aktı gitti. Bünyamin ise rüyasında ona verilen adrese gitmek için yola koyuldu.
Bir mürşit onu bekliyor olacaktı, öyle demişlerdi rüyasında. Birazdan şehirlerarası yol alacaktı. Ayçiçek tarlalarını, bağları ve bahçeleri arkasında bırakarak ilerliyordu.
Havadaki tatlı serinlik kamyonetin camından yüzünü yalayarak geçiyordu. Yollar, kara bir yılan gibi kıvrılarak uzuyor, şehrin tek tük ışıkları yavaş yavaş yanıyordu. Belli ki, akşamı erken karşılayanlar vardı. Bünyamin onlardan biri değildi. O, bir kuş misali uçup giden bir seyirci gibiydi. Yolculuğu sırasında Yaratıcı’nın yarattığı en güzel resimlerin sergilerini izliyordu doğada.
Ağır ağır bastıran gecenin gizemi bunu doğrular nitelikteydi.
Külüstür kamyonetinin camını sonuna kadar açtı. “Cennet, rüzgârlı bir yer olmalı” diye düşündü. Rüzgârda çok mutlu oluyor, böylesi mutluluk üstüne başka bir mutluluk tanımıyordu. Saç tellerinden kirpik aralarına vuran rüzgâr gözlerinden geçip giderken Bünyamin’i serin serin okşuyordu.
Akşamın gölgesi düşüyordu kırbaca benzer yolların üstüne. Yanından son model araçlar vızır vızır gelip geçiyordu. Dur-kalk şeklinde ilerlerken iki ambulans geçip gitti. Cadde üstündeki lambalar yandı. Işıkları ölgün ve yetersiz bakıyordu. Trafik ışıklarına geldiğinde renklerin cümbüşü Bünyamin’in içini okşadı. Gece iyiden iyiye siyah peçesini örtmüştü yüzüne.
Bünyamin, gecenin ışıksız ve karanlık yollarında sonu görünmeyen tarla ve elma bahçelerinde ilerliyordu. Çimenlerin keskin kokusu yer yer burnuna vuruyordu. Kazasız belasız gitmek için dualar okuyordu. Külüstür kamyonet öksüre öksüre bir hal olmuştu, arada olmadık yerlerde stop ediyor, marşa vurdurarak aracı yeniden çalıştırıyordu. Yorulduğu zaman gördüğü rüyayı hatırlıyor, gayreti tazeleniyordu. Neyse ki, aracın farları çalışıyordu. Yanlış bir yola girmemek için oldukça özen gösteriyordu.
Kamyonet tüm külüstürlüğüne rağmen keskin virajlı yollarda öksüre öksüre ilerliyordu. Burası ana caddenin ölük ve soluk ışıklarını bile aratır nitelikteydi. Aracın farlarından başka bir ışığa rastlanmıyordu. Yatırıp adam kesseler kimsenin asla duyamayacağı bir yerdi. Ay ise hilal şeklinde mum ışığı kadar ölgündü. Bünyamin, aracı yol kenarına çekti. İnin cinin olmadığı yerde bir Yaradan olduğunu biliyordu. Seccadesini elmalık bir alana serdi ve yatsı namazını kıldı. Aracında yatarak uyudu. Sabahın ilk ışıklarıyla tekrar yola koyuldu, artık adrese varmak üzereydi. Gelmiş olmalıydı. Aracını bir çınar ağacının altına park etti. Araçtan inip sırayla dizilmiş ahşap evlere bakmaya başladı. Acaba hangisi Veysel Efendi'nin evi idi?
Bir kadın camdan bakıyordu. Ona adresi sormak istedi. Kadın ondan önce davranıp; “Hey! Sen yabancı, kime bakıyorsun?” diye çatallı çatlak sesiyle bağırıyordu. O da; “Veysel Efendi'nin evini arıyorum, burası mı?” diye sordu. Kadın başını aşağıya sarkıtıp, el hareketleriyle; “Kim, Veysel Efendi mi, efendiler götürsün onu. O ne zaman efendi olmuş da ben görememişim?” diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Şaşırmış ve şeytani bir rüya gördüğünü düşünmeye başlamıştı. Yorgunluk, açlık ayakta zor duruyordu. En kötüsünün deelleri boş eve dönmek olduğunu düşünüyordu.
Veysel Efendi'yi bulmadan dönmek de istemiyordu. Belli ki, bu rahmani bir rüya değildi diye düşündü. Kasıklarına kramplar girerken, bir o yana bir bu yana bakıp duruyordu. Kadın ise pencerenin kepenklerini gürültülü bir şekilde kapatıp başını içeri çekti. Bünyamin arkasını döndü, tam gidecekken bir eşek sesi işitti. Eşeğin sesi kadının (!) güzel sesiyle yarış ediyor gibiydi. Aksakallı bir ihtiyar eşeği yularından tutmuş geliyordu. Belli ki, ormandan geliyordu, eşeğin sepeti odun doluydu. Uzaktan Bünyamin’e sıcak bir gülümseme gönderdi.
“Hey! Evlat! Ne çabuk bir kadının sözüne kanıp da geri dönüyorsun” dedi.
Bünyamin olduğu yere kök saldı. Geldiği ve gideceği yolları bir an da unutuverdi. Aman Tanrı’m! Rüya mı görüyorum, bunca yakınlık? Veysel Efendi beni bekler gibi, diye düşündü. Hemen koşup ellerine sarıldı, hürmetle ellerini öptü. “Aman Efendim!” diyebildi. Gerisini hatırlamıyordu. Bünyamin’i evine götürdü. Kapıyı, camdan seslenen kadın açmıştı. Yüzüyse limon satıyordu. Veysel Efendi, sırtımı sıvazlayıp; “Hadi gir evlat” dedi.
Sıra önceliğini kendisine vererek içeriye girdiler. Sedire oturdular. Kadın yere sofra hazırladı. Tabakları gürültülü bir şekilde sofraya bırakıyordu. Veysel Efendi’nin yüzünde güller açıyordu. Kadının tüm gürültüsüne kulak tıkamış gibiydi. Bünyamin aklın da bin bir soruyla sofraya oturdu. Kadın, Veysel Efendi'ye; “Haymana davarı gibi yemesene pilavı." dedi.
"Eline sağlık kadın, karışma bana" diye cevap verdi, Veysel Efendi.
"E! Hep döktün yerlere be adam!" dedi kadın.
"Elin gibi, dilin de tatlı olaydı keşke kadın." dedi Veysel Efendi.
"Netcen dilimi, sana pişirdim tavuk, ye sen işine bak!" dedi kadın.
Bünyamin bir an nereden gelip, nereye gideceğimi şaşırmıştı. Bu adam gerçek bir evliya olmalı diye düşünmeden edemiyordu. “Böylesi bir kadına, bu kadar yumuşak ancak evliyalar davranabilirler” diye düşünüyordu.
Bünyamin’in boğazına pilavın tanesi kaçtı, öksürüyordu. Veysel Efendi bir bardak su uzattı; “Şifa olsun evlat” dedi. Öksürüğü geçti. Ona sorulacak ne çok sorularım vardı. Bir an önce sedire geçmek için can çekişiyordum. Kadın sofrayı yine bin bir gürültüyle topladı ve mutfağa gitti.
Bünyamin, Veysel Efendi’nin Şira Yıldızı gibi parlayan gözlerinin en derinlerine bakarak konuşuyordu; “Ben bu kadına tahammül ettiğim için sen buradasın evlat! O, benim şükür sebebim. O olmasaydı şimdi sen burada olamazdın” dedi.
Editör: Suna Türkmen Güngör



















