Advert

Raftaki Boşluk / Deniz İmre

Deniz İmre -RAFTAKİ BOŞLUK

ÖYKÜ - 15-05-2026 16:54 17 kez okundu.

Raftaki Boşluk / Deniz İmre
Advert

RAFTAKİ BOŞLUK

Sahaf dükkânının kapısındaki küçük pirinç zil, her çaldığında aynı yorgun sesi çıkarıyordu. İçeri girip çıkan herkesi sahibine haber veren ihtiyar bekçisi gibiydi, dükkanın…

Sahaf Agâh Bey bu yorgun sesi seviyordu, nedense... Çünkü insan sesleri değişirdi; tizleşir, kalınlaşırdı, bazen sertleşir bazen de yalan söylerdi. Ama zil yıllardır aynıydı.

Yaşlanmıştı Sahaf Agâh Bey… Yaşlandığını en çok ellerinden anlamıştı. Eskiden bir kitabın yıpranmış cildini birkaç hamlede onarabilen parmakları, artık uzun süre aynı şekilde durunca hafiften titriyordu. Buna rağmen dükkândaki hiçbir şeyin yerini değiştirmezdi çünkü insan, hafızası zayıfladıkça eşyaların düzenine daha çok sığınıyordu.
Son yıllarda müşterilerden çok kitaplarla konuşur olmuştu. İnsanların aceleyle girip aceleyle çıktığı bir dünyada, yalnızca eski kitaplar hâlâ sabretmeyi biliyordu. Agâh Bey de kendini yavaş yavaş onlar gibi hissediyordu artık: Sararmış, sessiz ve hoyratça dokunulursa kolayca dağılıp gidecek kadar eski…

Kadın ilk kez bardaktan boşanırcasına yağmurun  yağdığı bir perşembe günü gelmişti dükkâna…
—Evet, evet… Kesinlikle bir perşembe günüydü çünkü âdet olduğu üzere Agâh Bey o perşembe de karşı komşusu Salih Usta’nın lokantasından etli taze fasulye, pirinç pilavı, fasulyenin suyuna banmaya bolca ekmek ve cacık söylemişti, öğlen yemeği için.

—Kapının önünde şemsiyesini kapatırken kısa bir süre durdu. Çizmeleri de ıslanmıştı adamakıllı… Paspasa ayaklarını sildi. Sonra içeri girdi.

—Kadın, sonraki her gelişinde dükkana girmeden önce kapının önünde bir anlığına durur, sanki içeri girmeden önce kendi içindeki gürültüyü susturması gerekiyormuş gibi nefesini terbiye ederdi. Saçının sol tarafını her gelişinde aynı hareketle kulağının arkasına atar, birkaç dakika sonra fark etmeden tekrar düşmesine izin verirdi. En tuhafı ise kitaplara dokunurken parmak uçlarını değil, avucunun içini kullanmasıydı: Sanki okuduğu şey kitap değil de eskiden kalma bir yakınlığın kırılgan iziymiş gibi…—

Agâh Bey, kadının ilk geldiği gün emektar masasında kitap okuyordu. Burnunun tam ortasına indirdiği sol camı çatlak okuma gözlüğünün üst boşluğundan zili bir kere daha eziyetle çaldırarak içeri giren kadın müşterisini süzdü.

Her zamanki gibiydi Agâh Bey… Kitap okurken sol kaşı hep kalkıktı; gözleri cümlelerin üzerinde gezinirken sık sık kırpışıyor, sayfa çevirmeden hemen önce işaret parmağını diliyle ıslatıyordu.

Kadın hiçbir şey sormadı.

Doğrudan arkaya; eski romanların olduğu bölüme doğru yürüdü, bir rafın önünde durdu. Yerini ezbere biliyormuşçasına rafa elini uzattı. Kalın, koyu yeşil kapaklı kitabı aldı.

Ayakta okumaya başladı. Elleri, heyecandan ne yapacağını bilemeyen çocuklar gibi telaşlıydı. Kitabı açmış, sol elinde tutmuştu. Sağ elinin başparmağının yanındaki ucu kalkmış deriyi yine sağ elinin işaret parmağıyla kanatırcasına kazıyordu.

Tam on dakika sonra da kitabı yerine koydu ve dükkândan çıktı.

Ne bir soru sordu ne fiyatına baktı ne de arkasına döndü.

İkinci hafta yine geldi, aynı kadın…
Aynı raf.
Aynı kitap.
Aynı sessizlik.
Yine tam on dakika.
Sessizliği yırtan tek şeyse çevrilen sayfaların hışırtısı oldu.

Agâh Bey’in sol kaşı hafifçe kalkıktı yine...

Üçüncü hafta kadın geldiğinde dükkânda bu defa Kahveci Niyazi de vardı.

Niyazi, mahalledeki değişmeyen yüzlerden biriydi. Dükkânı, iki dükkân yanındaydı sahafın… Sürekli konuşur, kimse sormadan üstüne vazifeymiş gibi cümle esnafa fikir verir, gülerken dizlerine kendini acıtırcasına vururdu.

Kadın kitabı raftan alıp yine okumaya başlayınca Niyazi sırıttı. Göz kırparak Agâh Bey’e kadını işaret etti, “Oh! Bedavadan kütüphaneyi de bulmuş vallahi.” dedi. Boş çay bardaklarını alıp veresiyesini yazmaya, kahvehanesine yollandı.

Agâh Bey bir şey demedi, masasındaki cetveli düzeltti. Kalemleri ve not kâğıtlarını hizaladı. Ne zaman sinirlense etrafta bir şeyleri düzenlerdi.

Kadın hiçbir tepki göstermeden kitabı okumaya devam etti. Arada sol eliyle saçını sol kulağının arkasına atıyordu.

Tam on dakika… Sonra kitabı yerine koyup çıktı.

Kapı kapandıktan sonra Sahaf Agâh Bey ilk kez yerinden kalktı.
Rafa gidip kitabı aldı.
Kitap eskiydi.
Sırtı yumuşamış, sayfaları sararmıştı.

İlk sayfayı açınca küçük, altı imzalanmış silik bir not gördü, “Sahaf Bey’e...”

Altındaki imzayı görünce parmakları kitabın kapağında durdu. “Nergis…”

Nefes alışı hızlandı, burun kanatlarının açılıp kapanması da hızlanmıştı.

Yıllar önce gelen bir kadının ismiydi bu.
Hatırladı…
Sessiz konuşan, kitapları okşar gibi tutan,
giderken dükkâna son kez bakıyormuş gibi duran o kadın…

Ve bu kitap, onun kendi elleriyle dükkâna bağışladığını söylediği en sevdiği kitaptı.

Agâh Bey o gece kitabı okuyup bitirdi, dükkânı geç saatte kapatıp eve gitti.

Sonraki hafta kadın yine geldi.
Ama bu kez rafın önünde durduğuyla kaldı.
Kitap yerinde yoktu. Parmakları boşlukta asılı kaldı kısa süre.

Sonra eli yavaşça rafın kenarına indi. Başparmağıyla rafın küçük çiziklerini yokladı.
Gözü aradığını bulmamanın hayal kırıklığıyla dalmıştı…
“Satıldı…” diye seslendi masasından, Agâh Bey.

Kadın başını salladı. Gözü seğirmeye başladı.

İlk defa dükkânda bu denli uzun kalmıştı. Raflara bakıyor gibi yapıyor ama aslında hiçbirini görmüyordu. Arada bir istemsizce boşluğa dönüp bakıyordu.
Agâh Bey huzursuzlandı.
Masadaki kalemleri yine dizdi yan yana.
Sonra bozup tekrar hizaladı.

Kadın sonunda kapıya yöneldi. Tam çıkarken durdu:
—Kim aldı?
—Genç bir çocuk… Hatta parasını denkleştirmek için cebindeki bozuklukları da saydı uzun süre.

Kadın gözlerini yere indirdi.
—Peki… Okur mu o kitabı sizce?
Agâh Bey cevap veremedi hemen.

Çünkü kadın kitabı kaybetmiş gibi değil de birini Agâh Bey’e emanet etmiş gibi konuşuyordu, “Annem ölmeden önce o kitabı burada bırakmıştı.” dedi kadın.“Eğer evde tutarsa tekrar tekrar okuyacağını; bıkmadan usanmadan okuyacağını söylüyordu. Bazı kitaplar insanın acısını büyütürmüş… Öyle derdi annem hep.”

Agâh Bey’in çenesi hafif kasıldı. Kadın her düşündüğünde yaptığı hareketi yine yaptı; saçının sol tarafını kulağının arkasına itti.

“Ben buraya kitabı görmek için değil…” dedi yavaşça.
“Annemi anlayabilmek için geliyordum galiba.”

Dükkânda soğuk bir sessizlik oldu.
Eski duvar saati tik tak etmeye devam etti.
Agâh Bey ilk kez bir şey söylemek istedi ama kelime bulamadı.

Yıllardır o kitabı özellikle satmıyordu aslında.

Kadın gelir, diye filan da değil.
Kadının annesi giderken son kez dönüp “Burada kalsın kitap, olur mu?” dediği için.

Kitabı alan çocuk heyecanla kapağı incelerken Agâh Bey ilk kez şunu düşünmüştü:
Belki bazı kitaplar saklanmak için değil, anlattığı hikâyeler devam etsin diye bırakılıyordu dükkânına.

Kadın kapıyı açtı.

Pirinç zil, yine canı acırcasına çınladı.

Kadın tam çıkacakken Agâh Bey seslendi, “Bekleyin.”
Kadın döndü.
Agâh Bey eğilip tezgâhın altındaki çekmeceyi açtı. İçinden eski, sararmış bir kâğıt çıkardı.

Üstünde küçük bir not vardı.

Kadının annesinin el yazısıyla “İnsan bazı kitapları mahsus bitirmez. İçinde; yani orada yaşamaya devam etmek için...                                                     Nergis”

Kadın notu iki eliyle tuttu.
Gözleri doldu ama ağlamadı.
Agâh Bey o an ilk kez kadının neden her hafta geldiğini gerçekten anladı.

Kadın annesini aramıyordu.
Bir insan gittikten sonra geride bıraktığı şeylerin ne kadar yaşayabildiğini görmeye geliyordu.

***

Advert
Neler Söylendi?
DİĞER HABERLER
Arap Dayı / Murat İşler

Arap Dayı / Murat İşler

15-05-2026 - ÖYKÜ

Dostlar Kıraathanesinde Derbi Mesaisi / Kazım Ödev

Dostlar Kıraathanesinde Derbi Mesaisi / Kazım Ödev

14-05-2026 - ÖYKÜ