YAŞAMA DAİR
“Hayat nedir?” diye sorsalar bana, aklıma gelenler şunlar olur; bir yol derim, yürürken kenarlarına çiçekler ektiğin. Bazen neşeli, bazen ezgili bir türkü tutturduğun, dağlara, tepelere yankılanan ve sana dönen bir türkü, bir şarkı işte söylemeye doyamadığın. Yaratanı yaratılışta seyrederek, varlığı, özgürlüğü solumak derim. Güneşte ısınıp, rüzgârda serinlemek, soğukta üşümek. Durak düşünmeden yürümek. Yolun sonunu bilmeden, bitmesini de istemeden yürümek derim…
Güzel günlerinde mutlu olduğumuz, zor günlerinde yakındığımız ama hiçbir zaman vazgeçmek istemediğimiz armağanımız derim.
Eskiden vasıtalar yoktu bu kadar. Çok yere yürüyerek gidilirdi. Hiç unutamadığım çok başka bir güzelliği vardı o yürüyüşlerin. İnsan tutturur bir tempo, o tempo içinde yürürken çevresini seyreder, düşünür, hayaller kurar, özler, umutlanır. Sonuç olarak mutludur.
Çocukken köyler arası binecek at eşek bulamazsak yakınlarımıza, hısım akraba gezilerine hep yürüyerek giderdik yaz, kış ya da baharlarda. Çok severdim bu yolculukları. Baharda doğanın canlanmasını, çimenlenip, çiçeklenmesini görüp gözlemek, renk cümbüşü, kuş cıvıltıları arasında yürümek ne doyumsuzdyaşamayan bilmez. Bazen ürkek bir kuş fırlar ayağının yakınından, bazen bir kaplumbağa çıkar yolun ortasından ağır ağır karşıya geçmeye çalışan.
Bazen bir salyangoz gözüne çarpar evi sırtında, boynuzlarını uzatmış çiyli çimenler arasından arkasında parlak bir yol bırakarak sürünür. Başlı başına bir dünyadır kendi çapında. Eğer ilkbahara karşı kışın son günleriyse, gölgelerde yer yer henüz erimeyen karlı bölgelerde Akçabardak “Kardelenlerin” toprağı, kar kitlesini yarıp mis kokularıyla fırlamış görüntüleri, sarı çiğdemler nasıl mutlu eder insanı!.. Bir serin hava çarpar yüzüne ara ara, yanaklar kıpkırmızı olur. Soğuk sanki okşayan bir kamçıdır. Hızlanırsın biraz yakalarını kapatarak. Yaklaştıkça gideceğin eve özlemin kabarır, uzun zaman olmuştur, görüşmeyeli. Sabırsızlık her adımda artar. Ya anadır, ya evlattır ya başka bir candır. Ya da bir sevdalıysa çaldığın kapı açıldığında, o özlemi, o vuslatın yüceliğini siz düşünün artık…
İlkbaharın birinci ayından itibaren mor mor menekşeler açardı yamaçlarda, yol kenarlarında. Sık sık yoldan ayrılır neşeyle toplar, kulaklarımın arkasına, saçlarımın arasına doldururdum. Sonra da anneme yetişmek için bir koşu tuttururdum.
Ömürde çevreler, dönemler değişir, yaşadıkça. Çevreler değiştikçe; ilgiler, istekler değişir, duygulara yenileri eklenir. Biraz zor, biraz kolay ama hayat hep güzeldir. Bir dönem çoğalma dönemidir. Yeni hayatlara can verirsiniz. Hayatın en heyecanlı, en karmaşık dönemidir. En koyu sevdaların yaşandığı, dayanılmaz görünen ayrılıklar, başarılar, başarısızlıklar…
En zengin en yoğun dönemidir bu dönem.
Ve öyle bir dönem gelir ki sonra; artık gün batımlarını daha çok izlersiniz, hüzünlenir, içlenirsiniz. Bir dinginlik, bir yavaşlama görülür her şeyde, ilahi bir huzur başlar yüreğinizde. Hayat yine çok güzeldir. Ama sanki bir ayrılık kokusu almışsınızdır. Bu koku yayılır damarlarınıza. Ağır gelir zaman zaman, melankoli yaşarsınız.
Ezgiler daha çok yankılanır ruhunuzda. Biten, giden bir şeylerin ince özlemi sarar yüreğinizi. Gruba çöken karanlık gibi sizden yitip gidenlerin umutsuz hasreti çöker içinize, gittikçe koyulaşarak. Gün ışığını bekleyen heyecanlarınızı da alır götürür göçmen kuşlar.
Görünmeyen bir göçün hazırlığı başlar sessiz sessiz…



















