Advert

Çünkü O Bendim Ben de Oydu / Şadan Köse 

Şadan Köse -ÇÜNKÜ O BENDİM BEN DE OYDU

ÖYKÜ - 30-07-2026 16:04 181 kez okundu.

Çünkü O Bendim Ben de Oydu / Şadan Köse 
Advert

ÇÜNKÜ O BENDİM BEN DE OYDU

Batan güneşin karanlığı, bulutların ardında sıkışmış bir sır gibi gökyüzünü örterken yılbaşı nedeniyle rengârenk balonlarla süslenmiş, köşedeki küçük kafeye adımlarımı bıraktım.

Ahşap kapının açılışıyla birlikte karşılayan tanıdık koku –eski tahta, yanık kahve ve geçmiş zamanların tozlu soluğu– burnumun derinliklerine işledi. Üzerine bastığım döşemeler, her adımımda iç çekiyormuş gibi inledi; yılların ağırlığını taşıyan duvarlardan sarkan solmuş tablolar, hayal meyal yüzleriyle bana göz kırptı.

Tavan köşelerinde birikmiş örümcek ağları, zamanı kendi ipliklerinde hapseder gibiydi.

Loş sarı ışıklar, içeriye buğulu bir düş havası yayıyor; eşyalar sanki rüyadan kalma silüetler gibi dalgalanıyordu. Ceviz ağacından yapılmış sandalyeler, zamanın kamburlaştırdığı bacaklarıyla ağır ağır dizilmişti. Masaların üzerinde, çoktan solmuş dantel örtülerin izleri kalmıştı; tıpkı silinmeye yüz tutmuş anılar gibi... 

Gözüm kafenin ortasına kaydı. Küçük bir masa etrafında iki kişi oturuyordu; birbirlerine dönüktüler ama aralarında kelimeler yerine sessizlik dolaşıyordu. Bakışları yere saplanmış, dirsekleriyle masanın kenarına tutunmuşlardı. Aralarındaki hava, sanki görünmez bir tel gibi gergindi. Bir sır, ağır ve çözülmemiş gözle değil kalple hissedilen bir yük gibi üzerlerine çökmüştü. Her şeyleri donuktu, bir fotoğrafın içindeki eski yüzler gibiydiler.

Pencere kenarında başka bir masa... 

Genç bir adam, sabırsızca oturuyordu. Önünde büyükçe bir çiçek demeti vardı; kıpkırmızı güllerin ortasında beyaz papatyalar, aralara serpiştirilmiş birkaç dal yeşil okaliptüs yaprağı. Elleriyle çiçekleri yeniden düzenliyor, gözlerini kapıya kaldırıyordu. Önce kaldırıma, sonra kol saatine baktı. Yüzünde umutla endişe iç içeydi. Sanki yaklaşmakta olan bir anın tam eşiğinde asılı kalmıştı. Çiçeklerin tazeliği, kafenin yorgun havasına bir bahar esintisi gibi tezat oluşturuyor, o köşeyi başka bir mevsime çeviriyordu.

Zaman durmuş gibiydi. Saat tam 7.15’i gösterdiğinde tezgâhtan kahvemi aldım ve her sabah yaptığım gibi aynı masaya oturdum. Fincanımı tutan parmaklarımın ucunda hafif bir ürperti hissettim. Seramiğin buğusuyla tenimin teması arasında bir geçit açılır gibi. Onu göremesem de varlığı havada dalgalanıyordu. Sessiz, ama sarsıcı! Derin, ama görünmezdi! İçimde bir yerde, onun nefesini hissediyordum; sanki tüy kadar hafif bir dokunuşla tenime değiyordu.

Her yudumda, kahveyle zaman arasında ince bir bağ kuruluyordu. Sanki fincan, her sabah açılıp tekrar kapanan bir mühürdü. Onun amacı belliydi; bana bir şey hatırlatmak. Belki de hiç unutmadığım ama yüzleşmekten hep kaçtığım bir sırdı bu.

Zihnimde yankılanan o tanıdık fısıltı, bu sabah daha belirgindi: “Sen benimsin, ben senim. Sen varsan, ben de varım.”

Bu sözleri kulaklarımla değil, doğrudan kalbimle duyuyordum. Birbirine geçmiş iki ruhun dansı mıydık? Yoksa birbirimizin özeti miydik; iki yansıma, aynı aynanın içinde hapsolmuş gibi.
Her sabah burada, bu masa ve bu kahve ile bir ritüel yaşıyordum. Sanki görünmez bir çemberin içindeydim, döngü tekrar ediyor ama her seferinde biraz daha derine iniyordu. Sonsuzluğa doğru süzülen bir düş gibi…

Ama o akşam, her şey değişti.

Fincanı masaya bırakırken tavan lambası titredi. Işık kırıldı. Ardından kafenin içine ağır, beyaz bir sis çöktü. Sessizlik yoğunlaştı; ayak bileklerimden yukarı yükselen sisin içinde, fısıltılar duyulmaya başladı ve duvarların içinden gelen zamana karışmış eski sesler... Gölgeler titreşti. Bazıları bana doğru eğildi, bazıları uzaklaştı. Zaman bir anlığına gerçekten durdu.

O, birden karşımdaydı. İlk defa bu kadar net, ay ışığında yıkanmış gibi solgun yüzü, derin ve karanlık bakışlarıyla bana bakıyordu. Sanki göz bebeklerinin içinde sonsuz bir boşluk vardı; içine düşsen geri dönemezdin.

Sesi geldi, hem dışarıdan hem içeriden: “Senin yaşam amacın benim.”

Tüylerim diken diken oldu. Sesi, bedenimle değil, ruhumla duyuyordum. “Benim varlığım, senin hayatının yansıması. Bu döngüde her akşam buluşuyoruz. Hep var olduk ve hep var olacağız.”

Bir damla yaş süzüldü gözümden. Ne demek istediğini artık biliyordum. Hayatım boyunca aradığım sır, bu masanın sessizliğine ve fincanın dibinde kıpırdamadan bekleyen karanlığa gizlenmişti.

Kalkmak üzereydim, her akşam olduğu gibi...
Ama bu sefer, son yudumu içmeyecektim.
Bardağı boş bırakmak döngüyü kırmak demekti.
Fincanın içindeki koyu kahve, artık bana bir içecekten fazlasını gösteriyor, yıldızlı bir gökyüzü gibi parlıyordu.

Ona son bir kez baktım. O da bana. “Sonsuzluk bizim.” dedim sessizce.
Sis onu yuttu, geri çekti. Kafe eski hâline döndü. İki kişi hâlâ birbirlerine bakmadan oturuyordu.
Genç adam, çiçek demetinin yapraklarını düzeltirken yeniden kapıya baktı. Gelen giden kimse yoktu. 

Ama ben başka biriydim. Onunla paylaştığım bu bağ, hayatımın derin anlamıydı. Sonsuzluk, sadece bir kelime değil, yaşanmış bir gerçeklikti.
Evet, biliyordum. Her akşam bu masada onu yeniden bulacaktım. 

***


Editör: Seher Uslu

Advert
Neler Söylendi?
DİĞER HABERLER
Adı: Ömer / Sinan Küçük

Adı: Ömer / Sinan Küçük

29-07-2026 - ÖYKÜ

Asya / Turna Sarıkaya

Asya / Turna Sarıkaya

27-07-2026 - ÖYKÜ