VİCDAN ESKİ BİR YALAN
"Vicdan, sabahın erken saatlerinde demlenen çay gibi ağır ağır demlenir içimizde. Başlangıçta hafiftir, ağırlığı anlaşılmaz. Renksizdir; içimizin rengini değiştirmez, sıcak suya bırakılan yapraklar gibi önce varlığını hissettirmez. Ancak zaman geçtikçe her anıyla daha yoğun daha koyu bir hâl alır. Bir yudum aldığında içini ısıtan ama aynı zamanda yakan bir acılık bırakır dilinde. İnsan, huzur bulduğunu zannederken geçen zaman onu pişmanlıkla yüzleştirir. Vicdan işte öyle bir şeydir; zaman geçtikçe sessizce demlenir ve insana, kendi içindeki doğruyla yanlışı, suyun berraklığı içinde gösterir. Bir gün tüm insanlar belki de demlendikçe ağırlaşan vicdanı yaşayarak öğreneceklerdir."
Hatice’nin hayatı her insan gibi berrak bir sıvı içinde başlamıştı; başlangıçta saf ve duru olan hayat suyu, genç bir kadın olmasından sonra koyulaşmaya başlamıştı. Önce sessiz bir hayal kırıklığı sonra açıkça belli olan ama "vicdan, vicdan!" diye ölenlerin hiç fark etmediği acılar. Her darbe ve her bağırış, suyun içine atılan yeni bir acı yaprağı gibiydi.
İnsanlar dışarıdan baktıklarında halen o ilk baştaki suyun berraklığını görüyorlardı. "Ah Hatice ablam, başımızın tacı gönlümüzün sultanısın!" Bir bardak mis kokulu demli çaya kavuşabilmek için bardağın içindeki karaltıya hep birlikte gözlerini kapatmışlardı. Oysa her darbenin izi çaydanlığın dibindeki tortular gibi birikiyordu Hatice’nin içinde.
"Ah Hatice abla! Sen olmasan halimiz harap, şu çay olmasa günüm hiç başlamıyor inanır mısın?" diye bir öpücük konduruyorlardı mesela Hatice’nin güneşten yanmış ve yorgun yüzüne.
"Yapma Elif hanım. Ne olacak? Ben demlemesen bir başkası demler Allah’ın nimetini" diyordu utangaç ifadesiyle.
Demli çayı hüpürdeterek içen bu vicdan sahipleri, alnındaki morluğun dolap kapısına çarptığında ya da dizindeki morluğun altından kayıp giden bir halının marifeti olduğuna hemen inanıyorlardı.
Ne de olsa inanmak her zaman en kolayıydı ve inkâr, vicdanı rahatlatan en kestirme yoldu.
Son günlerde Hatice ablaları bir de temizlik aşkına tutulmuştu. Boş kaldığı tüm molalarında eline paspası aldığı gibi mutfak lavobosunun önündeki yer döşemesinin taşlarını bir o yana bir bu yana silip durmaya başlamıştı. Bir o yana, bir bu yana… Hatta bazıları Hatice'ye takılmaya bile başlamıştı. "Ah be ablacım birazdan taşları eriteceksin, hep birlikte alt kata düşeceğiz." Şen kahkahalar yükseliyordu arap sabunu kokusunun demli çay kokusunu bastırmaya çalıştığı mutfaktan.
Hatice bu şen kahkahalara acı bir tebessümle cevap verirken herkes gülümsemesini fark ediyor ancak acısına şahitlik etmekten kendilerini men ediyorlardı.
Hatice bir sabah eli kolu dolu geldi işyerine. Dondurulmuş bezelyeler ve fasulyeler hak gözeterek tüm ofise dağıldı.
"Ucuz bulunca ne yaptığımı bilmeden doldurup taşırmışım buzluğu, köyden gelen erzağa yer kalmadı biliyor musunuz?" "Evet, evet" diye sallanan kafalar yine hiçbir şey bilmiyorlardı. Emek emek paketlenen sebzeleri bazıları kibarlık yapıp almış bazıları ise Hatice'nin mutfağa dönmesini dört göz bekleyip çöpün en dibine, kara vicdanlarının en dipsiz dehlizlerine atıvermişlerdi.
Hatice’nin kara vicdanları görecek hâli yoktu, mutfak taşlarını silme vazifesine tüm gayretiyle devam ediyordu. Henüz yeni yetme, yeni yetme olmasından dolayı da koyulaşmamış berraklığı içinde olan bir genç bir gün dayanamadı. "Hatice abla, Allah’ını seversen mutfak taşları ile alıp veremediğin ne, günlerdir yavrucaklara yapmadığın eziyet kalmadı. Vallahi taş taş olalı böyle eziyet görmedi, söylesene nedir bu temizlik aşkı?" diye sormuştu. Koca işyerinde bunu soran tek kişi olabilirdi. Oysa bir gün çay demlenmese ofis ayağa kalkar "Nerede demli çayımız, vicdanımız ağarmaya başlar içmezsek" diye boykota başlarlardı.
"Ah yavrum, görmez misin şu lekeleri? Ne yaptıysam olmuyor çıkartamıyorum" derken ne gözünü ayırdı yerden ne de ara verdi silmeye. Yeni yetme, saf bir şaşırma ifadesi ile odasının yolunu tuttu.
Hatice, on yıldır bu avukatlık ofisinin temizliğinden, çayından, derdinden, dermanından sorumluydu. İzne çıktığı gün sayısı sınırlıydı. Hatice ablalarının gelmediği o nadir günlerde ofiste nedense bir kaos yaşanır, herkes yolunu dört gözle beklerdi. Hatice her çalışana kendi öz evladı gibi muamele eder; elleriyle olmasa bile bakışlarıyla, sıcak bir gülümsemeyle, şefkat dolu tavırlarıyla her birini ayırt etmeden yüreğine basar, herkese kucak açan anne sevgisini hissettirirdi. Hepsi de bunu pek iyi bilirlerdi. Bilirlerdi bilmesine ama vicdanlarını karartmaktan da hiç çekinmezlerdi. Sanki tek dertleri sabah demli çay içmekmiş gibi! Hatice bunu anlamaz mıydı? Anlardı elbet ama hiç dert etmezdi. Evladı yoktu, olmamıştı. Bu ofisteki herkes evladıydı onun, ödü patlardı birine bir şey olacak diye. İşte bu yüzden herkes Hatice’nin içine doğduğu suyun berraklığını görür, suyun onca derdin sıkıntının arasında karardığına şahitlik etmek istemezdi.
Ve işte bir sabah işe gelmedi Hatice, Hatice. İnsan Hatice. Hatice’den önce demli çayın eksikliği fark edildi ofiste. "Hatice abla nerede?" sorusundan önce "Çay demlenmedi mi?" sorusu yankılandı terazilerinde. Velhasıl bir şekilde demlediler çayı ama işte vicdanlarının kilidi yavaş yavaş açılmaya başlamıştı. Tüm gün Hatice’nin açılmayan telefonu hiç sorgu sual bilmeyen kafalarını sorgulamaya başlamıştı. Ta ki öğleden sonra bir kadın bir erkek iki polis memuru ofise ayak basıncaya kadar. Avukatlık ofisi için polislerin varlığı, olağan bir manzara olsa da bu defaki durum bir vicdan muhasebesi yaptırmaya başlayacaktı.
Çayın kokusundan bile daha hızlı yayıldı haber. Hepsinin kalbine bir ok gibi saplanan haber. Hatice kocasını öldürmüştü. Herkesin vicdanını demlene demlene koyulaştırdığı ofiste, Hatice vicdanına yenik düşmüş herşeyi itiraf etmişti.
Yıllardır dövüle dövüle acıya alışan bedeni Hatice’ye karşı durmuş, çekmeceden çekici kaptığı gibi indirivermişti herifin kafasına. Yıllardır içinde biriktirdiği tüm tortular, adamın beyninden dışarı kan olup fışkırmıştı. Tüm mutfak taşlarına yayılan kırmızı tortular, evdeki mutfaktan temizlenseler bile Hatice’nin temiz vicdanından temizlenememişdi bir türlü. O yüzdendi günlerdir ofisin taşlarını bir o yana bir bu yana silip süpürmesi. Asıl vicdan azabı çekmesi gerekenler şen kahkahalarıyla ortalığı şenlendirirken yıllardır acılar ile yoğrulan bedenindeki vicdan rahat etmemiş, tüm taşlardan bu lekeleri çıkartmak için uğraşıp durmuştu.
Yıllarca acıların zayıflatması beklenen bedeni, adamın ölü vücudunu bir hamlede kaldırıp borcu yeni biten derin dondurucunun içine hapsetmişti. Emek emek hazırlanan kışlık sebzeleri de harap etmişti adam, Hatice’nin ömrünün harabiyeti gibi. Hatice kıyamadan sebzelerine, evladı gibi gördüğü kara vicdanlara getirmişti. Yerken boğazlarından geçen lezzetli lokmaları düşünmek bile gülümsetmişti gülmeyi unutan çehresini.
Taşların birer birer ardı arkasına yuvarlanmasının ardından derin bir sessizlik çöktü ofise. İşte şimdi vicdan muhasebesi başlamıştı. Göz ardı edilen gerçeklerin bedeli şimdi apaçık ortadaydı. Neye mal olmuştu bu görmezden gelmeler? Gerçekler, onları doğrudan karartmamış gibi görünse de her geçen saniye, herkesin vicdanını derin bir sorgulamanın içine çekiyordu. Geçen on yılın her dakikası, her anı, şimdi bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyor, sustuklarının ve yaptıklarının ağırlığını omuzlarına yüklüyordu.
Karda kayıp düştüğünde kolunun kırıldığına, kafasını mutfak dolabına çarpıp alnının yarıldığına, hatta fazla acı yiyip de dudağının şiştiğine inanan vicdanlar, muhasebe defterleri için mali müşavirden fazlasına ihtiyaç duyacaklardı.
Bazı vicdanlar o kadar kararmıştı ki Hatice’yi suçlamak onlar için en kolay çıkış yolu oldu. "Neden söylemedi ki?" "Söyleseydi bir çaresi bulunurdu elbet" çünkü onlar için tek geçerli dil, kelimelerdi! Bakışlar, duruşlar anlatamazdı gerçekleri. Vicdanlarını hemen oracıkta aklamaya çalıştılar ya da siyahın bile kendinden utandığı bir karanlığa büründüler. Bu, karanlık gerçeği görmemek değil görüp de yüz çevirmekti.
Bir kısmi ise sarsılmışlığın kahrı içinde kıvranıyordu ama onlarda korunaklı sığınaklarından çıkıp bu kahır ile yüzleşmek istemiyorlardı. "Evet görmemiştik, söylenenleri duymamıştık" diyorlardı kendi kendilerine. "Ama ne yapabilirdik ki?" Bazılarının kaderi buydu işte, öyle değil mi? Kendi vicdanlarını aklamak için bu düşünceye sarıldılar. Kadercilik, onların en kolay çıkış yolu olmuştu; "kader" deyip iç çekmekle, "vah vah!" demekle üzerlerindeki yükü hafifletmeye çalıştılar. Oysa bu, kaderden çok bir tercih meselesiydi; görmemenin ve duymamanın konforuna sığınmayı seçmekti.
Yeni yetme gencin de içinde bulunduğu küçük bir grup ise düşüncelerinde Hatice ablalarının her gün demlediği çaya dönmüşlerdi. Her geçen saniye vicdanlarındaki yük biraz daha artıyor, kendi yüzeyselliklerini görüp de umursamazlıkları altında eziliyorlardı. Kahrolası bir çay mı almıştı akıllarını başlarından? Bu denli aşikâr bir sona nasıl olmuştu da gözlerini kapatmış, yardım ellerini uzatmamışlardı? Hatice ablalarını kaderine terk edip onu kör kuyularda bırakmışlardı.
Şimdi önlerinde iki yol vardı: Ya bu vicdan yüküyle bir ömür boyu yaşayıp gidecekler ya da kör vicdanlarına ışık tutan bu olay ile değişeceklerdi. Suskunluk yerine söz, sessizlik yerine çığlık olmayı seçeceklerdi. Dile gelmeyen kelimelere, duyulmayan çığlıklara kulak olup ses vereceklerdi. Sessizliğin, karanlığın en büyük suç ortağı olduğu vicdanlarına kazınmıştı.
Hatice mi? Yılların kana bulanan tortusunu belki ofisin taşlarından temizleyememişti ama henüz kararmayan vicdanlara bir ses olarak belki de vazifesini tamamlamış, içine doğduğu berrak suya geri dönmüştü.
Davasının görüldüğü gün, mahkeme salonundan dışarıya taşan avukat ordusunun ellerindeki karton bardaklara doldurulmuş çaylardan yükselen dumanlar, Hatice’nin yanık tenine düşen gözyaşları ile bir buhara dönüştü. İşte o an, kararan vicdanlara her zaman bir umut ışığı olabileceğini hatırlatır gibiydi. Dumanın buharla buluşması, en karanlık anlarda bile bir dönüşümün, bir yeniden doğuşun mümkün olduğuna dair sessiz bir mesaj taşıyordu.
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz



















