SAKLI RİTÜEL
Doğum günü şarkısının nereden geldiğini hiç merak ettiniz mi?
Ben çok merak ettim; üstelik kendi doğum günüme günler kala…
Birçok kütüphane gezdim. Aradığım hiçbir bilgi yoktu oralarda. Sonra eski, küçük sahaflara gitmeye karar verdim. Orada derya deniz kitaplar var. Her dilden, her dinden, her konudan…
Sokak arasında gotik görünümlü bir sahafa denk geldim. Merak ettiğim konuyu açıkçası kimseyle paylaşmak istemiyordum. Ama en son gittiğim sahaftaki tuhaf görünümlü adama bu merakımı sebepsiz yere anlatmış bulundum. O da bana şu an önünde bulunduğum “Saklı Ritüel” adlı sahaf dükkanını önerdi. Bu merak ettiğim konuyla ilgili bir sürü kaynak bulabileceğimi de ekledi. Ona teşekkürlerimi sunarak o sahafı aramaya çıktım. Adam tarif etmişti; ama aklımda tek bir yön bilgisi dahi kalmamıştı. Tamamen hislerime ve zihnimdeki sese kulak vermiş şekilde ilerliyordum. Yaklaşık iki saat sonra buldum sahafı. Ve öylece bakakaldım.
Ben ”Saklı Ritüel” sahafının önünde dikilirken yoldan geçen tuhaf görünümlü adamın bana çarpmasıyla sendeledim. Düşmemek için kapıya tutunacakken görünürde kapalı olan kapıya elimin değmesiyle açıldı ve bodoslama içeri dalıp yere düştüm. Hemen ayağa kalkarak dizimi sildim ve önümde dikilen üç kişiden özür diledim.
“Kusura bakmayın biri bana çarptı. Tutunayım derken içeri dalmış bulundum.” dediğimde yüzlerinde tek bir mimik dahi oynamadı. Birbirlerine bakıp ardından bir şey demeden sahaftan çıkıp kapıyı sertçe kapattılar.
“Enteresan!” diyerek diğer taraftan bana bakan sahafın sahibi olduğunu tahmin ettiğim adama baş selamı verdim. Onda da memnuniyetsiz bir yüz ifadesi vardı. Bugün bu insanların nesi var, anlamıyorum. Çok tuhaf, renksiz, ifadesiz hatta âdeta bir makine, bir robot gibilerdi. Bedenleri görünürde vardı ama ruhlarının olduğundan şuan için şüpheliyim.
Kibarlığı bir kenara bırakıp sadece kitapların yerini sordum. O da hangi kitap aradığımı sormadan baş işaretiyle gideceğim yeri gösterdi. Ben de hiçbir şey demeden o yöne gittim. Bu arada dışı gotik olduğu kadar içi de gotikti. Karanlık, ürkütücü bir havası vardı. Adamın gösterdiği yere yürüdükçe yol uzuyor gibi geldi bana. Hemen karşımda gördüğüm şeyden ötürü şaşkınlıkla yerimde durdum. Kalın halatla yapılmış, merdiven görevi gören bir şey vardı. Üstelik fazlasıyla güvenliksiz ve tehlikeli görünüyordu. Adamın yanına gitmeden olduğum yerden seslendim ona:
“Beyefendi bu halatlı merdiven dışında yukarı çıkabileceğim başka bir yer var mı?”
Adam yalnızca “Yok!” dedi.
Durup kısaca bir düşündüm. Acaba sırf saçma bir merak için kendimi böylesine bir tehlikeye atmama gerek var mıydı? Zihnimdeki ses bir saniye bile durmadan “ Var!” dedi. Zihnimdeki ses ile küçüklüğümden beri konuşurdum; öyle ki aramızda bir bağ oluştu bile diyebilirim. Bu durum kimine göre delilik olabilirdi; ama zihnimdeki ses hayatım boyunca bana çok yardımcı oldu. Özellikle de okul yıllarımda…
Onun sayesinde derslere bile çalışmama gerek kalmazdı. Dediği her şeyi yapardım, ve her zaman en yüksek notu ben alırdım. Her zaman en doğru kararı ben verirdim. Bunun için zihnimdeki sese çok şey borçluyum. Onun yardımıyla hayatımda istediğim her şeyi başarabilirdim, her mesleği yapabilirdim. Tabii, bende olabilecek en doğru kararı verip senarist olmuştum. Korku türünde yazdığım tüm filmlerim büyük beğeni toplamıştı. Galalara, ödül törenlerine davet edilmiştim. Aslında bu doğum günü mevzusuna bu kadar takmam, mesleki deformasyondan kaynaklanıyordu. İlginç şeyler bulursam ki hakeza içimde inanılmaz bir his vardı bulacağıma dair; şimdiye kadar yazmış olduğum tüm filmlerin en iyisi olacağını düşünüyordum. Tüm dünyada bu yazmış olacağım konuyu konuşacaklardı. Bundan çok emindim.
Daha fazla beklemeden dikkatle halatlı merdivenden yukarı çıktım. Çok sallanıyordu. Her an düşecek ve bir yerlerimi kıracakmışım gibi hissediyordum.
Neyse ki son adımımı da zemine atarak bu düşme işinden sıyrılmıştım. Etrafıma göz gezdirdiğimde yine aynı manzarayla karşılaştım. Tek farklılık burada beyaz elbiseler giydirilmiş iskeletlerin var oluşuydu. Burası korku filmi çekmek için gayet ideal bir yerdi. Kitaplıklara doğru gittim ve bir önceki sahafta olan adamın dediği gibi birçok kitap buldum. Hepsi de ansiklopediydi. Kucağımdaki bu kitaplarla yine halatlı merdivenlere doğru yürüdüm. Bir an iskeletlerden birinin hareket ettiğini görür gibi oldum; ama göz yanılmasıdır, diye pek de üstelemedim.
Şu an üstelemem gereken çok daha önemli bir şey vardı. Bu kitaplarla bu halattan nasıl inecektim? Acaba kitapları aşağıya atsam adam çok kızar mı? Gerçi atamazdım. Bu ağırlıktaki kitaplar yerle buluştuğu gibi parça pinçik olurdu. Geriye dönüp poşet, sepet gibi bir şeyler aramaya karar verdim. Görünürde bir şey yok gibiydi. Tam aramaktan vazgeçip geriye dönecekken yoğun fısıltılar duydum. Fısıltının geldiği yöne doğru yürüdüm. Bir kitaplığın önünde sesler son buluyordu.
Kitaplığa kulağımı yapıştırdığımda sesin onun arkasından geldiğine kesin olarak emin oldum. Sanırım bu kitaplığın arkasında bir kapı vardı. Etrafıma bir kez daha göz attıktan sonra kitaplığı öne doğru itmeye çalıştım anca itmeyi bırakın yerinden hareket dâhi etmiyordu. Kulağımı tekrar kitaplığa yapıştırdığımda anlaşılmaz birkaç sözcük duydum. Kitaplığa olabildiğince yapışıp daha net duymaya çalıştım. Arkamdan bir “Hişt!” duyunca hemen döndüm. Kimse yoktu. Rafların arasına baktığımda yine kimseyi göremedim. Gidip tekrar dinlesem mi yoksa hiç zaman kaybetmeden aşağıya inip kitapları satın alsam mı karar veremedim. Bu sefer “Hey!” sesini duyunca hızla rafların arasına baktım yine kimse yoktu. Burası iyice korkutucu hal almaya başlamıştı.
Kitapları da alıp tam inecekken omzuma dokunan elle korkudan elimdeki kitaplar aşağıya düştü. Yavaşça dönüp omzuma baktığımda kemik gördüm. Arkamı tamamen dönüp iskeleti karşımda görünce ağzımda küçük bir çığlık kopmuş oldu. Hemen iskeleti iterek aşağıya inmeye çalıştım; ancak bir anda bir sürü iskelet gelip üstüme çullanınca hareket dahi edemedim. Beni sürüklemeye başladıklarında avazım çıktığı kadar bağırdım ve aşağıdaki adamdan yardım istedim. Ancak yardım çığlıklarım cevapsız kaldı.
Bu iskeletlerin elinden kurtulmaya çalıştım ama o kadar güçlülerdi ki kurtulamıyordum. Az önce fısıltılar duyduğum yere getirdiler beni. Bu sefer hiç ses yoktu. Biri raftan birkaç kitap çıkarınca raf iki yandan açıldı. İçeride uzunca bir masa ve birkaç orta yaşlı ve bir sürü yaşlının oturduğu, üstü şamdan mumlarla çevrili, kafataslarının olduğu masanın etrafında oturmuş bir bana bir de beni tutan iskeletlere bakıyorlardı.
İçerdekiler konuşmadan, beni tutan iskeletlerden biri öne atılıp,
“Efendim, sizi dinliyordu.” dedi. Masanın başında oturan ve diğerlerine nazaran daha genç olan kadın tek kaşı kalkmış şekilde bana bakıyordu.
Bense kekeleyerek, “ Ben bir şey duymadım.” dedim.
Hepsi önce birbirlerine daha sonra bana bakıp aynı anda korkunç seviyede çirkin kahkaha attılar.
Bense yüzümü buruşturarak onlara baktım. Bu tepkisizliğim onları susturmuştu. Az önce kahkaha tufanıyla dolu olan odadan şimdi çıt çıkmıyordu. Zihnimdeki ses,
“Sakın onları kızdıracak bir şey söyleme.” diye uyarınca, yaşlı ucubelerin beni izlediği gerçeğini umursamayıp,
“ O nedenmiş?” diye sordum.
Odadakiler birbirlerine bakarak aynı anda,
“Ben bir şey söylemedim, bu seninle mi konuşuyor?” gibi fısıltılar uğuldamaya dönüştü. Zihnimdeki ses:
- Seni son kez uyarıyorum, sakın bana güvenme. Onlara karşı seni koruyamam.
- Onlar kim? Neden bu kadar korktun? Cevap ver bana!
İç sesimin bu uyarısından sonra sinirime hakim olmayarak bağırdığım için etrafımdaki herkes bana bakıyordu. Bu anlamsız uyarıdan sonra sinirle masadakilere baktım ve:
- Siz kimsiniz? Beni bu aciz iskeletler ne cüretle buraya getirdi? Derhal cevap verin yoksa…
Devamını getiremeden masadakilerden en yaşlısı aynı zamanda en çirkini kahkaha atarak:
“Yoksa ne iğrenç insancık? “ dedi alaycı bir tavırla.
Bu sefer kahkaha atma sırası bendeydi.
“Hiç aynaya baktın mı sen yaşlı kadavra? Sence buradaki iğrenç varlık ben miyim? Aa, pardon etrafına şöyle bir göz attım da bakış açının neden dar olduğunu anlayabiliyorum. Sadece sen değil, hepiniz iğrençsiniz!” dediğimde ortam tekrar ölüm sessizliğine büründü. Etrafa göz attıktan hemen sonra kafama bir tane vurdum. Az önce tek başıma bu yaratıklara kafa tutup hakaret mi etmiştim?
Gerisin geriye gidip, kapıya yaklaşınca tam kaçacakken iskeletlerden biri hemen beni tutmuştu. Sanırım buradan kaçışım olmayacaktı. O kadar gürültü olmuştu ki aşağıdaki adam değil gelmek, seslenmemişti bile. Masadakilere doğru yavaşça dönüp, mahcup maskemi takınarak:
- Şey, özür dilerim. Böyle demek istememiştim.
Masadakilerden biri bana baktı ve ardından tek bir çıtlatmayla kendimi kocaman kazanın içinde buldum. Üstüme ise yağmur misali envaiçeşit sebzeler yağıyordu. Cadıya bu hareketinden dolayı kınayarak baktım.
- Madem sihir güçlerin var; aklına gelen şey bu mu gerçekten? Beni yemeyeceksiniz herhalde?
Dediğim gibi çıt sesi geldi. Ardından kazanın dibi ısınınca, onlara ciddi olamazsınız bakışı attım. Onlar ise meşhur kötücül kahkahalarını salıverdiler. Ben canımı kurtarma çabasına girerken onlar konuşmaya kaldıkları yerden devam ettiler. Ne olursa olsun, onların toplantısını sabote edecektim; ta ki beni bu cehennemden çıkarana kadar. Hiç durmadan bağırdım ancak bu bağırışım kimsenin umrunda değildi.
En son, “Cadı olmuşsunuz da insan olamamışsınız!” dediğimde kafama düşen soğanla başımı yukarı kaldırdım.
Aptallar! Sihir güçleri var ama gram beyinleri yok. Güldüm. Yukarıdan durmadan yağan sebzeleri alt kısma yerleştirdim. Sebzeler yağdıkça merdiven gibi dizecek, böylece kazandan çıkacaktım. Onlar sustuğumdan memnun olmuş gibi konuşmaya devam ederken ben de sessizce sebzeleri yerleştirdim. Bu sebzeler sıcaklıktan da kurtarıyordu beni. Cadılardan birinin sesi kulağıma ilişti.
- Yıllarca bu ritüelle soyumuzu yok olmaktan koruyoruz. Emin misin başka ritüele geçmeye? Ya bu değişiklik sonumuzu getirirse ne yapacağız?
Başka bir ses araya girdi.
- Bunu yapmak zorundayız. İnsanlar uyanmaya başladı. Hatta biri şu an bunun sebebini bulmak için buraya araştırmaya geldi. Bunların sayısı bitmez. Onu öldürecek olsak bile başkası çıkar. Bu durum sonsuza kadar süremez. İnsanlar artık doğum günlerinde birlikte olmuyorlar bile. Başka ritüele geçmemiz bizim yararımıza olacaktır.
Duyduklarıma inanamıyordum. Demek ki merakımın altı boş değildi. Biz yıllarca doğum günü kutluyoruz diye, cadı soyu için ritüel yapıyormuşuz. Hayretler içindeydim. İç sesim uzun sessizlikten sonra:
- Böyle durumlarda neden aptallığın tutuyor? Çabuk ol ve derhal buradan çık! Yoksa biraz sonra senin yahnini yapıp sofralarına ziyafet verecekler.
İç sesim haklıydı. Şu yağan sebzeler sonunda beni istediğim noktaya getirmişti. Kazandan çıkmadan önce etrafımı kolaçan ettim kimsecikler görünmüyordu. Bir şekilde kazandan çıkmayı başardım. Ayakkabılarımı çıkarıp çıplak ayakla kapıya yöneldim. Cadılar toplantıya o kadar odaklanmıştı ki beni fark etmeleri imkansız gibi görünüyordu. Kapıdan dışarıya başımı uzattığımda iskeletlerden biri hemen yan tarafımda duruyordu.
Yanındaki iskelete, “Uyuma vaktimiz geldi. İçerideki yaratık çoktan ölmüştür. Gidelim.” dedi ve gitti. Asıl kendine bak, dememek için kendimi çok zor tuttum. Onlar eski yerlerine yerleşip gözlerini kapattıktan sonra iki dakika bekleyip, uykudan uyanmazlar umuduyla var gücümle koşmaya başladım. Sonunda şu halatlı merdivene ulaşabilmiştim.
Yerde parlayan kitabı da alıp halattan hızlıca inmeye başladım. Sonunda zemine ayak bastığımda yukarı baktım. Birkaç tane iskeletle göz göze geldim. Hiç vakit kaybetmeden hızlıca çıkışa koştum. Adam beni koşarken gördüğü halde hiçbir şey demedi. Uzun bir süre karanlıkta kaldığım için dışarı çıktığımda gün ışığı gözümü yaktı. Ama duramazdım. Koştukça koştum ve kalabalığım içine girdim. Hemen yukarıda duran taksiye giderek içeri girdim. Şirketimin adresini verip oraya gittim. Sıkıca tuttuğum kitabı şirkette açıp okudum. İçindekiler hayret vericiydi. Kitaba dalmışken birden aklıma gelen şeyle kitabı masaya bıraktım. Geleli saatler olmuştu; ama zihnimdeki ses hiç konuşmamıştı. Normalde beni şimdiye azarlaması gerekiyordu. Ona seslendim ancak hiç ses vermedi. Birden kapının çalmasıyla içeriye beyaz önlüklü bir sürü insan girdi. Ve hepsi bir anda üstüme atladı ve beyaz önlükle kollarımı bağlayıp beni götürmeye çalıştılar. Neler oluyordu böyle? Asistanıma bağırdım.
- Emir, hemen güvenliği çağır onları dışarı atsınlar!
Emir donmuş vaziyette bana bakıyordu. Şirkette bulunan diğer kişilere de aynı emri verdim; ancak hepsi ruh gibilerdi. Tepki bile vermiyorlardı. Beyaz önlüklüler sonunda beni bıraktıklarında şirketteki tüm çalışanlarım olmak üzere herkes etrafımda çember oluşturdu. Beyaz önlüklülerden biri bana yaklaşıp, “Ritüelimizin kurbanı sensin:” dedi.
Şaşkınlıkla ona bakarken etrafımda çember oluşturanlar dönmeye başladılar ve hep birlikte doğum günü şarkısını söylemeye başladılar. Aynı kişi bana tekrar yaklaşıp, “Sonsuza kadar bu döngüde kalacaksın. Sayende sonsuza kadar çalışacağız.” dedi ve içeri giren başka beyaz gömleklilere bir anda endişeyle bakarak, “İnsanlara zarar veren hasta bu. Derhal yakalayın onu.” dediğinde bu sefer başka bir grup üstüme atladı. İnsanlar etrafımda sebepsizce dönmeye devam edip doğum günü şarkısı söylerken, bunlar gerçekten beni mi götüreceklerdi? Onlardan kaçmaya çalıştım. Yine beni tuttular.
“Bu dönen insanları neden almıyorsunuz? Onları da alın.” diye bağırmaya başladım. Anlamsızca etrafa baktılar.
- Kimse yok burada. Daha fazla kimseye zarar vermeden çabuk bağlayın şunu.
Ben direnmeye devam ederken boynuma batırılan iğneyle her yer karanlığa büründü.
Gözlerimi açtığımda kendimi sidik kokan, camsız, karanlık, tahta bir yatağın üstünde bağlı şekilde buldum. Günlerce bağlı bir şekilde, yalnızca yaşamam için bir parça küflü ekmek ve suyla kaldım. Uyku ve uyanıklık arasında odada konuşan hemşireler, benim üç kişiyi ağır darbeyle ve beş kişiyi de koca kazanda kaynatarak öldürdüğümü söylüyordu. Ben öyle bir şey yapmadım. Cadılar bana komplo hazırladı, demek istiyordum ama şu vurdukları iğne dilime kadar her yerimi uyuşturduğu için tepki veremiyordum.
Hemşireler çıktıktan hemen sonra kapı açıldı ve bir sürü kişi odaya girdi. Beni kucaklayıp odanın ortasına koydular ve yine etrafımda çember oluşturup dönemeye başladılar. Yedi defa dönüp, doğum günü şarkısını söyledikten sonra aralarından biri kötü kahkahası eşliğinde elinde bıçakla yanıma yaklaşıp,
“Son ritüelden sonra özgürlüğümüze kavuşuyoruz dostlarım. Bu fedakar adama ömrüm boyunca minnettar kalacağım.” dedi ve tek hamleyle boğazımı kesti.
Bir gün sonra odaya giren hemşireler bipolar ve şizofren olan hastayı odanın ortasında kafası gövdesinden kopmuş şekilde görünce hemen yetkililere haber verdiler. Adamın nasıl bu halde olduğunu anlamayan doktorlar, hastanenin statüsü için bu durumu gizlemeye karar verdiler. Adamın kafasını gövdesine diktikten sonra da kayıtlara “ Kalp krizinden ölü bulundu.” şekilde yazıp onu kimsesizler mezarına gömdüler.
Cadılar son aşamayı tamamlamak için onu mezardan alıp kazanda yaktılar ve onun külünü karışımlarla içtikten sonra ölümsüzlüklerine ve güzelliklerine kavuştular.
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz



















