PİNOKYO GÜNLÜKLERİ
“Aralık soğuğu tüm yılışıklığı ile kırık cama yaslanmış, kör odayı izliyordu. Kadın son pencerelerin, son perdesini de kucağındaki çelimsiz çocuğu bir nebze ısıtsın diye iyi günlerinden bihaber teneke sobaya atmıştı. Kapağın yamulmuş kenarından tavana yansıyan üşümüş alev görselinde umuda dair tek bir figür dahi yoktu.
Kendisi ile savaşmaktan, yaşamla savaşmaya zaman ayıramayan eşi, yenilgiyi kabul edip aylar önce evi terketmişti. Koca şehrin, kendi haline terkedilmiş arka sokaklarında varlığı, yokluğa teslim edilmiş bir kulübede minik bebesiyle baş başa olmanın son kırıntılarına tutunuyordu.
‘Artık bırakmak mı gerek?’ diye defalarca sormuştu kendine. ‘Belki’ diyerek gözlediği kapı menteşeleri bile garip sesler çıkarıyordu.
Ve soba da onları yavaş yavaş karanlığın bilinmezine terkediyordu. Bu geceyi hayırlısıyla bir atlatabilirse, yarın neden farklı olmasındı ki. Bir telaş kalktı. Ortalığı araştırmaya başladı. Hatta salonun bitişiğindeki o unutkan odaya bile geçti. Olmalıydı. Yakacak bir şeyler daha bulmalıydı.
Soba sönüp kendini ayazın kollarına bırakırken o, unutkan odanın köşesinde zamana meydan okuyan ceviz sandığının başındaydı. ‘Tamam’ dedi kendi kendine.
Bu sandığı kırabilirse sabaha kadar olmasa da idare edebilirdi. Kapağına davrandı, koparırcasına açtı.
Ve en üstte duran yastık kılıflarını görünce öylece kaldı. Anasının çeyiz niyetine verdiği o dantelli kılıfları kullanmaya hiç kıyamamıştı. Yakmaya da kıyamazdı. Aldı eline, okşadı sessizce. Bir kenara bıraktı. Altındaki örtünün rutubetini anasının emanet gözyaşları sanıp yüzüne sürdü. Kendisini salmıştı. Ağlıyordu ve zamana teslim oluyordu.
Ne kadar takılı kalmıştı sandığın başında bilinmez ama kendine geldiğinde, huzursuz sessizlik korkuttu onu. Birkaç tahta parçası alıp sobanın başına seğirtti. Ateşi yakma çabasıyla uğraşırken, sobanın kenarına bıraktığı bebesinin yüzündeki donukluğu farketti. Sinirle fırlattı tahta parçalarını. Kucağına aldı.’Oğlum’ diyerek salladı. Aldığı tek cevap, kırık camdan içeri giren rüzgârın ağıt dolu sesiydi. Olduğu yere düştü.
Gece tüm sağırlığına rağmen kulaklarını tıkarken o, çocuğu ile elele doygun başakların olduğu ağustosa uçmaya başlamıştı…”
Son noktayı koyduktan sonra bilgisayarındaki birkaç tuşa basan ünlü yazar, telefonundan yayınevinin sahibini aradı. Kitabı bitirdiğini ve taslağı onlara gönderdiğini ifade ettikten sonra nazik bir şelilde gelen tebriği kabul etti. Ekranı kapatıp ayağa kalktı. Tatlı bir gerinmeyle, çalışma odasından salona geçti.
Eşi, sahrayı kıskandırırcasına yanan şöminenin başında, dışarıda salınarak dans eden kar tanelerine eşlik ederek şarabını yudumluyordu. Göz göze geldiler.
Eşi sordu.
- Tamam mı, bitti mi?
- Evet bitti, gönderdim bile.
Kadın alkışlayarak eşine sarıldı. Daha sonra bunu kutlamak için bir kadeh de ona doldurdu. Birlikte kış bahçesine geçtiler. Uzak şehrin sönük ışıklarına inat, altında yıkandıkları ışık seliyle kar üzerindeki işaretleri aramaya başladılar. Oysa tüm işaretler yabancıydı.
Kadın eşine döndü.
- Müthişsin. Nasıl bu kadar kendinden emin yazabiliyorsun. İşin garip yanı burnun da hiç uzamıyor.
Adam başını önüne eğdi. "Ne yazarsam kabul edecek, beni takdir edip ödül verecek salak bir okur kitlem var." diye cevaplamak istemedi. Sonra eşine döndü; “Yeni yazacağım kitapla ilgili ilhamı sen verdin hayatım, sağol" dedi.
Kadın kendinden gurur duyarak soru soran gözlerle baktı eşine.
Adam; “Sormadan söyleyeyim.
Adı: Pinokyo Günlükleri...”



















