NİGÂR HANIM
Kendini iyi hissetmese de bir şekilde kahvaltısını bitirdikten sonra Boğazı seyretmek için yalının penceresinin kenarına oturduğunda Beykoz istikametinden Boğazı yara yara gelen bir çatana çekti dikkatini.
Ve bu çatana yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı ve ardından kısa bir manevra ile yalılarının rıhtımına yanaştı. Biraz daha cama yaklaşıp dikkatle dışarıya baktı. Çatanadan, önce çarşaflı bir hanım arkasından da birer büyük denk taşıyan iki uşak indi. Gelen Servet Hanım’dı; Ahmet Mithat Efendi’nin büyük eşi…
“İyi de bu büyük denkler neyin nesi?” diye düşünerek Servet Hanım’ı karşılamak için hızlıca aşağıya indi.
- Aman hanımefendim, hoş gelmişsiniz sefalar getirmişşiniz.
- Küçük hanım, buyurunuz bunlar sizin… (uşakların taşıdığı denkleri göstererek) Ahmet Mithat Efendi’nin hediyeleri.
- Teşekkür ederim. Bunlar nedir efendim?!
- Kitap efendim. Kendisinden bir kitabını istememiş miydiniz? Bizim efendi, eserlerini gönderdi.
Tam 160 cilt kitap ve risaleden oluşan iki denk! Ahmet Mithat Efendi bu! “Kitabınızı rica edebilir miyim?” diyen bir ahbabına, bir dostuna ancak onun gibi biri böyle iki denkle mukabele edebilirdi. Fıkra gibi bir olaydı ama gerçekti ve Ahmet Mithat Efendi, eşi Servet Hanım ile gönderdiği şu not vasıtasıyla nazik bir şekilde izah etmişti bu hareketini…
“Size göndermek hususunda eserlerim arasında, onlara karşı bitaraf olamadığım için herhangi bir seçim yapamadım. Hepsini olduğu gibi takdim ediyorum. Okumak hususunda seçimi lütfen siz yapınız.”
Bir kitabını istediği Ahmet Mithat Efendi ertesi gün ona bir kütüphane hediye etmişti.
Bu olay, o zamana kadar bilinen en büyük kitap hediyesiydi. Ahmet Mithat Efendi’nin kendisinden bir kitap istemesine rağmen ona bir kütüphane hediye ettiği o kadın kimdi?
Türk edebiyatının ilk kadın şairi ve ilk günlük yazarı olan Nigâr Hanım tabii ki de…

Kendi kimliğini babasının üzerinden tanımlayan Nigâr Hanım, döneminin diğer kadın yazarlarının aksine eserlerine imzasını “Nigâr binti Osman (Osman kızı Nigâr)” olarak atar.
Bahsi geçen Nigâr, Macar Osman Paşa’nın kızı Nigâr’dır. Ya da bir başka ifade ile Sandor Farkas’ın kızı Nigâr…
Yıl 1848. Avrupa’yı ihtilal ateşi sarmış. Bir kıvılcımla Macar yurtseverleri de Habsburg Hanedanı’na karşı ayaklanır ancak bu hareket 1849 yılında Rusya’nın da yardımıyla kanlı bir şekilde bastırılır. Ve idam cezasına çarptırılan pek çok isyancı için yurtdışına kaçış macerası başlar.
Ve 1849 yılının Ağustos ayından itibaren mülteciler gruplar halinde Osmanlı sınırını geçer. Osmanlı Devleti, Avusturya ve Rusya’nın baskılarına rağmen gerek insani gerekse politik sebeplerden dolayı mültecileri iade etmez ve bu olay Osmanlı siyasi tarihinde “Mülteci Meselesi” olarak yer alır.
O tarihlerde sınırı geçen mültecilerin içinde değerli bir Macar subayı olan Sandor Farkas da vardı. Daha sonra İslamiyet’i kabul edip “Osman” adını alan bu subay, Kırım Savaşı’nda binbaşı olarak görev alacak ve ileride Enver Paşa tarafından “pek şanlı bir asker” olarak nitelendirilecekti.
Osman Paşa, başarılı bir asker olmasının yanı sıra engin bir kültüre ve sanatkar bir mizaca sahipti. Örneğin piyano ve gitar çalıyor, valsler ve marşlar besteliyordu. Aynı zamanda ressamdı ve dört dil biliyordu. Her şeyin ötesinde Osman Paşa çok iyi bir babaydı ve kızı Nigâr’a karşı oldukça hassastı. Kızının, Türk edebiyatının ilk kadın şairi olmasının, ona sağladığı sosyal ortamın o döneme göre oldukça “serbest” ve “Batılı” sayılabilecek bir yaşantıyı sunması ve kızına her koşulda destek olup güvenmesinin şüphesiz büyük bir payı vardı.
Nigâr Hanım ruhundaki Batı etkisini babasından alırken aynı derecede güçlü Doğu etkisini de annesinden almıştır. Annesi Emine Rıfati Hanım, o dönemin sadrazamlarından Keçecizade Fuad Paşa’nın mühürdarının kızıdır. O yıllardaki “mülteci krizi”ni çözen kişinin Keçecizade Fuad Paşa’nın olduğu düşünülürse, Osman Paşa ve Emine Rifati Hanım’ın nasıl tanıştıkları konusunda tahmin yürütmek pek de zor olmasa gerek.
Emine Rıfati Hanım, geleneksel Osmanlı değerlerini taşıyan, vatanına gönülden bağlı, kibar ve oldukça ince ruhlu bir eş olmasıyla Osman Paşa’nın Osmanlılaşma sürecini hızlandırmıştır belki diye tahmin yürütebiliriz ancak ezberinde bulunan çok sayıda beyiti her fırsatta yüksek sesle tekrarlayarak Nigâr’ın şair olmasında yadsınamayacak bir payı olduğu da esaslı bir gerçektir.
Nigâr Hanım’ın o zamanki toplumsal yapının kadınlara biçtiği rolün dışına çıkan bir kadın olarak kendini gerçekleştirmiş olmasını, anne ve baba desteğinden gelen bu gücün yanında sadakat ve sevgiyle yoğrulup sanatla dolu bir aile ortamında büyümüş olmasına borçludur diye düşünüyorum.
Nazan Bekiroğlu’nun deyişiyle “Güftesi Garplı, Bestesi Şarklı” olan Nigâr Hanım, Macar Osman Paşa ile Emine Rıfati Hanım’ın kızı olarak 1862 yılının Ağustos ayının ikinci yarısı ile Eylül ayının ilk yarısı arasında bir günde gözlerini dünyaya açtı. Dört sene sonra da kardeşi Ali Osman dünyaya geldi.
Beş yaşında iken Nigâr, Beyoğlu - Taksim yakınlarındaki bir mahalle mektebine başladı ancak çok da fazla bir şey öğrenemedi. En mutlu olduğu zamanlar, Cuma ve Pazar günleri saat dokuzdan sonra yeni kıyafetlerini giyerek İbrahim adındaki uşakla birlikte gezmeye çıktığı ve genellikle de çok sevdiği Taksim’e gittiği zamanlar oldu.
Birkaç yıl sonra ailesi Taksim’den Cihangir’e taşındı ve babası, yedi yaşına gelmiş olan Nigâr’ı, Kadıköy’deki Madam Garos’un mektebine yatılı olarak gönderdi. Nigâr, burada Fransızca'nın yanı sıra Rumca, Ermenice ve İtalyanca öğrendi. Üç yıl süren mektep günlerinde babası her cuma günü kızını ziyaret etti.
Yatılı mektebin son yılındaki Ramazan Bayramı arefesinde Nigâr Kadıköy’den eve dönerken vapur iskelesinde, devrin en ileri zenginlerinden ve tanınmış isimlerinden Hacı Salih Bey’in oğlu olan on dört yaşındaki Mehmed İhsan Salih’in dikkatini çekti. Hacı Salih Bey hemen kızı Besime Hanım’ı görücü olarak gönderse de Osman Paşa, Nigar’ın eğitiminin devam ettiğini söyleyerek bu teklifi geri çevirdi.
Bu olaydan yaklaşık bir sene sonra Nigâr on bir yaşındayken örtünme çağı yaklaştığı için babası onu mektepten alıp eğitiminin evde, özel öğretmenlerle devam etmesine karar verdi.
Hacı Salih Bey’in ailesinin Nigâr ısrarı devam ediyordu ve Osman Paşa bu ailenin saygınlığına güvenip o sırada on üç yaşında olan Nigâr’ın evlenmesine istemeyerek de olsa onay verdi.
Nigâr Hanım ile Mehmed İhsan Salih Bey’in evlilikleri güzel başladı. İhsan Bey iyi eğitimli, kültürlü, yabancı dil bilen bir gençti. Şiir ve müziğe de oldukça yatkındı. Evliliklerinin ilk aylarında Nigâr Hanım ile karşılıklı şiirler ve kitaplar okuyorlar, Nigâr Hanımdan kendisine piyano çalmasını istiyordu.
Yaklaşık iki yıl sonra 1877 yılında, Nigâr Hanım’ın on bir yaşındaki kardeşi Ali, bir cuma günü ablasını ziyarete gelip civarda gezinirken yanında uşak olduğu halde un fabrikasına ait aracın yol açtığı kazada ağır şekilde yaralandı ve maalesef saatler içinde hayatını kaybetti. Bu olay, Nigar Hanım’ın hayatı boyunca karşılaşacağı trajik olayların ilkiydi ve kardeşinin ölümü üzerine acıyla söylediği “mersiye” aynı zamanda onun şairlik hayatının da başlangıcı oldu.
1880 yılında Nigâr Hanım ile İhsan Bey’in ilk oğulları Salih Münir, iki sene sonra da Salih Feridun dünyaya geldi.
Dört sene sonra Nigâr Hanım üçüncü çocuğuna beş aylık hamile iken böbreklerinden ağır şekilde rahatsızlandı ama yine de Salih Keramet adında üçüncü çocuğunu dünyaya getirdi. Bu çocuğa Keramet isminin verilmiş olmasının sebebi, ağır bir şekilde hasta olan Nigar Hanım’ın sağlıklı bir çocuk dünyaya getirebileceğine, getirse bile bu çocuğun yaşayabileceğine kimsenin ihtimal vermemiş olmasıydı. Ama gelin görün ki yaşamaz denen Keramet, yüz iki yaşında vefat edecektir.

Nigâr Hanım, Keramet’i sağlıklı bir şekilde dünyaya getirir ancak kendi rahatsızlığı bir ömür boyu devam eder ve uzun süre dinlenmesi gerekeceği için de kayınpederinin Divanyolu’ndaki konağında annesi ile birlikte kalmaya başlar.
Nigâr Hanım’ın hastalığı zamanla düzelir gibi olsa da bu defa da evliliğinde problemler başlar. Tek erkek evlat olarak büyütülmüş ve bir dediği iki edilmemiş yakışıklı bir genç olan İhsan, “hayatın zevkini çıkarmak” hevesine kapılır. Çapkınlıkları, eğlence peşinde koşması, şarkı, içki, kumar ve gece hayatına düşkünlüğü, şımarıklıkları ile birleşince evlilik hayatları maalesef trajediye döner.
Nigâr Hanım, İhsan Bey’in beş yıldan beri bir kadınla sürdürdüğü gayrimeşru ilişkiyi meşru zemine taşıyıp ikinci kez evlendiğini öğrenince Ada'ya babasının konağına gider. Çocuklar İhsan Bey’in yanında kalırlar. İhsan Bey tutarsız davranışlar sergiler, “Sürgün veya idam etseler dahi Nigar Hanım’dan ayrılmayacağını ve Osman Paşa’nın yanında yaşayabileceklerini” söylese de bu vaadini belgelemesini istediklerinde ortadan kaybolur. Bir süre sonra tekrar ortaya çıkıp bir iki hafta Nigâr Hanım ile birlikte Osman Paşa’nın evinde yaşadıktan sonra yine ortadan kaybolur ve maalesef bu çalkantılı hayat uzun süre devam eder.
Ve 24 Ocak 1887 tarihinde Nigâr Hanım günlük tutmaya başlar. Yirmi beş yaşında, üç çocuk annesi, evliliği resmiyette sürse de eşinden ayrı olarak baba evinde yaşayan bir kadındır artık.
On dört yaşından beri şiir yazan ve bunları biriktiren Nigâr Hanım, özel hayatında devam eden çalkantıların ve mutsuzlukların aksine edebiyat hayatında parlak bir başlangıç yapmak üzeredir. 1887 yılının ortalarında ilk kitabı olan “Efsus” basılarak piyasaya çıkar.
“Efsus” yurt içinde ve yurt dışında büyük ilgi uyandırır. Sultan II. Abdülhamid’e de takdim edilen bu eser, Macar Konsolosu, Fransız Sefaretinin baş tercümanı, İran Konsolosu nezdinde büyük ilgili görür ve dönemin Maarif Nazırı Münif Paşa, Nigâr Hanım ile tanışmak ister. Bazı dergiler Nigâr Hanım’dan yazı talep ederken “Efsus” hakkında makaleler, yazılar dergilerde boy göstermeye başlar. “Efsus” artık herkesin konuştuğu bir kitaptır.

Çocuklarından haber alamayan Nigâr Hanım, İhsan Bey ile yine ayrı yaşamaktadır. Ve nihayet 1887 yılında başlayan boşanma davası 1889 yılı biterken sonuçlandığında Nigâr Hanım, İhsan Bey’le ilk evliliğinin 14 yıl 11 ay 20 gün sürdüğünü günlüğüne gözyaşları içinde not düşer. 18 yaşını doldurmuş olan Münir, annesinin yanında kalmayı seçerken Feridun ve Keramet İhsan Bey’de kalacaktır.
Boşanmanın ardından Nigâr Hanım’ı hem cemiyet hayatının içinde geçecek hareketli günler hem de annesinin hastalığı ve babasının da geçirdiği ağır sarılık yüzünden hastabakıcılık yapacağı günler beklemektedir.
Etrafı hayranlarıyla dolu Nigâr Hanım, ne kadar evlilik teklifi almış olsa da evlenmez. Bunun en önemli sebebi ise en büyük oğlu Münir’in annesinin bir başkasıyla evlenme fikrine çok üzülüp ağlaması ve Nigâr Hanım’ın da 'bir annenin asıl vazifesinin çocukları için fedakarlık yapmak' olduğunu düşünmesiydi.
Hâl böyle olunca 1891'de Marquis Carlotti’den, 1893'de de Dr. Karl Knöpflemacher’den gelen evlilik tekliflerini reddeden Nigâr Hanım, çocuklarını daha fazla üzmemek adına boşandıktan yaklaşık dört yıl sonra, 1895'de İhsan Bey ile ikinci kez evlenir. İlk birkaç ay çok güzel başlayan ikinci evlilikleri, kısa bir süre sonra İhsan Bey’in yine pusulayı şaşırıp evin yolunu unutmasıyla bir kez daha trajik bir hâl alır.
Nigâr Hanım’ın yine mutsuz olması, Osman Paşa ve Emine Rıfati Hanım’ın sağlıklarını olumsuz etkilemeye başlar. İlk önce Osman Paşa felç olur ve ardından Emine Rıfati Hanım 1897 yılında vefat eder. Otuz sekiz yıllık eşinin vefatının üzüntüsüne daha fazla dayanamayan Osman Paşa, eşinden yaklaşık on ay sonra hayata gözlerini yumar. Bir pazar sabahı Osman Paşa eski askeri üniformalarını giyip evinden dışarı çıkar ama bir daha geri dönmez. Maalesef cesedi Kartal sahilinde bulunur. Osman Paşa’nın yeni bir felç mi geçirdiği yoksa intihar mı ettiği bilinmez ama Nigâr Hanım günlüğünde bu olayı bir kaza olarak yazar.
On ay içerisinde hem öksüz hem yetim kalmanın ruhunda yarattığı geçip gitmek bilmeyen acının şiddeti, Nigâr Hanım’ın günlüklerinden, yazılarından ve şiirlerinden net bir şekilde anlaşılıyordu.
Nigâr Hanım’ın tek tesellisi oğullarıydı ve onların iyi eğitim alabilmesi için tüm yolları denedi. Sonunda Maarif Nazırı Münif Paşa’nın desteği ile oğulları Mektebi Sultaniye’ye (Galatasaray Lisesi) kabul edildi. Münir 1898’de, Feridun 1901’de ve Keramet 1903’de bu okuldan mezun oldular.
Nigâr Hanım’ın ikinci şiir kitabı “Niran” 1896 yılında yayımlandı. Bu kitabında şiirlerin yanısıra tercümeler ve düz yazılar da vardı.
Kadınları yazmaya teşvik etmesi sebebiyle Sultan II. Abdülhamid 1898 yılında Nigar Hanım’a ikinci dereceden “Şefkat Nişanı Hümayunu” verdi. Nigâr Hanım sadece şiir yazmıyordu. “Hanımlara Mahsus Gazete”nin de baş yazarıydı. Devrin önemli dergilerinde de yazıları çıktı ve yazılarında hep kadının sosyal durumunu sorgulardı.
Nigâr Hanım’ın Saray'la hep yakın ilişkileri oldu. 1876 yılında tahtta sadece birkaç ay padişah olarak oturmuş Sultan V.Murat’ın kızları Hatice Sultan ve Fehime Sultan, Nigâr Hanım’ın yakın dostlarıydı. II. Abdülhamit’in oğlu Burhanettin Efendi de yakın dostları arasındaydı.
V. Mehmet Reşat döneminde de Nigâr Hanım, Dolmabahçe Sarayı’nda birkaç defa padişahın huzuruna çıktı, bayramlaşma törenlerinde bulundu.
1899 yılında yayımlanan “Aks-i Sada” isimli şiir kitabında da şiirlerinin yanı sıra tercüme ve düz yazıları vardır. Nigâr Hanım bu kitabında ayrıca diyalog ve öyküleme tekniklerini kullandı. Yazılarında ve şiirlerinde evlilik, kadın-erkek ilişkisi ve çocuk terbiyesi gibi konuları kendi hayatından yola çıkarak ifade etti.
II. Meşrutiyet’in ardından gelen Osmanlı’nın çöküş yıllarında vatanı için ciddi kaygı duymaya başladı. 1912’den sonra Balkan Savaşı’nın da etkisiyle milli meselelere yöneldi, konferanslar verdi. “Koşalım Çünkü Vatan Tehlikede” şiiri en bilinen şiirlerinden oldu. 1916 yılında yayımlanan “Elvan-ı Vatan” isimli son şiir kitabı, vatan şiirlerinden oluştu ve dönemin savaş hâlini yansıttı.
Sekiz yabancı dil bilmesi ve tek başına yaptığı Avrupa seyahatleri onu yaşadığı dönemin Osmanlı toplumunda kültürel olarak öne çıkarmıştır.
Nigâr Hanım, Türk edebiyatında Tanzimat Dönemi ve Serveti Fünun Dönemi arasında kalan “ara dönem” şairlerindendir ve pek çok açıdan ilklerin sahibidir.
Nigâr Hanım, ilk “günlük” yazarıdır. Hayatının önemli bir kısmını günlüklere aktarmıştır.
Gerçek adını kullanan ilk kadın yazardır.
Yüzü açık olarak fotoğrafı gazetede yayımlanan ilk Müslüman kadındır.
Yaşadığı dönemde şiirlerine en çok beste yapılan ilk şairdir.
1883 yılının Nisan ayında tamamladığı “Tesir-i Aşk” adındaki üç perdelik oyunla Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk kadın tiyatro yazarıdır.
Nigâr Hanım’ın belki de en önemli “ilk”i Osmanlı payitahtı İstanbul’da her salı günü evinde “salon sohbetleri” düzenleyen ilk kişi olmasıydı.
Bu salon sohbetlerine kimler gelmezdi ki?
Dönemin Maarif Nazırı (Milli Eğitim Bakanı) Münif Paşa, Abdülhak Hamit Tarhan, Cenap Şahabettin, Leyla Hanım, Recaizade Mahmut Ekrem, Fuad Köprülü, Kemani Tatyos Efendi ve hatta İstanbul’da kaldığı günlerde Alphonse de Lamartine…
Nigâr Hanım’ın bir diğer ilki de, konağındaki salı sohbetlerinden birine katılmış olan Niyaz Fatih Puri adlı Urdulu bir edebiyatçının, Nigâr Hanım’ın güzelliğinden ve eserlerinden ilham alarak 1922’de çıkarmaya başladığı dergisinin adını “Nigâr” koymasıydı.
Günlerden bir gün Nigâr Hanım’ın evindeki salı toplantıları, II. Abdülhamid’in hafiyelerince Sultan’a jurnal edildiğinde, padişahın cevabı; “O Türk kadınının medarı iftiharıdır. Bırakın toplantılarını yapsın” oldu.

Hayatı trajik olaylarla, hastalıklarla, evliliği de mutsuzluk ve yalnızlıkla geçmiş olsa da Nigâr Hanım, entelektüelitesiyle, giyimi kuşamıyla, yazdıklarıyla, gerçekten de yaşadığı dönemdeki Türk kadınlarının gururu olmuştu.
1918 yılında yakalandığı tifüs hastalığı nedeniyle 1 Nisan’da hayata gözlerini yuman Nigâr Hanım’ın cenazesi de salı günlerinin salon toplantılarını aratmayacak şekilde Türk edebiyat dünyasının ünlü isimlerinin ve saray yetkililerinin katılımıyla görkemli bir şekilde gerçekleşti.
Cenazede en dikkat çekici olay ise Nigâr Hanım’ın eski eşi İhsan Bey’in üzüntüden kendini yerlere atıp ağlayarak “Ben artık bundan sonra yaşayamam” demesi oldu.
Ve işin ilginç tarafı, İhsan Bey ilk defa söylediklerinin arkasında durarak Nigâr Hanım’dan birkaç ay sonra hayata gözlerini yumdu.
Türk edebiyatının ilk kadın şairi ve günlük yazarı olan Nigâr Hanım’ı rahmetle ve saygıyla anıyoruz.
Ruhu şad olsun.
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz




















Sergül özkan
Mimar Sinan dahil Osmanlıda sanata,edebiyata vs.imza atanlar genelde devşirme ecnebilerdir.Zira Türkler baskılanmıştır Her anlamda gelişmeleri engellenmiştir.Nigar Hanımın kendini geliştirmiş olması Macar yani Avrupai kültür almış babasından dolayıdır.Keza Saray ve eşrafının kendisini geliştirme şansı bulan diğer kadınları gibi.Müslümanlığı tartışılır.Zira birçok padişah anası topluma müslüman gösterilmiş ama anadan ,atalarından aldıkları dini asla kaybetmemişlerdir.İsteyen oryantalist yazarların kitaplarına bakabilir.Bizlere sunum tabağında tarih diye sunulanlar ne kadar objektife yakın yine tartışılır.Atatürkün kendisine eş olarak seçtiği Latife hanımda yine aynı şekilde kendisini yetiştirme şansı bulmuş saray eşrafından birisinin kızı.Onun dışındakiler bir gecede cahil bırakılan gruptan.7,8 dil biliyordu tüm kadınları.Risaleyi Nur hatimci.13 yaşında evlenmeyen evde kalmıştı yani.Çok kültürlü.Alamasak o sunum tabağını.Zorunda mıyım?Ruhu şad olsun edebiyatçı hanımın.Babadan şanslı.Anadan pek değil.Zira babası kendisinden birisini eş olarak seçse idi bu kadar küçük yaşta izdivaç yapmazdı İzdivaça da gelin Başka seçme şansı bırakılmış sanki 1 yıl önce