NEVİN HANIM’IN SALINCAĞI
Hangi yara daha derindir?
Tende iz bırakan mı yoksa yürekte adı kaybetmek ya da unutulmak konulmuş, ıslak bir dokunuş mu?
Kim çizebilirdi içeride öbeklenen hasretin hasatını?
Hangi kalem yazabilirdi küçük odalara hapsedilmiş sorgusuz hikâyeleri?
Yazın sonbahara evrildiği gül kurusu akşamüstlerinden biriydi. İçeri girmeden önce ağaçların renk değiştiren yapraklarına takıldı gözleri. Artık sessizliğe adım atmaya başlamış sokağın bilindik telaşı yoktu. Huzur ve sükunet, emekliliğine kısa bir süre kalmış babacan komiserin yüzüne minik bir gülümseme bıraktı. Karakoldan içeri girmek yerine, girişe bir sandalye ve çay istedi. Güneşi çayın deminde batırmak istiyordu. Çayı getiren bekçi; "İçeri gelseniz iyi olacak komiserim, sıkıntılı bir durum var." demesiyle kurguladığı keyif senaryosunu unutmak zorunda kaldı. Elindeki bardağı bırakmadan ağır adımlarla içeri girdi.
Yıllarca kendine has bir kokuya sahip karakolun koridorunda ilerlerken bankolar arasında koşuşturan kız çocuğunu gördü.
Sanki az önce dallarında solmaya başlayan yaprakların bahara alkış tutan ilk halleri gibi renkli ve sevecendi. Çekinmeden kucağına aldı. Kıvırcık saçlarını okşarken; “Bizim minik misafirimiz varmış, kimse de bir şey söylemedi. Hoşgeldin bakalım." diye konuşmaya başladı. Ofisine geçmeden önce memurların olduğu bölüme geçti.
Genç kadın, yanında ayakta duran, büyük ihtimalle eşi olan adamın telkinlerine aldırmadan; “Hayır, ben bir anneyim, ne olacaksa olsun, bana ne yaşından başından şikayetçiyim."diye bağırıyordu.
Yaşlı komiser, tutanağı hazırlayan polisle göz göze geldi. Yılların deneyimi ile birbirleriyle bakışarak da anlaşabiliyorlardı. Kucağındaki çocuğu yere bırakıp masalardan birine ilişti. Kadın bu süreçte, minik çocuğu da; “Kızım yanımdan ayrılma demedim mi? Gel buraya!" diyerek ufaktan payladı.
Çocuk koşarak babasının kucağına zıpladı. Pırıl pırıl gözlerinde küçük soru işaretleri oluşmaya başlayan çocuk yine de kıpır kıpırdı. Kadın daktilodan çıkan tutanağı imzaladı. Ve tutanak okunması için komiserin oturduğu masanın üzerine konuldu.
Burnunun üzerine düşen gözlüklere aldırmadan tutanağı çarçabuk okudu. Başını kaldırıp sordu.
"Nerede?"
Polis memuru tam bir görev adamı edasıyla cevapladı: "Aldık getirdik amirim, aşağıda nezarette."
"Tamam. Siz bekleyin biraz, ben bir görüp geleyim." demesiyle yerinden kalktı, kendisinden beklenmeyen atiklikle alt kata yöneldi.
Loş koridorun renksiz duvarları arasına sıkıştırılmış demir parmaklıkların ardında, üzeri çentik dolu ahşap bankın yaşlı sahibine baktı. Gösterişsizliğiyle büyük bir tezat oluşturan temiz kıyafetler içindeki yaşlı kadın başını elleri arasına almış, sessiz çığılıklarla göz yaşı döküyordu. Yanındaki bekçiye kapıyı açtırdı. İlk kez bu odaya korkarak girdiğini hissetti. Bekçiye; “Sen git" dedikten sonra yaşlı kadının yanına oturdu. Kadın kendinden emin mağrur bir edayla başını kaldırıp komisere döndü.
Kadının gözleri içine yerleşmiş olan sisler dağılmaya başladığında, yaşlı komiserin içine girdiği merak da yerini karanlık kuyuda kaybolmaya başlamış cevapsız sorulara bırakıyordu…
Uzunca bir süre sonra komiser kolunda yaşlı kadınla yukarıya çıktı. Memurlardan birine; “Araç hazırlayın, teyzenin evine gideceğiz."diye talimat verdikten sonra, genç adamla kadına dönerek; "Şimdi teyzenin izniyle evine gidip arama yapacağız, isterseniz siz de yanımızda olun. Kaybettiğiniz şeyi tam olarak siz biliyorsunuz..." derken şaşırtıcı bir şey oldu.
Küçük kız çocuğu, babasının kucağından aşağı inip yaşlı kadının kucağına zıplamıştı. Yaşlı kadının gözlerinde birikmiş damlaları o küçük yumuk elleriyle silerken, bir yandan da; "Kim üzdü seni teyzem? Bak komiser amca burda, söyle, seni üzeni cezalandırsın." diyordu.
Babası utançla ardını dönerken annesinin yüzündeki kızıllık belirginleşiyordu.
Yaşlı kadın paspasın altından aldığı anahtarla kapıyı açtı. İki polis eşliğinde yaşlı komiserle içeri gidiler.
Işık yandığında karşılaştıkları muazzam düzen usta bir titizliğin önyargısız belirtisiydi.
"Siz dilediğiniz yeri arayın, ben de size çay demleyeyim. Belki zorunlu bir misafirlik ama yine de sonucu ne olursa olsun bir şey ikram etmeden olmaz." diye açık mutfağa geçti.
Genç adamla kadın içeri girip girmemek arasında tereddütler yaşarken, minik kız çoktan yaşlı teyzenin peşine takılmıştı bile.
İşin aslı çok başkaydı. Hemen hemen her gün küçük parktaki salıncağın müdavimiydi minik kız. Salıncak üzerinde gökyüzüne gülücükler dağıtırken kendini uzaktan izleyen yaşlı teyzenin ilgisinden de oldukça mutluydu. İlk zamanlar anne de sıcak bakıyordu bu konuşulmamış hikâyeye. Ancak yaşlı kadın dün çocuğa sarılmak istediğinde anne sinirlenip tepki koymuştu. Kendince haklıydı belki. Çünkü görsel ve yazılı basında her gün garip hikâyeler yayınlanıyordu. Üstelik minik kızın kolundaki künye de kayıptı. Ve nihayetinde karakola yapılan şikayet, parktan polis nezaretinde alınan yaşlı teyze.
Bir oda hariç her yer aranmıştı. Odaya girmek isteyen polisler kapının kilitli olduğunu görünce anahtarını istediler. Yaşlı kadın; "Siz birer bardak çay içerken ben bakınayım. Umarım bulurum. Yıllardır o odaya girilmedi."
Çaylar içildi, tazelendi ama anahtar yoktu.
Gün görmüş yaşlı komiser genç annenin kulağına eğilip; “Kızım zora sokmayalım, sen inanıyor musun bu düzene sahip birinin o künyeyi alacağına, etrafına bak, haksız mıyım, şikayetini geri al. Tatlıya bağlansın. Görüyorsun senin afacan kız, teyzeden ziyadesiyle memnun."
"Hayır” dedi yenilgiyi kabullenmek istemeyen genç kadın.
"O oda da aranmalı, görevinizi yapın."
Baba ise eşiyle tartışmama yolunu seçmiş tevekkülle bekliyordu. Polisler ne yapacaklarına karar veremiyorlardı. Yaşlı kadın durumu anlamıştı. Polislere dönüp; "Kırın, hiçbir kilit onurumdan önemli değil… Ama lütfen dikkat edin."
Kapı menteşelerinden sökülerek çıkarıldı.
Önce polisler sonra da genç kadın içeri girdi. Duvarların renginden, tozlanmış mobilyalara kadar odanın bir kız çocuğuna ait olduğu belliydi. Genç kadının gözleri odanın içinde dolaşırken minik yatağın başucundaki resimde dondu kaldı. Konuşmak istiyordu. Olmuyordu. Ses telleri tüm alfebeleri unutmuştu sanki. Yutkunamıyordu bile. Olduğu yere yığıldı. Bayılmıştı.
Kendine geldiğinde salondaki kanepenin üzerinde uzanıyor vaziyetteydi. Yaşlı kadın, gerginlikle yumulan ellerine masaj yapıyordu. Eline değen o yaşlı ellerin unutulmuş sıcaklığı genç kadının ruhunda yaşattığı karanlığın ışığa akması gibiydi. Bilmiyordu. Yine de bırakmasın istiyordu.
Bir süre sonra yavaşca yerinden doğruldu. Odaya geçip duvardaki resmi kaptı. Yaşlı kadına döndü.
"Bunlar kim?”
Resimde, genç bir kadın kucağındaki çocukla salıncak üzerinde oturuyordu.
Yaşlı kadın; “Resimdeki kadın benim, kucağımdaki çocuk ise eşimin bir gece vakti sebepsiz yere koynumdan alıp kaçırdığı yaşam kaynağım. Çok aradım, hiç vazgeçmedim. Bulamadım. Bu nedenledir salıncaklara ve kız çocuklarına zaafım."
Genç kadın iyice şaşırmıştı.
Yaşlı kadın devam etti; “Ama senin kızını bir başka sevdim. Benden bir şeyler vardı sanki onda. Kendi kızımın gözleri gibi bakıyordu. Onun yakınında olmak, kızımın kaybolan düşlerine yeniden şekil vermek gibi bir şeydi. Kusura bakma…”
Genç kadın başını önüne eğdi. Gözlerinde biriken yaşları göstermek istemiyordu. İçinde yaşadığı depremin kelimelerlerle ifadesi yoktu. Elleri titreyerek çantasını açtı. İçinden sararmaya yakın bir resim çıkardı. Diğer resimin yanına koydu. Her iki resim birbirinin aynısıydı.
Yılların yorgunluğuyla bezenmiş yazgıya inat birbirlerine sarıldılar. Gökyüzünde, yıllardır seyircisiz dans eden salıncak artık sahibini bulmuştu.



















