Advert

Necip Mahfuz / Neşe Kazan

Hazırlayan: Neşe Kazan -NECİP MAHFUZ

BİYOGRAFİ - 03-09-2026 22:06 100 kez okundu.

Necip Mahfuz / Neşe Kazan
Advert

NECİP MAHFUZ
(11.12.1911 – 30.08.2006)

KAHİRE'NİN UNUTMADIĞI ADAM

Necip Mahfuz, Kahire'nin bazı sokaklarının insanlardan daha yaşlı olduğunu düşündüğü zamanlarda şehrin taşlarına yalnızca geçmişin değil, kendisinden önce yaşamış insanların suskunluğunun da sindiğini hisseder, bir köşede yıllardır aynı yerde duran çeşmeye, güneşin altında rengi solmuş kapılara, sabahın ilk saatlerinde kepenklerini kaldıran dükkânlara bakarken insan hayatının şehirlerin ömrü yanında ne kadar kısa olduğunu teemmül ederdi. Belki de bu yüzden yıllarca aynı şehri yazmıştı. Başka yerlere gitmeden de dünyanın tamamına ulaşılabileceğini sezmişti.

Çocukluğundan beri Kahire'nin değişmesini izliyordu. İnsanlar değişiyor, evler yıkılıyor, sokakların adları farklılaşıyor, yeni yüzler eskilerinin yerini alıyor fakat şehrin altında, bütün bu değişimin ulaşamadığı başka bir Kahire yaşamaya devam ediyordu. Onun romanlarında aradığı da buydu; görünen hayatın altında, insanların kendilerine bile itiraf etmekten çekindikleri korkuların, arzuların, inançların ve iktidar tutkularının birbirine karıştığı o görünmez şehir.

Bazen bir kahvehanenin önünden geçerken içerideki adamlara uzun uzun bakar, onların konuşmalarını işitmeden ne hakkında tartıştıklarını anlamaya çalışırdı. Birinin elini havaya kaldırışında öfkeyi, ötekinin başını hafifçe yana eğişinde kuşkuyu, üçüncüsünün susuşunda ise herkesin söylediğinden daha ağır bir düşüncenin saklandığını görürdü. İnsanları anlamak için onların söylediklerine değil, söylemedikleri şeylere kulak vermeyi yıllar içinde öğrenmişti. Yazarlığının başlangıcında bunun yalnızca bir gözlem olduğunu sanmıştı. Sonra bunun bir kader olduğunu anladı. Çünkü Kahire'yi yazdıkça aslında insanı yazdığını; insanı yazdıkça da kendisini, kendi korkularını, kendi inançlarını ve kendi çağının görünmez sınırlarını yazdığını fark etti. Masasının başında geçirdiği saatler böyle çoğaldı.

Dışarıda şehir bütün gürültüsüyle yaşamaya devam ederken o, kâğıdın üzerinde başka bir Kahire kuruyordu. Orada fakir bir adamla zengin bir adamın arasındaki mesafe yalnızca birkaç sokak değildi; bir babanın oğluna bakışında, bir kadının suskunluğunda, bir çocuğun korkusunda, Tanrı'ya yöneltilmiş bir soruda ve iktidarın kendisini haklı göstermek için bulduğu her kelimede yeniden kuruluyordu. Mahfuz'un asıl meselesi hiçbir zaman yalnızca Mısır değildi. İnsan neden boyun eğerdi? Neden bazı insanlar özgürlükten korkardı? Neden güç, kendisine itaat edenlerin elleriyle büyürdü? Ve insan, kendisine öğretilmiş olanla kendi aklının fısıldadığı şey arasında kaldığında hangisini seçerdi? Bu soruların bazıları onu çocukluğundan beri takip ediyordu.

Felsefe eğitimi aldığı yıllarda onları kitapların içinde aradı; Platon'un, Aristoteles'in, modern düşünürlerin sayfalarında dolaştı, fakat cevapların hiçbirinin bütünüyle kitaplarda bulunmadığını giderek daha iyi anladı. Çünkü Kahire sokaklarında karşılaştığı insan, felsefenin soyut insanından çok daha karmaşıktı. İnanan ama kuşkulanan, seven ama inciten, adalet isteyen ama güce boyun eğen, özgürlüğü savunurken başkasının özgürlüğünden rahatsız olan bir insan vardı karşısında. Mahfuz için edebiyat tam burada başlıyordu: İnsan kendisiyle çelişmeye başladığında. Yıllar sonra, tartışmaların ortasında kalacak olan romanının ilk düşünceleri de böyle bir yerden doğdu.

Geleneksel anlatıların, kutsal hikâyelerin ve insanlığın binlerce yıldır taşıdığı sembollerin içine baktığında, orada yalnızca geçmişi değil, kendi çağının insanını da görüyordu. Babaları oğullarının üzerinde nasıl hüküm kuruyorsa iktidarlar da toplumlarınüzerinde öyle hüküm kuruyor; insanlar kendilerine yol gösterecek birini ararken buldukları gücün altında eziliyor; adalet isteyenler ise bazen adaleti sağlayacak gücün kendisine dönüşüyordu. Mahfuz bunları yazmaya başladığında, bunun yalnızca edebiyat olmadığını anlaması uzun sürmedi.

Evlat-ı Cebelavi yayımlandığında Mahfuz'un karşısında yalnızca bir roman tartışması yoktu. Yazdığı şeyin anlamı üzerine yükselen itirazlar, edebiyatın sınırlarını aşarak inanç, otorite ve ifade özgürlüğü meselesine dönüşüyordu. Romanın Mısır'da kitap olarak yayımlanmasına izin verilmemesi, Mahfuz'un adını yalnızca edebiyat çevrelerinin içinde bırakmadı; onu, yazdığı şeyin bedelini de düşünmek zorunda kalan bir yazar haline getirdi. O günlerde kendisine yöneltilen sözlerin arasında en ağır olanları belki de tehditlerden önce gelenlerdi. Yani bir yazarın neyi yazabileceğini başkalarının belirleyebileceğini söyleyenler.

Mahfuz bunları duyduğunda, yıllardır yazdığı Kahire'nin birdenbire başka bir yüzünü gösterdiğini düşünmüş olabilirdi. Çünkü şehir aynı şehirdi; sokaklar yerli yerindeydi, insanlar yine kahvehanelerde oturuyor, dükkânlar açılıyor, çocuklar dar sokaklarda koşuyor, ezan şehrin üzerine yayılıyordu. Fakat şimdi bütün bunların altında başka bir ses duyuluyordu: Korkunun sesi. 

İnsan tehlikeyi yaklaşırken değil, kendi düşüncesini susturmayı düşünürken tanır. Mahfuz'un önünde böyle bir seçim vardı. Susmak kolaydı. Ama susmak, onun için yalnızca bir cümleyi yazmamak anlamına gelmiyordu. Yıllardır baktığı insanların yüzlerini, sokakların hafızasını, kendi zihninde biriktirdiği soruları da susturması gerekecekti. Kalemi yeniden eline aldığında belki de düşündüğü şey buydu: Bir yazarın görevi cevap vermek değil; soruyu, kimsenin rahatça uyuyamayacağı kadar uzun süre gündemde tutmaktı. Ve Kahire, bütün kalabalığıyla, bütün gürültüsüyle, bütün yüzyıllarını sırtında taşıyarak onun penceresinin önündeydi. Mahfuz dışarı baktı. Görünen her şey aynı olsa da artık biliyordu ki şehirlerin en büyük sırrı, insanların birbirlerinden sakladıklarındaydı.
 
HAYATI
Necip Mahfuz, 11 Aralık 1911'de Kahire'nin tarihi mahallelerinden Cemaliye'de dünyaya geldi. Kendinden önce dünyaya gelen kardeşlerinin bir kısmını kaybetmesi nedeniyle ailenin en küçük çocuğuydu.

Babası Abdülaziz İbrahim Mahfuz, geleneklerine bağlı, disiplinli bir tüccardı. Annesi Fatıma Mustafa Kazım ise eğitim görmüş bir kadındı. Mahfuz'un çocukluğu, Kahire'nin eski mahallelerinin dar sokakları, kahvehaneleri, dükkânları, camileri ve birbirine iç içe geçmiş aile hayatı içinde geçti. 1919'da Mısır'da İngiliz yönetimine karşı başlayan halk hareketlerine çocuk yaşta tanıklık etti. Henüz sekiz yaşındaydı. Sokaklarda yürüyen kalabalıkları, gösterileri ve askerlerin varlığını gördü. Bu dönem, onun dünyaya bakışında derin bir iz bıraktı. Çocukluğunun güvenli dünyasının dışında büyük bir toplumun çatışmalar içinde olduğunu ilk kez fark ettiği yıllardı.

1924'te ailesi Kahire'nin Abbasiye semtine taşındı. Mahfuz'un çocukluğu ve gençliği böylece eski Kahire'nin tarihî dokusundan daha modern bir çevreye doğru genişledi. Ancak Cemaliye'den hiçbir zaman bütünüyle kopmadı; çocukluğunda gördüğü sokaklar ve insanlar, zihninde hayatı boyunca varlığını korudu. Küçük yaşlardan itibaren okumaya büyük ilgi gösterdi. Felsefeye özellikle merak duydu.

Lise yıllarında düşünce dünyası giderek genişledi; bilim, toplum, ahlak ve insanın varoluşu üzerine düşünmeye başladı. Üniversite çağına geldiğinde felsefe okumaya karar verdi. 1930'da Kahire Üniversitesi'ne girdi ve felsefe eğitimi aldı. Üniversite yıllarında yalnızca akademik bilgiler edinmekle kalmadı; Mısır'ın siyasal ve toplumsal dönüşümünü de yakından izledi. Modernleşme, milliyetçilik, din, özgürlük ve toplumun geleceği üzerine yürütülen tartışmalar onun düşünce dünyasını biçimlendirdi.

1934'te üniversiteden mezun oldu. Akademik bir kariyer yapmayı düşündü; yüksek lisans çalışmalarına başladı. Ancak bir süre sonra üniversitede kalmak yerine devlet memurluğuna yöneldi. Böylece hayatının büyük bölümünü Mısır kamu hizmetinde geçireceği uzun çalışma hayatı başladı. Çeşitli devlet kurumlarında görev yaptı. Kültür, vakıflar ve sinema gibi farklı alanlarda bürokratik sorumluluklar üstlendi.

Çalışma hayatı boyunca düzenli ve disiplinli bir yaşam sürdü. Sabahları işine gider, akşamları ise kendi dünyasına çekilirdi. Dışarıdan bakıldığında oldukça sıradan ve sakin görünen bu hayatın içinde, Kahire'nin toplumsal değişimini yıllar boyunca yakından gözlemledi.1954'te Atiyye Allah İbrahim ile evlendi. Evliliği uzun yıllar sürdü. İki kızı oldu. Özel hayatını kamuoyunun önünde yaşamaktan özellikle kaçındı. Gösterişli bir yaşamı tercih etmedi; arkadaş çevresi ve günlük alışkanlıkları bakımından da oldukça mütevazı kaldı. Mahfuz'un yaşamındaki en dikkat çekici özelliklerden biri, Kahire'den neredeyse hiç ayrılmamasıydı. Şehir onun için yalnızca doğduğu ve yaşadığı yer değildi. Çocukluğundan yaşlılığına kadar değişen Kahire'yi gözlemledi; monarşiden cumhuriyete geçişi, siyasi çalkantıları, toplumsal dönüşümleri, savaşları ve Mısır'ın modernleşme sürecini yaşadı.

1988 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü. Böylece Arapça yazan ilk Nobel Edebiyat Ödülü sahibi oldu. Ödül, uluslararası ölçekte büyük bir yankı yarattı. Ancak Mahfuz bu başarının ardından da gösterişli bir yaşam sürmedi. Ödül törenine sağlık sorunları nedeniyle kendisi gidemedi; tören sırasında kızı ÜmmüGülsüm onun adına konuştu. Mahfuz'un yaşamının en ağır dönemlerinden biri 1994 yılında geldi. 82 yaşındayken Kahire'de uğradığı bıçaklı saldırı sonucunda boyun bölgesinden ciddi biçimde yaralandı. Saldırının ardından uzun süre sağlık sorunları yaşadı. Özellikle ellerindeki sinir hasarı nedeniyle yazmakta ve günlük işlerini yapmakta zorlandı. Buna rağmen hayattan ve yazmaktan tamamen çekilmedi. Yakınlarının yardımıyla yaşamını sürdürdü.

Yaşlandıkça görme ve işitme sorunları da arttı. Fakat Kahire'yle ilişkisi devam etti. Şehrin sokaklarından, insanlarından ve gündelik hayatından hiçbir zaman bütünüyle kopmadı. Son yıllarında daha sakin bir hayat sürdü. Zamanının önemli bir bölümünü evinde ve yakın çevresinde geçiriyordu. Kahire'deki eski dostlarıyla ilişkisini korudu. Kendisine gösterilen uluslararası ilgiye rağmen hayatının merkezinde yine küçük alışkanlıkları, sohbetleri ve şehri vardı. 30 Ağustos 2006'da Kahire'de hayatını kaybettiğinde 94 yaşındaydı.

Arkasında yalnızca uluslararası bir edebiyat ödülü kazanmış bir yazar değil, yirminci yüzyıl Mısır'ının neredeyse bütün dönüşümlerine tanıklık etmiş bir insanın hayatı kaldı. Çocukluğunun Kahire'sinden yaşlılığının Kahire'sine kadar geçen doksan dört yıl boyunca şehir değişti; yönetimler değişti, toplum değişti, kuşaklar değişti. Mahfuz ise bütün bu değişimin içinde, hayatını doğduğu şehrin insanlarını anlamaya çalışarak geçirdi.
 
ARDINDAN

Sonallah İbrahim, Mahfuz'u “Arap romanının ustası” olarak nitelendirdi ve onun her romanını yeni bir deneyim olarak gördüğünü söyledi. Daha da çarpıcı bir benzetmeyle, “Mahfuz'un Arap edebiyatı için piramitlerin Mısır için taşıdığı öneme sahip olduğunu” ifade etti. 

Cemal Gîtânî: Mahfuz'un ölümünün ardından onun yalnızca hikâye anlatan bir yazar olmadığını; insan, hayat ve dünya hakkında bütünlüklü bir görüş taşıdığını yazdı. Bu değerlendirme, Mahfuz'un edebiyatını yalnızca toplumsal gerçekçilikle açıklamanın yetersiz olduğunu gösteriyor. 

Ahdaf Sueif: Mahfuz'un çevresinde yıllarca sürdürülen toplantıların onun için bir çeşit “saygı gösterisi” haline geldiğini anlattı. Mahfuz'un 1994'teki saldırıdan sonra dünyayla bağını korumasında bu buluşmaların önemli olduğunu söyledi. 

Naim Sabri: Mahfuz'un karakterini anlatırken onun çok konuşan biri olmadığını, çok iyi bir dinleyici olduğunu ve karşısındaki kişiye bütün dikkatiyle yoğunlaştığını belirtti. Bu, Mahfuz'un edebî kişiliği kadar insani tarafının da nasıl hatırlandığını gösteriyor.

Yusuf el-Ka'id: Mahfuz'un hayata bağlılığını özellikle vurguladı. Ona göre Mahfuz için yazmak ve yaratmak, unutulmaya ve ölüme karşı koymanın bir yoluydu. 

Yüsri Nasrallah: Onu bir kuşağın tamamı için rol modelolarak tanımladı ve Mahfuz'un modern Mısır'ı anlamalarını sağladığını söyledi. Ayrıca onun hayatının sonuna kadar Arap dünyasındaki kapalılığa karşı mücadele eden bir rehber olduğunu ifade etti. 

Batı edebiyat çevrelerinde de Mahfuz'un ölümü, yalnızca büyük bir yazarın kaybı olarak görülmedi. 

The Guardian onu “Arap dünyasının en önemli edebî figürü” olarak değerlendirdi; 1988 Nobel'inin Mahfuz'u bir gecede Arap dünyasının dışına taşıdığını ve modern Arap edebiyatının dünya çapında tanınmasında belirleyici olduğunu vurguladı. 

TIME ise Mahfuz'u Mısır'ın “ruhani babası” konumuna yükselmiş bir yazar olarak değerlendirdi; onun Kahire'nin sıradan insanlarıyla kurduğu yakın ilişkiye ve demokrasi, adalet ve özgürlük konusundaki tutumuna dikkat çekti. 

Tahar Ben Jelloun: ise Mahfuz'un etkisini yalnızca Arap edebiyatının dışarıya tanıtılmasıyla sınırlamadı. Ona göre Mahfuz, Batılı okurların Arap dünyasını anlamasına yardımcı olduğu kadar, Arap dünyasının kendisini anlamasına da yardımcı olmuştu.
 
ESERLERİ
Mısru'l-Kadîme (1932) , Hemsu'l-Cunûn (1938), Abesu'l-Akdâr (1939) , Râdûbîs (1943), Kifâh Tîbe (1944) , el-Kâhiretu'l-Cedîde (1945) (Yeni Kahire, Savrulan Kahire adıyla Türkçeye çevrildi. Ayrıca, Kahire-30 adıyla Mısır'da sinemaya uyarlandı.), Hân el-Hâlîlî (1946) , Zukâku'l-Midak (1947) (Midak Sokağı), es-Serâb (1948), Bidâye ve Nihâye (1950) , es-Sulâsiyye (1956-57) Kahire Üçlemesi, Beyne'l-Kasreyn(1956) Saray Gezisi (Kahire Üçlemesi 1), Kasru'ş-Şevk (1957) Şevk Sarayı (Kahire Üçlemesi 2), es-Sukeriyye (1957) Şeker Sokağı (Kahire Üçlemesi 3), Evlâdu Hâratinâ (1959) CebelaviSokağı'nın Çocukları, The Thief and the Dogs (1961) (Hırsız ve Köpekler), Quail and Autumn (1962) (Bıldırcın ve Sonbahar), God's World (1962) , Zaabalawi (1963), TheSearch (1964) (Arayış), The Beggar (1965) (Dilenci), Adrifton the Nile (1966) , Miramar (1967) (Miramar), The Pub of the Black Cat (1969) , A story without a beginning or an ending (1971), The Honeymoon (1971) , Mirrors (1972) (Aynalar), Love under the rain (1973) , The Crime (1973) , al-Karnak (1974) , Respected Sir (1975) , The Harafish (1977) , Love above the Pyramid Plateau (1979) , The Devil Preaches(1979) , Love and the Veil (1980) , Arabian Nights and Days(1981) (Binbirinci Geceden Sonra), Wedding Song (1981) (Düğün Evi), One hour remains (1982) , The Journey of IbnFattouma (1983) , Akhenaten, Dweller in Truth (1985) , TheDay the Leader was Killed (1985) Başkanın Öldürüldüğü Gün, Fountain and Tomb (1988), Echoes of an Autobiography(1994), Dreams of the Rehabilitation Period (2004) , TheSeventh Heaven (2005)
 
KAYNAKÇA
 
*https://www.nobelprize.org
*https://www.theguardian.com
* https://www.dailynewsegypt.com
 
***


Editör: Deniz İmre

Advert
Neler Söylendi?
DİĞER HABERLER
Charles Baudelaire / Neşe Kazan

Charles Baudelaire / Neşe Kazan

01-09-2026 - BİYOGRAFİ

Turgut Uyar / Neşe Kazan

Turgut Uyar / Neşe Kazan

30-08-2026 - BİYOGRAFİ