92b;">CHARLES BAUDELAİRE
Sokak lambaları kaldırımları aydınlatıyor, faytonların tekerlekleri ıslak taşların üzerinde ağır ağır ilerliyordu. Seine'in siyah suyuna düşen ışıklar parçalanarak akıyor ve şehrin bütün gürültüsü, sanki görünmeyen bir el tarafından gecenin dört bir yanına dağıtılıyordu. Charles Baudelaire köprünün ortasında durmuş, paltosunun cebinde taşıdığı mektuba dokunurken annesinin birkaç satırdan oluşan yazısının yıllar boyunca içinde açılmış yaralardan daha ağır olabileceğini, insanın ağızdan dökülen sözcüklerden değil; o kelimelerin arkasında duran sevgiden yaralandığını, çünkü sevginin insana dokunmadığında yalnızca bir duygu, dokunduğunda ise bazen esaret anlamına geldiğini biliyordu. Mektubu çıkarmadı, yalnızca parmaklarını cebindeki kâğıdın üzerinde gezdirdi ve annesinin yüzünü düşündü; çocukluğundan beri belleğinde taşıdığı o yüz, zaman geçtikçe değişmiş fakat gözlerinin içinde aynı şeyi saklamaya devam etmişti: Oğlunu kaybetmekten korkan bir kadının sevgisiyle, oğlunun kendisine ait bir hayat kurmasına izin vermekte zorlanan bir annenin endişesi birbirine karışmıştı.
Baudelaire, annesinin kendisini sevdiğini hiçbir zaman inkâr edemezdi; zaten acı olan da buydu. İnsan bazen kendisine kötülük edenlerden daha çok, kendisini sevenlerin karşısında savunmasız kalıyordu. Aupick'in evlerine girdiği günü hatırladığında hâlâ içinde açıklayamadığı bir öfke yükseliyor fakat bu öfkenin altında babasının ölümünden sonra annesini kaybetme korkusunun yattığını kabul etmek istemiyordu. Babasının ölümü, Charles'ın çocukluğundan düzeni de çekip almıştı. Babasının kitaplarının, resimlerinin ve sakin varlığının doldurduğu ev ölümden sonra aynı ev olarak kalmış fakat manası değişmişti. Ardından annesinin General Jacques Aupick ile evlenmesi, Charles'ın gözünde yeni bir hayatın başlaması değil, eski hayatının kendisine danışılmadan kapatılması olmuştu. Aupick onun için bir adamdan çok, otoritenin yüzüydü; düzenin, ölçünün, itaatin ve kendisine uygun görülmüş hayatın yüzüydü ve Charles bütün hayatı boyunca bu yüze karşı çıkarken aslında kendi içinde hâlâ o evin kapısında bekleyen çocuğun sesini taşıyacaktı. Belki de bu yüzden hiçbir yere tam olarak ait olamadı. Paris'e ait değildi çünkü Paris'i seviyordu ama onunla barışamıyordu; burjuvaziye ait değildi çünkü onların dünyasının konforunu küçümsüyor fakat o dünyanın parasına muhtaç olmanın aşağılayıcı ağırlığını her gün hissediyordu; sanat dünyasına da bütünüyle ait değildi çünkü sanatın kendisini kurtaracağını düşünmüyor, fakat onsuz yaşayamayacağını da biliyordu. İnsanlardan uzaklaşmak istiyor, sonra kalabalıkların içinde kendisini arıyordu. Yalnızlığı seçiyor, ardından yalnızlığın insanın kendi sesini fazla büyüttüğünü fark ediyordu. Kadınları arzuluyor fakat arzunun insanı özgürleştirmediğini, tam tersine bazen kendi tutkularının önünde diz çöktürdüğünü görüyordu. Para istiyor çünkü parasızlığın özgürlüğü nasıl küçülttüğünü biliyordu fakat para kazandığında bunun kendisini başkalarının hayatına bağlayan başka bir zincir olduğunu hissediyordu.
Cebindeki mektup ağırlaştı. Baudelaire sonunda onu çıkardı. Annesinin yazısı yağmurdan hafifçe dağılmıştı. Birkaç satırı yeniden okuduğunda, kelimelerin arasındaki sitemden çok korkuyu gördü. Annesi onun geleceğinden korkuyordu; borçlarından, savurganlığından, düzensizliğinden, kendisini tüketen hayatından ve insanların onun hakkında söylediklerinden korkuyordu. Baudelaire ise annesinin korkusunun kendi hayatına biçim vermesine izin verdiği anda, çocukluğundan beri kaçmaya çalıştığı o evin kapısını yeniden kendi elleriyle açmış olacağını düşünüyordu. Mektubu katladı ve nehre baktı. Seine, şehrin bütün kirini taşımasına rağmen yüzeyinde ışıkları hâlâ güzel gösterebiliyordu; Baudelaire bu manzaraya bakarken güzelliğin belki de hiçbir zaman temiz olmadığını, insanın güzelliği çamurun içinden çıkarmak zorunda olduğunu düşündü. Bunu ilk kez Hindistan yolculuğunda anlamıştı. Deniz günler boyunca önünde uzanırken dünya değişmiş, Paris'in gri duvarlarının yerine başka renkler, başka kokular ve başka ışıklar gelmişti. Tropik dünyanın yoğunluğu, denizin sonsuzluğu ve yabancı kıyıların duyularında bıraktığı izler, ona insanın dünyayı yalnızca düşünerek değil, koklayarak, dokunarak, işiterek ve arzulayarak da tanıdığını göstermişti. Paris'e döndüğünde yanında yalnızca yolculuk anıları yoktu; zihninde başka bir güzellik anlayışı taşıyordu ve bu anlayış, kısa süre sonra onu kendi çağının hoşuna gitmeyen yüzlerine çevirecekti. Çünkü Baudelaire artık güzelliği yalnızca temiz bir yüzün, kusursuz bir bedenin veya hoş bir manzaranın içinde aramıyordu; güzellik, onun için ölümün gölgesinden geçmeden tamamlanmayan bir olguydu.
Jeanne Duval'i düşündüğünde bu yüzden yalnızca aşkı hatırlamıyordu. Onunla birlikte kendi tutkularını, zaaflarını, bağımlılığını ve kendisine rağmen tekrar tekrar döndüğü karanlığı da hatırlıyordu. Bir insanı sevmekle onun içinde kendini kaybetmek arasındaki sınırın ne kadar ince olduğunu yaşamıştı. Arzu ettiği şeyin kadının kendisi değil, onun kendisinde uyandırdığı uzaklık olduğunu sezmişti; insanın ulaşamadığına daha büyük bir anlam yüklemesi gibi, kendi ruhunda ulaşamadığı yerlere de başkalarının yüzlerini yerleştirmişti. Belki de bu yüzden aşk onun için hiçbir zaman yalnızca mutluluk değildi; aşk, insanın kendisini en savunmasız hâliyle gördüğü bir aynaydı.
Baudelaire köprüden ayrıldığında gece daha da koyulaşmıştı. Yürürken cebindeki birkaç madeni parayı hissetti ve istemeden gülümsedi. Bir zamanlar mirasın özgürlüğünü satın alacağını düşünmüştü; şimdi ise mirasının başkalarının denetimine girmesiyle paranın insana yalnızca sahip olduğu şeyleri değil, sahip olamadığı özgürlüğü de hatırlattığını biliyordu. Borçları büyümüş, alacaklıların mektupları çoğalmış ve annesinin endişesi giderek daha ağır bir hâl almıştı. Bir şairin dünyayı dönüştürmek istemesiyle kirayı ödemek zorunda olması arasında büyük bir uçurum vardı ve Baudelaire bu uçurumun iki tarafında birden yaşamaya çalışıyordu. Belki de içindeki huzursuzluğun gerçek kaynağı buydu; ruhu sonsuzluğu isterken bedeni paraya, eve, yemeğe ve gündelik hayatın küçük zorunluluklarına mahkûmdu. Sonra kitabını düşündü.
“Les Fleurs du mal.”
Adını bile düşündüğünde içinde tuhaf bir huzursuzluk beliriyordu. “Kötülüğün Çiçekleri”, güzelliğin çamurdan çıkabileceğini söyleyen bir isim. İnsanların görmek istemediği şeyleri şiirin içine almak; arzuyu, günahı, ölümü, sıkıntıyı, çürümeyi ve insanın kendi içindeki karanlığı saklamamak... Kitap yüzünden mahkemeye çıkarılacak olması onu şaşırtmıyordu çünkü insanların kendi yüzlerine bakmalarını sağlayan aynalardan hoşlanmadıklarını biliyordu. Onlardan güzellik bekliyorlardı fakat Baudelaire güzelliğin yanında çürümeyi de gösteriyordu; onlardan aşk bekliyorlardı, o arzunun içindeki yalnızlığı anlatıyordu; onlardan insanı yüceltmelerini bekliyorlardı, o insanın içindeki düşüşü saklamıyordu. Belki de suç sayılan şey şiir değil, insanın kendisine dürüst davranmasıydı. Baudelaire odasına vardığında gece çoktan sabaha yaklaşmıştı. Masasının üzerinde kâğıtlar, yarım kalmış notlar ve annesinin mektubunun yanında duran kitabı vardı. Paltosunu çıkarmadan sandalyeye oturdu ve bir süre hiçbir şeye dokunmadı. Pencereden Paris'e baktığında şehir ona bir organizma gibi görünüyordu; nefes alan, terleyen, kirlenen, arzulayan, yaşlanan ve sonunda ölen dev bir beden gibi. İnsanlar henüz uyanmamıştı, fakat sokaklarda geceden kalan birkaç kişinin ayak sesleri odasına kadar geliyordu. Bir fırından yükselen sıcak ekmek kokusu, derinden gelen fayton sesi, nehrin üzerinden ağır ağır geçen sis sabahı müjdeliyordu. Baudelaire annesinin mektubunu eline aldı. Yazmak istedi. Ona kızdığını söylemek istedi fakat bu doğru değildi çünkü kızgınlığının altında sevgi vardı. Onu sevdiğini söylemek istedi, bu da yeterli değildi çünkü sevgisinin altında terk edilme korkusu vardı. Özgür olmak istediğini söylemek istedi ama özgürlüğün kendisi bile artık onun için kesin bir anlam taşımıyordu. Sonunda kâğıdı masaya bıraktı.
Kalemi eline aldı. Önce önündeki boş sayfaya, sonra penceresinden görebildiği kadarıyla Paris'e baktı. Sonra kendi ellerine bakarak kendinin de duyabileceği bir ses tonuyla:
“Hayatım boyunca aradığım şeyin güzellik değilmiş meğer. Güzelliğin içinden geçerek gerçeğe ulaşılırmış. Çünkü güzellik tek başına fazla kolay. İnsanı kandırabiliyor, dünyayı olduğundan daha iyi gösteriyor, ölümün varlığını bir süreliğine unutturabiliyor. Oysa çürüme yalan söylemiyor..”.
“Ölüm yalan söylemiyor, Yalnızlık yalan söylemiyor…”
“Arzu, insanı utandıran tarafıyla bile yalan söylemiyor. İnsan bütün bunlara bakmaya cesaret ettiğinde, belki ilk kez kendi ruhuna gerçekten yaklaşabiliyor.” dedi.
Kalem kâğıdın üzerinde ilerlemeye başladı. Baudelaire yazarken dışarıda sabahın ilk ışığı Paris'in çatılarının üzerine vurdu. Gece boyunca karanlık görünen binalar, günün solgun ışığında yeniden biçim kazandı; sokaklar temizlenmemişti, çamur hâlâ taşların arasındaydı, insanlar hâlâ yorgundu ve şehir, bütün ihtişamına rağmen hâlâ ölümlüydü. Baudelaire bunu gördü ve ilk kez bundan rahatsız olmadı. Çünkü insanın dünyayı sevmesi için onun kusursuz olması gerekmiyordu; belki insan, tam tersine, kusurlu olduğunu bildiği hâlde sevebildiği ölçüde gerçekten seviyordu. Annesinin mektubu masanın üzerinde, kitabı da onun yanında duruyordu. İkisinin arasında ise Baudelaire'in hayatı vardı. Ve artık biliyordu ki insanın içindeki karanlık yok edilmek zorunda değildi. Yapması gereken ona yön çizmekti. Belki şiirin gerçek görevi de buydu: İnsan ruhunun saklamak istediği şeyi ortaya çıkarmak, ölümün gölgesindeki güzelliği göstermek ve insanın kendisinden kaçmak için kurduğu bütün o görkemli cümlelerin arasından, sonunda yalnızca tek bir gerçeğin kaldığını hatırlatmak: Hepimiz güzelliğe yaklaşırken biraz daha yaşlanıyor, sevdiğimiz her şeyi kaybetme ihtimalini içimizde taşıyor ve buna rağmen, sabah olduğunda yeniden dünyaya bakıyoruz.
Baudelaire artık emindi. Annesine söyleyemediği her şeyi şiiri söyleyecekti.
HAYATI
Charles-Pierre Baudelaire, 9 Nisan 1821'de Paris'te dünyaya geldiğinde, ileride modern şiirin en etkili ve tartışmalı isimlerinden biri hâline geleceğini elbette kimse bilmiyordu. Hayatının daha ilk yıllarında karşılaşacağı kayıplar ve aile içindeki değişimler, onun kişiliğinde uzun süre silinmeyecek izler bırakacaktı. Babası François Baudelaire, Charles henüz küçükken hayatını kaybettiğinde çocukluğunun ilk büyük kırılması yaşandı. Babasıyla arasındaki yaş farkının fazla olması nedeniyle onun ölümünü bir çocuğun dünyasında çok erken bir kopuş olarak deneyimleyen Baudelaire, babasından kalan kültürel mirasın ve evdeki sanat atmosferinin etkisini ilerleyen yıllarda da taşıdı. Babasının ölümünden kısa süre sonra annesi Caroline Archenbaut-Dufays, General Jacques Aupick ile evlendi ve bu evlilik Charles'ın hayatında ikinci, daha karmaşık bir kırılmaya yol açtı. Baudelaire annesine son derece güçlü bir bağlılık duyuyordu ancak annesinin ikinci evliliğini hiçbir zaman kolaylıkla kabullenemedi. Aupick'in disiplinli askerî karakteri ile Charles'ın giderek belirginleşen bağımsız ve asi mizacı arasında zamanla ciddi bir gerilim oluştu; genç adamın kendisini ailesinin belirlediği düzenin dışında konumlandırmasında bu çatışmanın önemli bir payı oldu. Çocukluğu Paris'te ve üvey babasının askerî görevleri nedeniyle farklı şehirlerde geçti. Lyon'daki Collège Royal'de eğitim gördü, daha sonra Paris'teki Lycée Louis-le-Grand'a devam etti. Okul yıllarında zekâsı ve edebiyata olan ilgisi dikkat çekmesine rağmen disiplinle ilişkisi hiçbir zaman kolay olmadı. Genç yaşta kendi hayatının kararlarını kendisinin vermesi gerektiğine inanmaya başladı ve ailesinin onun için çizdiği güvenli geleceğe karşı
giderek daha belirgin bir direnç geliştirdi. Hukuk eğitimi alması yönündeki beklentilerden uzaklaşarak edebiyat ve sanat çevrelerine yöneldi. Ailesi ise onun geleceğinden endişe duyuyor, özellikle de sorumluluk duygusunun yeterince gelişmediğini düşünüyordu. 1841 yılında ailesi, genç Baudelaire'in Paris'in bohem çevresinden uzaklaşmasını sağlamak amacıyla onu Hindistan'a gitmek üzere bir deniz yolculuğuna gönderdi. Baudelaire yolculuğu tamamlamadan Fransa'ya döndü, ancak bu seyahat onun dünyasında önemli bir iz bıraktı. Deniz, uzak coğrafyalar ve farklı kültürlerle karşılaşması, hayal dünyasını genişletirken Paris'e ve kendi hayatına başka bir gözle bakmasına neden oldu. Fransa'ya dönüşünün ardından yetişkin bir adam olarak kendi hayatını kurmaya başladı. 1842 yılında babasından kalan mirasa kavuştuğunda maddi açıdan önemli bir özgürlüğe sahip oldu. Ancak servetini hızla tüketmesi ailesinin ciddi biçimde endişelenmesine yol açtı. Borçlarının artması üzerine ailesi, Baudelaire'in mali işlerini denetim altına almak amacıyla mahkeme aracılığıyla bir yasal düzenleme yaptırdı ve genç adamın parasını doğrudan kullanma özgürlüğü büyük ölçüde kısıtlandı.
Bu olay onun hayatında derin bir aşağılanma duygusu yarattı. Baudelaire kendisini yetişkin ve bağımsız bir insan olarak görürken ailesinin gözünde kendi parasını yönetemeyecek durumda olan sorumsuz bir genç olarak görülmesi, annesiyle arasındaki ilişkiyi de daha karmaşık hâle getirdi. Bundan sonraki yıllarının önemli bir bölümü borçlarla, maddi sıkıntılarla ve annesinden aldığı yardımlarla geçti. Baudelaire'in özel hayatı da oldukça çalkantılıydı. Gençlik yıllarından itibaren Paris'in sanat ve tiyatro çevreleriyle yakın ilişkiler kurdu ve hayatına giren kadınlarla olan ilişkileri çoğu zaman yoğun, karmaşık ve sorunlu bir karakter taşıdı. Jeanne Duval ile uzun yıllara yayılan ilişkisi, hayatının en önemli duygusal bağlarından biri oldu. Duval'in yanı sıra Apollonie Sabatier ve Marie Daubrun gibi kadınlarla da ilişkiler yaşadı. Bu ilişkiler onun duygusal hayatında hem büyük tutkulara hem de kırgınlıklara yol açtı. Baudelaire'in kadınlarla ilişkilerinde yalnızca aşk değil; bağımlılık, kıskançlık, uzaklaşma ve yeniden yakınlaşma gibi birbirine zıt duygular da belirgin biçimde görülüyordu. 1848 Devrimi sırasında Paris'te yaşanan siyasal çalkantılara kayıtsız kalmadı ve devrimci hareketin atmosferinden etkilendi. Ancak siyasi düşünceleri zaman içinde değişti ve hayatının hiçbir döneminde belirli bir siyasal çizgiye bütünüyle bağlı kalmadı. Onun için Paris yalnızca yaşadığı şehir değil, modern dünyanın bütün çelişkilerini aynı anda görebildiği bir yerdi. Şehrin kalabalıkları, yoksulları, sanatçıları, zenginleri, sokakları ve değişen yüzü onun hayatının ayrılmaz bir parçası hâline geldi. Baudelaire'in hayatındaki en belirgin özelliklerden biri, annesiyle arasındaki bitmeyen duygusal bağdı. Ona karşı zaman zaman ağır sitemlerde bulunmasına rağmen annesinin sevgisine ve maddi desteğine ihtiyaç duyuyordu. Annesine yazdığı mektuplarda bir yetişkin olarak bağımsızlığını savunuyor, aynı zamanda onun sevgisini kaybetmekten korkan bir oğlun kırılganlığını da gösteriyordu. Bu ilişkinin içindeki sevgi, kırgınlık, suçluluk ve bağımlılık, Baudelaire'in kişiliğinin en karmaşık taraflarından birini oluşturdu. Annesinin ölümünden çok önce bile onunla arasındaki bağın hayatının sonuna kadar süreceğini biliyor gibiydi.
1850'li yıllardan itibaren maddi sıkıntıları giderek ağırlaştı. Borçları nedeniyle sık sık adres değiştirmek zorunda kaldı ve alacaklılarından uzak durmaya çalıştı. Buna rağmen sanat ve edebiyat çevrelerinde giderek daha fazla tanınmaya başladı. Eleştirmenler onun sıra dışı zekâsını, estetik anlayışını ve dönemin alışılmış değerlerine meydan okuyan kişiliğini fark ediyordu.
Baudelaire ise kendi döneminin insanları tarafından bütünüyle anlaşılmadığını düşünüyor, zaman zaman yalnızlık ve yabancılaşma duygusuna kapılıyordu. Hayatının son yıllarında sağlık sorunları ağırlaşmaya başladı. 1860'ların ortalarında Belçika'ya giderek konferanslar vermeyi ve maddi durumunu düzeltmeyi umdu fakat bu girişim beklediği sonucu vermedi. Belçika'da bulunduğu dönemde sağlığı giderek bozuldu ve 1866 yılında ciddi bir felç geçirdi.
Konuşma yetisini büyük ölçüde kaybetti ve bedeninin kontrolü giderek zayıfladı. Annesi onun yanına geldi ve Baudelaire hayatının son dönemini annesinin bakımına yakın bir şekilde geçirdi. Bir zamanlar kendisinden bağımsız olmak için mücadele ettiği annesine, hayatının sonunda yeniden ihtiyaç duyması, aralarındaki ilişkinin ne kadar derin ve karmaşık olduğunu gösteren acı bir dönüş oldu. Baudelaire, 31 Ağustos 1867'de Paris'te, henüz kırk altı yaşındayken hayatını kaybetti. Père-Lachaise Mezarlığı'na, annesinin ve üvey babası General Aupick'in bulunduğu aile mezarına defnedildi.
Hayatının büyük bölümünde annesiyle yaşadığı çatışma, Aupick'e duyduğu öfke, maddi bağımsızlık mücadelesi, borçları, aşkları, yalnızlığı ve giderek ağırlaşan hastalığı onun yaşamını sürekli bir iç gerilim içinde geçirmesine neden olmuştu. Ölümüne kadar tam anlamıyla huzura kavuşmuş bir hayat süremedi; fakat ardında bıraktığı yaşam, on dokuzuncu yüzyıl Fransa'sında sanatçı olmanın ne anlama geldiğine dair son derece güçlü ve çelişkilerle dolu bir portre ortaya koydu. Onun hayatında özgürlük arzusu ile bağımlılık, annesine duyduğu sevgi ile ona yönelttiği öfke, toplumdan uzaklaşma isteği ile Paris'e duyduğu bağlılık ve kendi hayatını kurma arzusu ile ailesinin gölgesinden kurtulamaması sürekli birbirine çarpıyordu. Baudelaire'i yalnızca bir sanatçı olarak değil; kendi çağının değerleriyle sürekli mücadele eden, hayatı boyunca kendisine ait bir özgürlük alanı arayan ve bu arayışın bedelini hem maddi hem de ruhsal olarak ödeyen bir insan olarak anlamak gerekir.
ARDINDAN
Baudelaire’in ölümünden sonra hakkında söylenenler, onun kendi dönemindeki tartışmalı itibarından çok farklı bir tablo ortaya koyuyor. Başlangıçta bazı eleştirmenler onu aşırılıkla, karamsarlıkla ve biçimsel kusurlarla suçlarken sonraki kuşaklar onu modern şiirin yönünü değiştiren temel isimlerden biri olarak görmeye başladı. Özellikle Verlaine, Mallarmé ve daha sonra Valéry üzerinden oluşan çizgide Baudelaire’in etkisi belirginleşti.
Stéphane Mallarmé: Baudelaire’den en güçlü biçimde etkilenen isimlerden biriydi. Mallarmé, onun şiiriyle karşılaştığında Baudelaire’i olağanüstü bir deha olarak görmüş ve gençlik döneminde onun etkisi altında yoğun bir yaratım dönemine girmişti. Mallarmé'nin Baudelaire'e duyduğu hayranlık o kadar güçlüydü ki Paris'e gelişinin nedenlerinden biri olarak Baudelaire'i tanıma arzusundan söz ettiği aktarılır ancak onu bir kitapçı tezgâhında gördüğünde yanına gitmeye cesaret edemediği de anlatılır.
Paul Verlaine ve Arthur Rimbaud açısından da Baudelaire bir dönüm noktasıydı. Daha sonra Paul Valéry, Baudelaire'in kendisinden sonra gelen büyük şairler üzerindeki etkisini değerlendirirken Verlaine ve Rimbaud'nun onun şiirindeki duygu ve duyusal yoğunluğu sürdürdüğünü, Mallarmé'nin ise Baudelaire'in biçimsel arayışlarını daha ileri bir noktaya taşıdığını savundu. Valéry'nin değerlendirmesinde Baudelaire, kendisinden sonra gelen üç büyük şiir damarının başlangıç noktası olarak beliriyordu.
Paul Valéry: Baudelaire'e yalnızca tarihsel bir öncü olarak bakmadı; onun şiir anlayışının modern şiirin oluşumundaki belirleyici rolünü özellikle vurguladı. Valéry'ye göre Baudelaire'in önemi, kendisinden sonra gelen şairlerin yalnızca onu taklit etmesinden değil; onun açtığı imkânları farklı yönlere taşımasından kaynaklanıyordu. Verlaine ve Rimbaud duygu ve duyum alanında Baudelaire'i sürdürürken Mallarmé şiirin kusursuzluğu ve saflığı yönünde ilerlemişti.
Walter Benjamin: Baudelaire'i modern kentin, kalabalığın ve modern hayatın anlaşılması açısından çok önemli bir düşünür ve şair olarak değerlendirdi. CNRS'nin Baudelaire üzerine hazırladığı değerlendirmede Benjamin'in onun eserlerinde zamanın eskitemediği bir özellik gördüğü aktarılıyor. Baudelaire'in yalnızca Fransız edebiyatı içinde değil, modern dünyanın anlaşılmasında da hâlâ başvurulan bir isim olarak kalmasının nedeni burada yatıyor.
Valéry, Claudel ve sürrealistler daha sonra da Yves Bonnefoy gibi isimler Baudelaire'den çeşitli biçimlerde etkilendiler. Etki yalnızca Fransa'yla da sınırlı kalmadı; Baudelaire üzerine çalışmalar Avrupa'nın yanı sıra Amerika'da, Asya'da ve dünyanın farklı bölgelerinde sürdü. CNRS'nin değerlendirmesine göre Baudelaire bugün de dünya çapında okunan ve araştırılan bir isimdir.
Bununla birlikte Baudelaire'in ölümünden sonra herkes onu koşulsuz biçimde yüceltmedi. Özellikle daha sonraki eleştirilerde, onun kişiliği, hayatındaki çelişkiler ve sanat anlayışı yeniden tartışıldı. Fakat ilginç olan, eleştirilerin niteliğinin zamanla değişmesiydi: Başlangıçta "fazla karanlık", "fazla aşırı" veya "fazla modern" görülen tarafları, ilerleyen dönemlerde onun edebî yeniliğinin temel unsurları olarak okunmaya başlandı. Onu izleyen büyük şairler, Baudelaire'i aşılması gereken bir öncü olarak gördüler; fakat onu aşmaya çalışırken bile onun açtığı yoldan yürüdüler.
Baudelaire, ölümünden sonra unutulan bir şair olmadı; tam tersine, kendisinden sonra gelenlerin kendilerini tanımlamak zorunda kaldıkları bir edebî ölçüye dönüştü. Onu sevenler kadar ona karşı çıkanlar da onun açtığı tartışmanın içinde kaldı. Bugün Baudelaire'in asıl büyüklüğü belki de burada ortaya çıkıyor: Kendinden sonra gelen şairlere hazır bir yol bırakmadı; onların önüne, hâlâ geçmeye çalıştıkları büyük bir eşik koydu.
ESERLERİ
Şiir
Kötülük Çiçekleri (Les Fleurs du mal, 1857) , Küçük Düzyazı Şiirler / Paris Sıkıntısı (Le Spleen de Paris, 1869)
Sanat ve edebiyat eleştirisi
1845 Salonu (Salon de 1845), 1846 Salonu (Salon de 1846), 1859 Salonu (Salon de 1859)
Modern Hayatın Ressamı (Le Peintre de la vie moderne, 1863) , Richard Wagner ve Tannhäuser, Paris'te (Richard Wagner et Tannhäuser à Paris, 1861)
Çeviri
Olağanüstü Öyküler (Histoires extraordinaires), Grotesk ve Ciddi Öyküler (Nouvelles histoires extraordinaires) ,
Düzyazı ve günlükler
Kalp Çıplak (Fusées) , Çıplak Kalp / Yüreğim Çıplak (Moncœur mis à nu), Belçika'nın Başkenti (Pauvre Belgique)
KAYNAKÇA
* https://news.cnrs.fr
* https://www.musee-mallarme.fr
* https://www.musee-rodin.fr
* https://www.nortonsimon.org
*https://www.musee-orsay.fr
* https://www.jstor.org
*https://fr.wikisource.org
***


















