KÜLCÜ
Yıl 1987, yaz sıcağı kavuruyordu tüm Akdeniz’i. 10 yaşında bir çocuktum. Klasik Akdeniz iklimi yaşanıyordu. Kışları ılık ve yağışlı; yazları ise sıcak, kurak ve bol güneşliydi. Çillerim artmasın diye beni yaylaya göndermişti ailem. Torosların en batısında güzel bir bahçesi olan yeşillikler içindeki yayla evinde, anneannem ve teyzelerimle kalıyordum. Tüm gün kar sularının beslediği derelerden kana kana su içerdim. Ağaçlara tırmanır, doğal meyvelerin tadına yere düşmeden bakardım.
Köyde hep ilgimi çeken bir amca vardı. Yaşlı sayılabilecek bir görünümü vardı. Büyük dedeleri Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusunda savaşanlardan, kalan babası ve yakınları Kore Savaşı’na gidip de dönemeyenlerdendi. Pantolonundan ceketine kadar her yeri yamalıydı. Belli ki çok fakirdi. Öyle ki; yamalarından ceket ve pantolonun gerçek rengi gözükmüyordu. Herkes ona “Külcü” diyordu. Hani sobadan ya da ateşten geriye kalan külün atılması gibi toplumun içinde gibi görünen ama dışında yaşayan bir insandı. Kimsesi yoktu. Bazen üç kuruş para için bazen de bir kap yemek için çalışırdı. Yüzündeki çizgiler derinleşmiş, saçları ve sakalı lakabı gibi külün renginde gri-beyaz arasındaydı.
Anneannem bazen birilerine sinirlendiğinde lafını ortaya atıp söylenirdi; “Ellere zerdali yağar, bize zırdeli…” diye.
Nam-ı diğer ‘Külcü’ diye seslenilen amca bu lafı duyar ama gülüp geçerdi.
Yine bir gün Külcü, bahçede çalışırken anneannem homurdanarak söyleniyordu:
“Akıllı bizi bulmaz, deli götümüzden ayrılmaz. Akıllı olsa bizle işi ne!”
Külcü gülümseyerek işine devam ediyordu. Bir gün çift sürüyordu. Bir gün ağaçları buduyor. Öbür gün harman dövüyor, başka bir günse taşlardan sınır duvarı yapıyordu.
Okumayı biliyordum. İlkokul 3. sınıfı bitirmiştim. Çizgi romanları okumayı seviyordum. Örümcek adam, Süpermen, Batman ve diğerlerinden serilerim vardı. Ama benim süper kahramanım Külcü’ydü. Tek başına sabırla, karınca misali çalışırdı. Taşların arasında gezinen yılandan, çıyandan ve akreplerden korkmazdı. Eldivensiz, nasırlı ve sararmış elleriyle koca taşları taşır, tarlaların sınırlarına duvar yapardı. İnce ince milimetrik çalışırdı. Harçsız ve sıvasız özene bezene çok güzel sınır duvarları örerdi.
Aralarda mola verip ağzından bir saman dalı ile hep şu türküyü mırıldanırdı; “Evlerinin önü yoldur, yolun sonu karakoldur…”
Çok kanaatkârdı. Ne yemek verilirse onu yerdi. Gönlü gibi dili de mütevaziydi. Her zaman şöyle derdi;
“Sizin kestiğiniz kurbanı yerim.”
Kurban lafın gelişi ağız alışkanlığıydı. Yemek ayırt etmezdi.
Çalışırken ya türkü söyler ya da şükür sözleri sürekli ağzından dökülürdü. Deli kuvvetini öyle sağlıyordu demek ki! O zamanlar telefonda yoktu. Kim seslenirse onun işine koşuyordu. İletişim manuel ve gürültülüydü!
Bir evi, bir yurdu, sıcak bir ocağı yoktu. Kim yer verirse orada yatardı. Samanyolu galaksisini izleyerek açık havada uyurdu geceleri.
Rivayet odur ki; bir çoban sırtındaki saman çuvalını taşırken döke saça yürümüş ve düşen her parça yıldızları parlayan Samanyolu’nu oluşturmuş. Çocuk aklımızla bu hikâyeye inanırdık. O zamanlar köy yerinde elektrik de ışık kirliliği de yoktu. Tüm gökyüzünde gecenin zifir karanlığında, yıldızları ve meteor düşmelerini yıldız kayması diyerek görsel bir şölenle çıplak gözlerimizle izlerdik.
Ve Külcü her akşam o doyumsuz manzaraya bakarak uyurdu. Kimi kimsesi, bir yakını bile yoktu. Kimliğini bile gören olmamıştı.
Yıllar yılları, mevsimler mevsimleri ve doğumlar ölümleri kovaladı. Ben büyüdüm, üniversiteyi bitirdim. Mühendis oldum. Yayladaki köyümüze bir yaz tatilinde uğradım. Çocukken oynadığım ağaçların biraz daha büyümüş ve yaşlanmış olduğunu gördüm. Külcü’nün akıbetini doğru dürüst kimse bilmiyordu. Biraz soruşturunca “gece uykusunda öldü” dediler. “Garip bir şekilde yaşadı ve köyün kimsesizler mezarlığına, bir Ahlat ağacının dibine gömüldü.” dediler.
Sessizce geldiği bu dünyaya fani bir şekilde suskun bir halde veda etmişti. Ne bir toprağı olmuştu ne de aileden kalma bir parçası. Bıraktığı tek miras, elleriyle yaptığı sınır taşlarıydı.
3000 yıllık Likya şiirindeki gibi;
“Beni bulamazsan üzülme, eşyalarımı bulacaksın. Kestiğim taşları, açtığım yolları, işlediğim heykelleri bulacaksın. Ve göreceksin ki binlerce yıl öteden, parmak izlerimiz değecek birbirine…”
O şiiri anımsayarak taş duvarı izledim. Elimle dokundum. Gözümde Külcü’nün taşları yerleştirmesini canlandırdım. Zaman durmuştu sanki hayatı sorguluyordum. Gidenler ve kalanlar… Eşitlemeye çalışıyordum matematik problemi gibi. Külcü çalışıyordu. Arada bana bakıp gülümsüyordu. Yine elbiseleri yamalıydı. Ayağında lastikten pabuçları ile gidip geliyordu. Taşları koydukça sesleri duyar gibi oluyordum. Sonra hayalim gerçeğe karışmaya başladı. Külcü kaybolmaya, döşediği iri ve yosunlu kayaları ise belirginleşmeye başlamıştı. Etrafta Selvi ağaçlarının rüzgarla dans etmesine takıldı gözlerim. Ardından dağları, ardıç kokulu tepeleri izledim. Güneşi batırdıktan sonra Samanyolu’na hayranlıkla bakakaldım.
Külcü son nefesini bu sahnede verirken bana bahşedilen hayat süresi devam ediyordu. Geçmiş geçmişte kalmıştı ama gelecek o taş duvarların arasından su gibi sızıyordu.



















