KAHVELİ TEYZENİN SAĞ KOLLARI
Sakarya'nın Sapanca ilçesinde yaşadı benim anneannem. Kahveyi çok sevip mütemadiyen içtiği, misafirlerine illa ikram ettiği için "Kahveli Teyze" lakaplıydı. Bir Osmanlı Hanımefendisiydi. Doğum tarihi zaten bunu açıkça gösterirdi. 1905 doğumluydu.
7 kızı, 27 torunu, sayısını bilemeyeceğim torun çocukları, onların da çocukları vardı.
Halk arasında bir söz dolaşır; "Torununun torununu gören cennetliktir." Anneannem işte onlardandı.
96 sene yaşadı. Yine de: "Ömrüm göz açıp kapayıncaya kadar geçti" derdi.
Dedemin vefatıyla, hayatının son 25 yılını yalnız yaşadığı eski ahşap evindeki pencere önünde, çiçeklerinin arasında oturup kahvesini içer, etrafı seyrederdi. Penceresinin önüne ekmek kırıntıları koyar, kuşlarını da ihmal etmezdi.
Çocukken sorardım: "Anneanne” derdim; “Bu kuşlar seni nereden tanıyıp geliyor?"
"Ben onlarla konuşurum, yemek veririm onlar da beni bilir." derdi.
Anneannemin kendisine; "Ahiret Kardeşim" dediği yaşıtı bir arkadaşı vardı. Sık sık ziyarete gelir, beraber yola bakan pencere önünde bazen de kapı önündeki oturma alanında kahve içerlerken "eskileri" yad ederlerdi.
Anneannem namazlarını hiç aksatmaz, oturarak kılardı. Çok yaşlı olmasına rağmen tesettürüne de dikkat ederdi. Son yıllarında oruç tutamamış fidye vermişti. Gözleri iyi görmediği için kocaman bir Kur'an-ı Kerim almıştı. Arada okumaya çalışır fakat pek de beceremezdi.
Mektebe gitmediğinden okuma yazması da yoktu. Latin harflerini pek bilmez, Osmanlıca'dan biraz anlardı.
Bir gün bizim evde elinde tespih ile dilinde zikir üzere iken, duvarındaki Osmanlıca yazılı çerçeveye gözü ilişip okumuş, sonra da dalgınlıkla onu zikir diye çekmeye başlamıştı. Biz fark edip hatırlatmış epey de gülmüştük. Duvardaki çerçevede Osmanlıca "Bu da geçer yâ Hû" yazıyordu.
Anneannemin sevdiği şeylerden biri de çiçekleriydi. Penceresinde ve bahçesinde birbirinden farklı ve renkli pek çok çiçekleri vardı. Gül, karanfil, fesleğen, ortanca, ismini bilmediğim daha bir sürü çiçek. Onlara çok iyi bakar, arada kızlarına kalmaya gittiğinde çiçeklerini sulama görevini bize devrederdi.
Biz derken "bizden" de bahsedeyim. Biz anneannemizin Sapanca'da ikamet eden tek kızının çocuklarıydık. Beş kardeştik. Ablam ve 4 erkek.
Anneanneme komşuyduk. Bahçesine bitişikti kaldığımız ev. Bahçede de çınar, söğüt, kavak gibi farklı ağaçların yanında beş tane de meyve ağacı vardı.
İncir ağacı evine en yakın ağaçtı. Çok tatlı, güzel meyveliydi. Toplaması da kolaydı. Çok sevdiğinden olsa gerek ablama benzetirdim. Dut ağacı vardı bahçenin ortasında. Beyaz renkli ve tatlı. Sanki büyük ağabeyimdi o. Armut ağacı vardı. Sert ve sulu. O da ortanca ağabeyimin sembolüydü.Ayva ağacı vardı, bizim eve daha yakındı. Hoşafını yapardık çoğu kez. Onu da küçük ağabeyimle özdeşleştirmiştim.
Erik vardı bir de çeşmenin yanında. Kırmızı, çok sulu ve iri. İşte o da bendim. Her sene mevsiminde olgunlaşınca mutlaka ben toplardım onları. Hem yerdik, hem hoşafını yapardık. Anneannem, komşularına da gönderirdi.
İncir, dut, armut, ayva, erik ve diğerleri. Yaz günlerinde bahçede ağaçların arasında piknik yapardık. Oyunlar oynardık. Anneannemden kalan fotoğraflar arasında bahçede çekilmiş olanları da vardı.
Kışın kar yağınca da daha bir başka olurdu. Bahçe kartopu alanımız, ağaçlar saklanma yerlerimizdi.
Fakat yaz aylarını hep tercih ederdim. Ağaçlar cıvıl cıvıl olur, kuşlar eksik olmazdı. Yapraklar sene içinde renkten renge girerdi. Rüzgarlı havalarda yaprakların sesi bir orkestra gibi konser verirdi. Mevsiminde dalından koparıp yediğimiz meyvelerin tadı bambaşka olurdu.
Anneannemin kasabada yaşayan torunları olarak onunla ilgilenmek bize düşerdi. Teyzemler sık sık gelir bazen de anneannem kızlarına kalmaya giderdi.
Biz anneannemizin deyimiyle onun "sağ koluyduk". Evinin işlerine yardım eder, sobasını kurar, borularını temizler, odunlarını taşırdık. Cuma günleri haftalık pazar alışverişini yapardık. Eczaneden ilaçlarını alır, marketten ihtiyaçlarını temin ederdik. Gitmek istediği, ziyaret edeceği yerlere götürürdük. İşte bu yüzden biz onun sağ koluyduk.
Anneannem de her yaşlı gibi geçmişinden bahsetmeyi severdi. Yaşadığı zorlukları, çektiği sıkıntıları, karşılaştığı olayları yeri geldikçe anlatırdı. Dere kenarlarında kül ile çamaşır yıkadıklarını söylerdi mesela. Evlerde elektriğin, musluk suyunun, lavaboların olmadığı zamanlardan bahsederdi.
Fakat onun anlattıkları içinde en çok ilgimi çeken ağabeyinin hikayesiydi.
Anneannem 9-10 yaşlarındayken büyük ağabeyi askere gitmiş. Sene 1915'ler. Ağabeyi Birinci Dünya Savaşı’nda en büyük mücadelenin verildiği yere, Çanakkale'ye gitmiş. Yokluk, yoksulluk zamanları, askerden haber almak çok zor.
Bir vakit sonra anneannemin annesi rüyasında oğlunu görmüş. Askerdeymiş rüyasında da, düşmanla kahramanca mücadele ediyor, dini, devleti, milleti uğruna çarpışıyormuş. Sonra oğlunun şehit düştüğünü görmüş. Al kanı toprağa karışmış, o zaman "Vatan" olmuş oğlu.
Aradan bir kaç gün geçince muhtar gelmiş şehit haberini vermeye. Fakat annesi sabır, teslimiyet ve metanetle: "Biliyorum muhtar demiş. Oğlumun şehit olduğu bana gösterildi."
Bir şehidin kardeşi olmak, ne büyük bir şerefti anneannem için. Anneannem İstiklal Harbi sırasında yaşadıklarından da bahsederdi. Milli Mücadele yıllarını da yad ederdi. 96 senelik ömründe nice şeyler yaşamıştı. O bizim anneannemizdi. Biz de onun sağ kolu.
Bir senesi gönlüne Hac ve hacı olmak sevdası düştü. Malı mülkü sadece bahçesi ve içindeki ahşap eviydi. Üç ayda bir aldığı yaşlılık maaşıyla geçinirdi. Bir de 'Bohçacı'lardan aldığı; battaniye, çarşaf, yatak örtüsü gibi şeyleri konu komşuya satardı. Onu tanıyanlar da gönlü olsun diye, biraz da aldığı yaşlılık maaşının yetmediğini bildiklerinden fazla para verir satın alırlardı.
Biz sağ kolları da destek olurduk anneannemize. Bizi pazara gönderirken elimize bir miktar para tutuşturur, alacağımız şeyleri söylerdi. Pazardaki fiyatlardan pek haberi olmazdı. Biz de onun istediği sebze meyveyi alırdık. Verdiği para yetmez, biz ilave ederdik, bir de sanki artmış gibi para üstü getirirdik.
Hacı olma fikri gönlüne yerleşince, Hac masrafını karşılamak için bahçesini satmaktan başka da bir çare bulamadı. Başta meyve ağaçları olmak üzere pek çok ağaca ev sahipliği yapan, bir sürü hatırayı, geçmişi barındıran bahçeyi bir akrabasına sattı. İşin bir de garip bir yanı vardı. Oturduğu ev bahçenin içinde olduğu ve ayrı bir tapusu olmadığından evini de satmış oldu.
Fakat satın alan yakın akrabası anneanneme: "Sen hayatta olduğun sürece evinde kalacaksın, bu ev yine senin" diyerek onun gönlünü hoş etti.
Anneannem çok yaşlı olduğu için kutsal beldelere gidebilecek bir sağlığa sahip değildi. Yerine vekil olarak ayva ağacına benzettiğim küçük ağabeyimi gönderdi. Ağabeyim gidip gelince de anneannem kendisine "Hacı Anneanne" dememizden hoşlanırdı.
Ahir ömründe hacı olmaktan dolayı kendisini çok bahtiyar hissederdi. Bahçesini satmasından kalan üzüntüsünü hacılık sevinciyle giderirdi.
Ölmekten bahis açılınca: "Toprakta yalnız nasıl duracağız, o daracık mezarda ne yapacağız." diyerek hüzünlenirdi. Biz de ona: "Sen merak etme anneanne, hacı oldun sen, şu kadar torun sahibisin, hem ağabeyin de şehit, sana şefaat edecek, seni kabrinde bekleyecek, sen hiç üzülme" derdik.
Anneannem, hep evinde öleceğini düşünür, bizi tembihlerdi. "Kapı kilitli olur, bu yüzden siz merdivenle pencereden girersiniz" derdi. Kefen bezlerini, sabunu, güzel kokuları önceden hazırlamıştı. Fakat düşündüğü gibi olmadı. Hastalanınca bir kızı tedavi süresince yanına almıştı.
Anneannem, ben askerliğimi yaparken vefat etti. Cenazesine katılamadım. Onu en son beni askere uğurlarken gördüm. Bana el sallıyordu. Sanki o hep evinin önünde beni uğurluyor ve hep bana el sallıyormuş gibi gelir.
O bir Osmanlı Hanımefendisiydi, herkesin "Kahveli Teyze"siydi. Geride ahşap eviyle, içinde hatıralar barındıran bahçeyi, yaprak hışırtılarıyla bezeli güzelim ağaçları, öksüz kalan meyveleri, pencere önünde ekmek kırıntısı bekleyen kuşlarını, güzel kokulu çiçeklerini ve hüzünlü sağ kollarını bıraktı.
Anneannem vefat ettikten sonra bahçeyi satın alan yakını, eski ahşap evi yıkıp yerine daha büyük çift dairelik bir bina yaptı. Bina yapılırken alanı da genişlediği için, eski eve yakın olan incir, armut, dut ve erik ağaçları da kesildi. Ablam, büyük ve ortanca ağabeylerim ve bana benzeyip eşleştirdiğim ağaçlar yoktu artık. Onlar da anneannem gibi sadece hatıralarda kaldı.
Ne gariptir ki, binaya diğerlerine göre biraz uzak olan küçük ağabeyime benzettiğim ayva ağacı kesilmekten kurtulmuş, sanki diğerlerinin yerine de dimdik ayakta durmaktaydı. Mevsiminde sarı, büyük ve sulu meyvelerini vermeye devam etti. Beton binalara inat varlığını sürdürmenin gururunu yaşar gibiydi.
Diğer ağaçların kesilmesine üzülmüş, ayva ağacıyla avunur olmuştuk. Anneannemin bahçesinden kalan son ağaçtı o. Küçük ağabeyimin remzi, mahlası, aynası ne derseniz artık.
Aradan seneler geçti. Bulaşıcı ve ölümcül bir gribin bütün dünyayı sardığı günleri yaşadık. Maskeler, mesafeler, karantinalar, aşılar rutinimiz oldu. Aslında ne kadar büyük nimetler içinde yaşadığımızı fark ettik. Küçük şeylerin ne kadar da değerli olabileceğini öğrendik.
Canlardan kayıplarımız oldu. Onlardan biri de küçük ağabeyimdi. Salgına yakalanınca geçecek, iyileşecek diye düşündük. Geçmedi, iyileşmedi. Yitirdiklerimize bir yenisini daha ekledik. Anneannemin yanına gönderdik onu da. Anneannemin sağ kollarından birini.
Biz beş kardeştik. Anneannemin sağ kollarıydık. Her birimize bir ağaç düşerdi bahçede. Dört ağaç kesildi biri kaldı sadece. Ayva ağacı. O küçük ağabeyimin ağacıydı. Şimdi ağabeyimin yerine ayva ağacı var hayatta. Dört kardeş ve bir ağaç.
Anneannemin bahçesindeki bütün ağaçların kesilip nedense sadece ayva ağacının hayatta kalması bir tesadüf değilmiş meğer.
İnsan da ağaçlar gibi yaşıyor ve günü gelince göçüp gidiyor. Ağaçların da hikayesi var insanlar gibi. Ağaçların yaşları taşıdığı çizgi sayısından belli olurmuş. İnsanların hayatları da yüzündeki çizgilerden belli oluyor. İnsanın yaşadığı zorlukları, çektiği sıkıntıları yüzündeki kırışıklıklardan anlamak mümkün olabiliyor. Zaten ikisinin de özü toprak değil mi? İkisi de ölünce toprakla buluşmayacak mı?
Fakat bizim hikayemiz burada bitmedi, anneannemin sağ kolları ve onların ağaçlarının hikayesi devam ediyor. Dilden dile, nesilden nesile hep anlatılacak. Daha nice hikayeler yaşanacak.
İnsan ve ağaç var oldukça da hikayeleri sonsuza dek sürecek.



















