İSLİ ÇAYDANLIK
Kendi işimizdi, ne işi olduğunu unuttum ama çalıştığımız tarlamızı iyi hatırlıyorum. Sakarya nehri kenarında, arada bir kanal ve kanal boyu yolunun genişliğinide hesap edersek topu topu 20 metrelik bir mesafeydi nehre.
Tarlanın başında boylu boyunca gökyüzüne yükselmiş dev cüsseli kavak ağaçlarının derin gölgesinde oturmuş üç beş kişiydik, çalışmış, acıkmış ve yorulmuştuk. Sap mı, yoksa yonca mı yüklemiştik bilmiyorum ama iyice acıktığımızı, aynı zamanda serinlemeyede şiddetle ihtiyacımızın olduğunu anımsıyorum. Çıkını itinâ ile açıp, dört tarafa yaydıktan sonra afiyetle yemeğimizi yedik. Yaygı da ne kaşık ne çatal vardı. Tamamıyla doğal bir haldi. Sıra çaya gelmişti. Çaydanlık çıkınını aştığımızda, bir demlik, yeterli çay, şeker ve bardaklar lakin kaşıklar unutulmuştu.
Hemen oracıkta bulduğumuz iki taştan bir ocak yapıp, tutuşturduğumuz çırpıların üzerine demliğimiz yerleştirdik.Bir müddet sonra dışı simsiyah is tutmuş demliğimizin içindeki tavşan kanı çayın tadına diyecek yoktu. Tek eksiğimiz çay kaşıklarıydı ama tabiatta çare tükenmez derler, hemen hepimiz ince birer kuru dalla o işide hallediverdik. Hayatım boyunca binlerce bardak çay içmiş olsamda, hala orada o gün içtiğim çayın tadını bulamadım.



















