HÜCREDE KARMEN ve OKTAY AKBAL’IN ÖYKÜCÜLÜĞÜNE BAKIŞ
2025 okuma yolculuğuma severek okuduğum Oktay Akbal’ın öyküleriyle başladım. Bazı yazarlar dönüp tekrar okutur ya kendini. Okuma serüvenimde Akbal’ın öyküleri hep eşlik eder bana. Usta bir öykücüden hayata ve insana dair öyküleri “Önce Ekmek Bozuldu, Yalnızlık Bana Yasak ve Hey Vapurlar Trenler” olarak üç ciltte yayımlandı. Ben size “Hücrede Karmen” öykü kitabından söz etmek istiyorum. Cumhuriyet Kitapları etiketiyle, 2010’da 3. baskısıyla yeniden gün yüzüne çıkan kitap, 252 sayfa ve 68 öyküden oluşuyor.
Akbal, “Hücrede Karmen” deki öykülerinde 40’lı 50’li yılların İstanbul ve insanlarını anlatıyor. Yine 80’li 90’lı yıllarda yaşadıklarını, gözlemlediklerini, düşündüklerini paylaşıyor biz okuruyla. Onun olgunluk dönemi öyküleri -bir bakıma deneme tadında- yalın, sade bir anlatımla dünü bugünle iç içe kuşatma ustalığı sunuyor. Düşten düşe düşünceden düşünceye sürüklüyor okurunu.
Söyleşilerimde bana sevgili okurlarımın sıkça sorduğu bir soru vardır:
“Neden öykü?”
Şöyle mukabelede bulunurum onlara:
Sait Faik dermiş ki “Öykü bir oturuşta yazılmalı, bir oturuşta okunmalı.” Akbal da bu noktada yetişiyor imdadıma. Bir yazısında diyor ki usta: “…Benim kısa öykü, kısa romanlar yazmam bundadır, çünkü sıkılan adamımdır.” Bu sözün ardına düşünce insanın yapısının yazısının yapısını da oluşturduğunu anlıyorum. İşte ben de fıtratıma en uygun olan öykü türüne böyle tevessül ettiğimi söyleyebilirim.
Bir yazarın dünyasına yönelirken, dil bilincinin yazar için ne anlama geldiğini merak ederim. Bütün ömrünü yazıya adamış Akbal’ın öykülerini okurken de bunu düşünmeye başladım. 50’li yazarların yazınsal uğraşı hepimiz için bir kaynak. Akbal’ın öykülerinin dinamiğinde okuru büyüleyen bir kurgusunun olması bence onun yaşadığı yerin, ortamın etkisinde kaldığını işaret ediyor.
“Ölü her şey ölü… Oysa bugün bayram… Güneşli mavi, aydınlık bir gün…1 Mayıs 1979 tutsağız evimizde kapatıldık. Tıkıldık odalara. Balkona koşuşanları görüyorum… Bahçelerine bile çekinerek çıkanları…” (s.72)
“Hücrede Karmen” de “İlkyaz Tutsaklığı” öyküsünde geçen bu bölümde Oktay Akbal’ın toplum gerçekliğini ele aldığı öykülerinde bireyin gerçekliğinde yansıttığı görülüyor.
Öykülerinde okuruna vermek istediği mesajı dolaysız yolla söylüyor, Akbal. Sade, kılçıksız bir dille anlatıyor meramını. Böylece Türkçe’nin konuşma dilinden yazı diline geçişinin en modern ürünlerini sunanların başında geliyor Akbal.
Truva yayınları etiketiyle çıkan öykü kitabım “Lo’nun Gereklilik Kipleri” de sıkça kullandığım metinlerarasılık tekniğini Akbal’ın “Hücrede Karmen”de de (neredeyse bütün öykülerinde) rastlamak mümkün. Bundan mütevellit başucu yazarımdır, Akbal. “Yazarlar ölür yaratıkları kişiler yaşar.” (s.61) diyor, “Bir Romanda Yaşanırcasına” öyküsünde. “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde Hayri İrdal’i kanlı canlı karşımıza çıkaran Tanpınar’a göz kırpıyor sanki. “Saatçi Çırağı ve Tik Taklar” öykümdeki Harun Usta ve saatçi çırağı Salih’le okurumun zihninde kalıcı karakterler yaratmak benim de niyetim.
Akbal’ın öykülerinde özellikle şiirlere yer vermesi metinlere akıcılık, saydamlık katmış. “Hücrede Karmen” de metinlerarasılık tekniğinin kullanıldığı yerleri not aldım elbette.
“Behçet Necatigil boşuna, ‘Solgun bir gül oluyor dokununca…’ diye yazmamış.” (s.31)
“Marguerite de Navarre söylemiş: Çok yemin kuşku yaratır.” (s.13)
“Latin ozanı Lucretius istediği kadar, ‘Bizden önce geçmiş zamanları düşün. Bizim için onlar yokmuş gibidir… desin.” (s.43)
Oktay Akbal için son olarak içli bir söyleyişin, yansıtıcı bir duyuşunun yanında; soran, sorgulayan bir kalemdir, diyebilirim. Bu yönüyle onun yazdıklarında bilinçlilik özgürlüğüne nasıl yelken açtığını da görüyoruz. Onunla öykü yolculuğuna çıkan biz okurlarına her durakta yeni pencereler açtırıyor âdeta. Seksen yıllık ömrünü yazıya adayan Akbal, “Bakarken gördüren; gördürürken düşündüren bir yazardır.” denilmesi onun sonsuza dek eserleriyle aramızda yaşayacağını gösteriyor haklı olarak.



















