EFTALYA
Bir şehri neden çok seversiniz?
Yaşanmışlıklarınız olduğu için mi, sevdiğiniz en güzel şeyler burada olduğu için mi?
Eftalya, doğduğu şehri bir kaç gün sonra terketmenin hüznüyle tramvaydan bakındı etrafına.
Bugünü kendisine ayırmıştı. En sevdiği yerleri gezmeyi planlıyordu. Dışarıda yağmur tüm şiddetini artırmıştı. Yağmurun sesi karıştı gözyaşlarına.
Otuzlarında uzun boylu çok güzel bir kızdı Eftalya. Uzun kumral saçlarını salaş bir şekilde topuz yapmıştı.
İş nedeniyle bir süreliğine Kanada'ya yerleşiyordu. Çok iyi bir teklif gelmişti. Kariyeri için bu teklifi kaçırmak istememişti. Sonunda kabul etmişti.
Burada onu bağlayan bir şey kalmamıştı. Erkek arkadaşı Eren'le de yollarını ayırmak üzereydiler.
Bir başka seviyordu, İstiklal Caddesi’nin kalabalığını, oranın ayrı bir yeri vardı. Eren'le orada tanışmışlardı üç yıl önce.
Galata'da buluşuyorlardı. Kahvelerini içip sohbet ediyorlardı. Gelecek planları kuruyorlardı. Şimdi ise çantasında bir davetiye duruyordu. Uğrunda bir çok şeyden vazgeçtiği, aşık olduğu adam, bir başka kulvarlara kulaç açmış evleniyordu.
Tam da uçağının olduğu gün…
İçinde hiç açıklayamadığı tarifsiz bir acı vardı. Bu kadar basit miydi sevmek? Bir kadının duygularını hiçe saymak. Onca yaşanmışlıklar ne olacaktı? Bu şehrin her köşesindeki anıları hala taptaze dururken.
O günden sonra hiç karşılaşmamışlar, hiç konuşmamışlardı. Eftalya'nın Kanada'ya gideceğini ortak arkadaşlarından öğrenmişti Eren. Hiç sesini çıkarmamıştı.
Ne önemi vardı artık. O yaşamak istediği hayatı seçmiş, tercihini yapmıştı.
Yağmur ve Galata nasıl da güzeldi. Rengârenk şemsiyeler, ne güzel bir görüntüydü.
Tramvayın sesi mekânlardan çalan müziğe karışıyordu. Bir gün yine Eren’le burada gezerken yağmura yakalanmışlardı. Sırılsıklam ıslanmışlardı. Nasıl da mutluydular…
Umrunda değildi Eftalya’nın ıslanmak, el eleydiler, sevdiği adamın yanındaydı. Elinde balonu, danseden bir çocuk gibi dans etmişti yağmurda. Yağmurda ıslanmış bir serçe kuşu gibiydi ama konmuştu sevdiğinin yüreğine.
Arkasından gelen tramvayın sesiyle irkildi, Eftalya sıyrıldı bir müddet daldığı anılarından.
Bir hüzün dalgası sarmıştı içini.
Şimdi beraber kahve içtikleri yerde, artık yalnız içiyordu kahvesini.
- Çiçek vereyim mi ablam, yok mu yakışıklı beyefendi?
Galata’ya geldiklerinde hep bir çiçekçi kadın karşılarına çıkıyordu. Uzun süren çabalardan sonra her defasında bir tek kırmızı gül alırdı, Eren Eftalya'ya.
- Yok yakışıklı, beyefendi olmayacak da bundan böyle.
- Amann bee! naptı da üzdü senin gibi bir çiçeği?
Erkekler böyledir; anam hiç kıymet bilmez, önündeki çiçeğin kıymetini bilmez be ablam. Yapmıştır yine bir hınzırlık.
- Evleniyor...
- İyi halt ediyor, yok artık! Hiç üzülme bee! Kızçe. Vardır Allahın bir bildiği. Hiç ummadığın anda sevindirsin seni. Affetme o çoparı! Bilmemiş kıymetini.
Çiçekçi kadın nasıl da sinirlenmişti. Sanki evladına bir şey yapılmış bir anne edasıyla.
Masaya bir gül bırakmıştı.
- Bu benden çiçeğim! Yoluna hep güzellikler çıksın. Üzülme sakın, bundan sonra hep gülsün yüzün.
Sarılmıştı Eftalya'ya…
İnsanın giderken bir ayağı hep geride kalıyor. Geride bıraktıkları aklındayken gitmek çok zor.
Onca yaşanmışlıkları bir bavula sığdırmak...
Yeni bir hayata yol alırken…
Gökyüzünde uçak bir kuş gibi süzülürken…



















