CÜZDAN
Serin bir sonbahar gecesi.
Cılız ışığıyla etrafı aydınlatan sokak lambaları arasında ilerleyen dört teker ve birbirine yabancı iki beden…
Şehrin kalabalığından uzak, mütevazi bir kenar mahallesine girdiklerinde, yorgunluktan iyice kısılan sesiyle “Menekşe Sokak, 13 Numara” diye seslendi. Hiçbir tepki gelmeyince, arabayı durdurdu ve arka koltukta oturan ihtiyara döndü. Adamın, ellerini göbeğinin üstüne bağlamış, sırtını da koltuğa yaslamış olduğunu görünce iyice sinirleri bozuldu. Sesini yükselterek, “Menekşe Sokak, 13 numara demiştiniz. Adres burası.“ diye tekrarladı. Sonra da içinden, “Oh ne âlâ! Adam geldiğimizin farkında bile değil. Benim, sabahtan beri direksiyon sallamaktan iflahım kesilmiş, kimin umrunda!” diye mırıldandı.
İhtiyar adam adeta uykudan uyanmışçasına önce gerindi, sonra da elleriyle göbeğini sıvazlamaya başladı. Ardından, “Sağ ol evlat” dedi ve borcunun ne kadar olduğunu sordu.
Kafasının içinden, “Kim bilir hangi kebabı öğütmeye çalışıyor da, göbeğini ovalayıp duruyor. Ben de sabah yediğim simitin, dişimin arasında kalan tek susamını kovalayıp duruyorum ağzımda. Hayat işte! Kimine kepçeyle, kimine süzgeçle…“ diye geçirirken, taksimetreye baktı. Sesini daha da yükselterek, “17 lira 40 kuruş” dedi.
İhtiyar sesini çıkarmadan, elini ceketinin cebine götürdü, sonra pantolonunun.
Selim çıldırmanın eşiğine gelmişti. Kafasını iki yana sallayarak “Çattık!” dedi. “Yemekten, taksiye verecek parası kalmamış galiba.” diye düşünürken, ihtiyarın uzattığı iki tane iki yüz lirayla burun buruna geldi. Kafasını iyice geriye çevirerek yaşlı adamın yüzüne baktı. “Acaba gözleri mi iyi görmüyor?” diye düşündü.
Sesini yumuşatarak, “17 lira 40 kuruş demiştim” dedi. Bunun üzerine ihtiyar, elindeki deri cüzdandan bir iki yüzlük daha çıkararak ona uzattı.
İçinden “Bu adam ya kör ya da deli!” diye düşünse de, paranın sıcak yüzüne hiç sırt çevirmedi. Üç tane iki yüz lirayı cebine indiriverdi. Cebine koyduğu miktar, neredeyse bir haftalık kazancıydı. Uykusuzluktan kan çanağına dönen gözleri, şimdi ışıl ışıl parlamaya başladı. Ne uykusu kalmıştı, ne de yorgunluğu. Hepsi bir anda kuş olup uçtu.
Otuz iki dişini birden göstererek, “Sağ olasın. Çok makbule geçti.” dedi.
İhtiyar adam yaslandığı koltuktan doğrularak, elini uzattı. Yumruğunu göstererek, “Ciğerlerim bu kadar kalmış. Bundan sonra bana para lazım olmaz. Yolun sonuna gelmişim.” diyerek kapıyı açtı ve Menekşe Sokak’taki 13 numaralı eve girdi.
Selim, ihtiyarın ardından öylece bakakaldı. Hiçbir şey düşünmeden, evin lambasının yanmasını, belli bir süre sonra yeniden sönmesini izledi. Sonra da, “Hayat! Kimine öyle, kimine böyle işte!” diye söylenerek arabayı çalıştırdı. Cebindeki altı yüz lira ve bugün kazandığı seksen küsür liranın verdiği rahatlık, yaşlı ihtiyarın dediklerini birkaç dakikada sildi süpürdü. Gaza bastığı gibi gözden kayboldu. Paydos yapıp yatağına balıklama atlamak ya da birkaç saat arkadaşlara takılmak arasında gidip geldi. Sonra da cebi doluyken biraz hava yapmanın fena olmayacağını düşündü ve soluğu Haydar’ın mekanında aldı.
Bu defa içeri girerkenki yürüyüşü bile başkaydı. Ceketini omzunun üstüne atmış, ellerini arkaya bağlamış, sigarasını da kulağının arkasına sıkıştırmıştı. İçerideki aynalardan birinde kendini süzerek, “Aslında Kadir İnanır’a da benzemiyor değilim ha!” diye mırıldandı.
Köşedeki masada oturan Murat ve Tayfun’u görünce, bir sandalye alarak yanlarına gitti. “Şeytanınız bol olsun agalar!” dedi ve masanın ortasındaki desteyi ikiye bölerek, diğer yarısını Tayfun’a uzattı.
Tayfun, “Canın yolunmak istiyor galiba!” dedi ve sararmış dişlerini göstererek sırıttı.
Bunun üzerine Selim “Kim kimi yolacak, onu birazdan görürüz!” diye karşılık verdi. Sonra da elindeki kartlara baktı. Şansı yine yaver gitmişti. Elindeki kartlara göre kazanması çocuk oyuncağı gibi duruyordu. Ki öyle de oldu. Cebindeki paraya bir miktar daha eklendi.
İyice gaza gelmişti. Mutlaka bir el daha oynamalıydı. Cebindeki bütün parayı çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Ona adeta göz kırpan zarlara bakarak, “Büyük atan kazansın” dedi. Ne de olsa yine kazanacaktı. Bugün şans ondan yanaydı. Tayfun şöyle birkaç saniye düşündükten sonra, “Tamam, büyük atan kazansın.” diye karşılık verdi.
Selim, gömleğinin üstten iki düğmesini açarak derin bir nefes aldı. Ardından da hiç tereddüt etmeden, avucuna aldığı zarları masanın ortasına yavaşça fırlattı. Masadaki herkes nefesini tutmuş, onları seyrediyordu. 5 ve 3 atmıştı. “Penc-ü Se” diye bağırdı. Sonra da içini “Ya Tayfun daha yüksek atarsa” korkusu kapladı. Sırtından bir damla terin aşağı doğru aktığını hissetti. Sonra bir damla daha, sonra bir daha…
Tayfun, masanın üzerinde duran iki zarı yavaşça eline aldı ve Selim’in gözlerinin içine bakarak masaya doğru fırlattı. Selim’in gözleri bir anda faltaşı gibi açıldı. Hiçbir şey demeden sadece zarlara bakıyordu. Kaskatı kesilmişti. Kimseden çıt çıkmadı. Sadece Selim’in dudaklarının arasından, sessizce “dübeş” diye tekrarladığı duyuluyordu.
Selim, gömleğinin üstten iki düğmesini açarak derin bir nefes aldı. Ardından da hiç tereddüt etmeden, avucuna aldığı zarları masanın ortasına yavaşça fırlattı. Masadaki herkes nefesini tutmuş, onları seyrediyordu. 5 ve 3 atmıştı. “Penc-ü Se” diye bağırdı. Sonra da içini “Ya Tayfun daha yüksek atarsa” korkusu kapladı. Sırtından bir damla terin aşağı doğru aktığını hissetti. Sonra bir damla daha, sonra bir daha…
Tayfun, masanın üzerinde duran iki zarı yavaşça eline aldı ve Selim’in gözlerinin içine bakarak masaya doğru fırlattı. Selim’in gözleri bir anda faltaşı gibi açıldı. Hiçbir şey demeden sadece zarlara bakıyordu. Kaskatı kesilmişti. Kimseden çıt çıkmadı. Sadece Selim’in dudaklarının arasından, sessizce “dübeş” diye tekrarladığı duyuluyordu.
Tayfun yine sararmış dişlerini göstererek, “Ben sana canının yolunmak istediğini söylemiştim.“ dedi ve kükreyen bir kahkaha patlattı. Masanın üzerindeki tüm paraları ceketinin cebine doldurarak ayağa kalktı ve “Hadi bana müsaade. Bu günlük bu kadar yeter.” diyerek oradan uzaklaştı.
Selim hayal kırıklığına uğramıştı. Son ana kadar hep kazanacağını düşünüyordu. Ne de olsa şanslı günündeydi. “Kahretsin” diyerek masadan kalktı ve hızlı adımlarla kapının önüne park ettiği taksiye bindi. Arabayı çalıştırdı ve sertçe bir kalkış yaparak karanlığa karıştı. Daha köşeyi dönmeden arabanın benzin ışığı yanınca, “Tam da zamanını buldu!” diyerek var gücüyle direksiyona bir yumruk attı. Cebinde metelik kalmamıştı. Benzin olmasa yarın işe çıkamaz, işe çıkamazsa da para kazanamazdı. Üstüne üstlük iki gün sonra da patrona kasayı teslim etmeliydi. Öyle bir çıkmaza girmişti ki, ne yapması gerektiği hakkında küçücük bir fikri dahi yoktu.
Aklına birkaç saat önceki ihtiyar müşterisi geldi. Şimdi onun gibi biriyle daha karşılaşsa, tüm sorunları hallolurdu. Tabi sekiz yıldır taksicilik hayatında ilk defa başına gelen bu olayın, aynı gecede iki kere tekrarlanmayacağı kesindi. Derinden bir “Offf” çektikten sonra, aniden yüzüne bir gülümseme yayıldı. Yönünü Menekşe Sokak’a çevirerek, “Şans bize gelmezse, biz ona gideriz.” diye mırıldandı. 13 numaralı eve doğru yaklaştığında, içini bir heyecan kapladı. Gözünün önüne ihtiyarın şişkin cüzdanı gelince, daha da heyecanlandı. “Ne de olsa ihtiyacı olmayacakmış, kendisi söyledi.“ diyerek aklından geçenleri kendince temize çekti.
Gecenin karanlığı, kışın ayazında iki düğmesi açık gömleği ve ağzında ıslığıyla, arabadan inerek ihtiyarın evine doğru yöneldi. Elindeki incecik çakıyı kapının kilidine sokmaya çalıştı. Ancak başarılı olamadı. Oradan çıkarıp, kapı ile menteşe arasında gezdirdi. Çakının ucuyla, kapının dilini buldu. Dili geriye doğru ittirmeye çalıştı. Ancak bu düşündüğü kadar kolay olmamıştı. Kapıyı kendine doğru çekip, çakıyla dili biraz daha zorladı. Çakı esnemediği için dil geriye gitmiyordu. Aklına kredi kartı geldi. Hızlıca cebinden cüzdanını çıkararak çoktan tarihi geçmiş olan kredi kartını buldu. Çakıyla işaretlediği noktaya kartı soktu ve “klik” diye bir ses duydu. Kapı açılmıştı. Aceleyle kartı cebine atıp sessizce içeri süzüldü. Her taraf karanlık ve olabildiğince ıssızdı. İhtiyar muhakkak ki uyuyordu. Arabadan inerken yanına aldığı minik el feneriyle etrafı kolaçan etti. Çok fazla içeriye girmesine gerek kalmadan, dış kapının hemen yanındaki askıda ihtiyarın bir pantolon ve ceketinin asılı olduğunu gördü.
Ceplerini kontrol ettiğinde, içi dolgun cüzdanı hemen buldu. Gözleri ışıl ışıl parlamaya başladı. Cüzdanı cebine indirdiği gibi dışarı fırladı. Tam kapıyı kapatacaktı ki, “İhtiyar, yanında bu kadar nakitle geziyorsa, kim bilir içerde neleri vardır?” diye düşünerek tekrar içeri girdi. Yavaş adımlarla koridorda ilerlerken, odaların birinden öksürük sesi duydu. Hemen bir köşeye sindi ve sessizce beklemeye koyuldu. Birkaç dakika öylece bekledikten sonra, kafasını odaya doğru uzattı. İhtiyar, boylu boyunca yatmış uyuyordu. Ayak uçlarıyla odaya girdi ve sessizce çekmeceleri karıştırmaya başladı. İç çamaşırları, çoraplar, fotoğraflar, kitaplar derken, en alt çekmecenin köşesinde minik bir sandık buldu.
Yavaşça kapağını açtığında içerisinde boy boy altınların olduğunu gördü. Bunlar, onun için bir servet demekti. Sandığı kaptığı gibi odadan dışarı fırladı. Arkadan ihtiyarın “Kim var orda?” diyen sesini duyunca, hızlıca merdivenlere yöneldi. İhtiyar da hâlâ peşinden bağırıyordu. Merdivenleri üçer beşer atlayarak dışarı fırladı. Tam binadan çıkarken, içeriden büyük bir gürültü ve ardından inilti sesi duydu. Galiba ihtiyar merdivenlerden yuvarlanmıştı. “Beyinsiz adam! Ne diye peşimden koşuyorsun ki? Zaten üç beş güne geberip gideceksin. Bu acelen neydi?“ diye söylene söylene arabaya koştu. Arkasını dönüp son kez 13 numaralı eve doğru baktığında, az önce karanlık olan tüm dairelerin ışıklarının yandığını gördü. Herkes ihtiyarın sesine uyanmış olmalıydı. “Kahretsin!” diyerek arabayı çalıştırdı ve son surat oradan uzaklaştı. Kalbi deli gibi çarpıyordu. Biraz ilerledikten sonra yolda bir karaltı gördü. Yaklaştıkça, karaltı netleşti. Bir adam yolun ortasında dikilmiş ona bakıyordu. İyice yaklaşınca, adamın az önceki ihtiyar olduğunu gördü. Kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. Evet, ihtiyar tam karşısında duruyordu. Hiç merdivenlerden yuvarlanmış bir hali de yoktu. Saniyeler içinde heyecanı şaşkınlığa, şaşkınlığı sevince, sevinci de korkuya dönüştü. İstemsizce, dişlerinin dudaklarını sıktığını farketti. Tam ihtiyara çarpmak üzereyken direksiyonu kırdı ve karşısındaki duvara vurdu. Zifiri karanlıkta her şey daha da karardı.
…
Bugün taburcu olacaktı. Çıkmadan önce, hayatını borçlu olduğu kişinin yakınlarıyla tanışmak, onlara teşekkür etmek istiyordu.
Hemşire içeri girer girmez, “Evladım, bana ciğerini verdiğiniz kişinin yakınlarının ismini ya da adresini verir misiniz? Onlara ulaşmam, bundan sonra alacağım her nefesin bedelini ödemem lazım.“ dedi.
Hemşire boynunu bükerek, “Taksiciymiş. Sizin hastaneye kaldırıldığınız dakikalarda, sizin sokağın alt tarafında kaza yapmış. Boş yolda duvara çarpmış. Kimi kimsesi de yokmuş. Üzerinden yüklü miktarda para, küçük bir sandık dolusu altın ve tarihi geçmiş kredi kartı çıkmış. Adı da Selim’miş.” dedi.
İhtiyar adam gözlerini kısarak, “Genç miymiş?” diye sordu.
Hemşire başını sallayarak, “Evet, daha 28 yaşındaymış.” deyince, ihtiyar adamın gözleri doldu.
“Hayat işte! Kim bilir ne umutları vardı? Benim gibi ölümü bekleyen bir adama hayat verdi. Allah günahlarını affetsin.” diyerek ayağa kalktı ve evine giren yabancıdan şikayetçi olmak üzere karakolun yolunu tuttu.


















