BİZİM KÖYÜN BAĞLARI
Bizimkiler bir süreden beri köyümüzdeki babadan kalma bağı bahçeyi satmak istiyor. Dört beş parça zeytinlik, meyvelik yerler.
İnsanlar zaman buldukça oraya gidip piknik yapıyor, çocukluk anılarını tazeliyorlardı. Ben pek fazla yaşamadım köyde. Orada doğdum ancak okul çağına gelince tamamen şehre taşındık. Ondan sonrası bizim için nostalji oldu.
Rahmetli babam vefat edene kadar tarlayla bahçeyle ilgilendi. Buğdayımız, her çeşit meyvenin tazesi ve kurusu oradan gelirdi. Yaz aylarında birkaç haftayı orada geçirip kışlık erzağımızı bile hazırlardık.
Gün geçtikçe ilgisizlikten bazı ağaçlar kurudu, bazılarını kesip odun yaptılar. Toprak bile bakımsızlıktan, susuzluktan küstü; istenileni vermez oldu.
Ben, toprağı insana benzetirim. İlgi gösterip bakmak gerekir. Hele hele meyveyi, sebzeyi, bakliyatı yetiştirdiğiniz bahçeyi, bağı, tarlayı sevmezseniz suyunu, gübresini vermez, toprağını sürüp çapalamazsanız hasat zamanı gelince anca havanızı alırsınız.
İşte bizim köydeki bağ, bahçe de böyle oldu. Herkesin işi gücü şehirde olduğundan, kendi işyerlerinde para kazanıp geçimlerini sağlıyorlardı. Oralarda kimsenin gözü yoktu.
Hatta yeni yetme çocuklar, torunlar köyün yolunu bile bilmezdi.
Babam rahmetli olunca annem, “Biraz da baba yadigarı malınızla ilgilenin; üç beş kuruş para verip ağaçların budamasını yaptırın, toprağını sürdürün; yoksa yakın bir zaman sonra gölgesinde oturacak ağacınız kalmayacak!” derdi de herkes, “Bana ne, kim ilgilenirse ilgilensin.” diyerek burun kıvırırdı.
Sonunda olan oldu. İşler bir süre annemin çabasıyla yürüdü. O da “Ne haliniz varsa görün. Sizin derdinizle uğraşmaktan bıktım.” deyip babamın yanına gidince her şey ortada kaldı.
Aradan yıllar geçti. Tabii bakılmayan yüz solarmış. Bizim köydeki bağ bahçe de öyle oldu. İnciri, bademi, cevizi kesip odununu sobada yaktılar; sebze yetiştirilen yerler çoraklaştı. Evler yıkıldı, temeli bile yok oldu. Zeytin ağaçları meyve vermez oldu. Fıçılar dolusu zeytinyağı elde edilen ağaçların etrafını ot bürüdü; dalı, yaprağı kurudu. Su aktı, biz baktık hesabı; havadan gelen baba mirası toprağa bile sahip çıkamadık.
Bir ara, “Bizim köyün arazisinden otoyol geçecek, istimlak parası verecekler, herkes zengin olacak.” söylentisi yayıldı. Ama hepsi dedikodu olarak kaldı. Yol geldi, tam bizim köyden geçecekken sol yaptı, tünel olup gitti. Biz para yerine hava aldık.
Şimdi de “Satalım.” diyorlar.
“Satalım da kurtulalım. Hem elimize üç beş kuruş para geçer de bir derdimize merhem olur.” diye mazeret uyduruyor, bazıları.
Fakat o konuda da bir sorun var. Çünkü bizim köydeki araziler birdenbire değerleniverdi. Ama maddi anlamda değil, manevi açıdan… İnsanlara bir gecede ne olduysa oldu; ağaçları kurumuş, toprağı çoraklaşmış bağa bahçeye altın madeni gibi bakmaya başladılar. Mirasçıların her biri ayrı telden çalıyor. “Satalım… Sattırmam!”, “Bölelim…Böldürmem!”, “Sen al… Almam!”, “Bana ver… Vermem!”
Müzakereler bir süreden beri bu şekilde devam ediyor.
“Kör ölür, badem gözlü olur.” derler. Bizim köyün arazileri de aynen bu hesap… Bırakın badem gözü, aniden zümrüt gözlü oldu. Her ailede herkes söz sahibi. Her söz sahibinin ayrı bir fikri ve önerisi var.
Kısacası bizim satış olayı da çıkmazda… Çıkarana aşk olsun. Ben seyrediyorum. Kim ne derse, “Olur.” diyorum. “Olmaz.” desem ne olacak ki? Olan olmuş, giden gitmiş. Ortada ne ağaç var ne de ekip biçilecek bir toprak… Sevilmemiş, ilgilenilmemiş, sahip çıkılıp ihtiyacı karşılanmamış… İtilmiş, kakılmış, ötelenmiş, örselenmiş çocuk gibi.
Boğazına çökülmüş, son nefesini vermek üzere olan bir insan görünümünde.
Ama gözle görülmeyen, görülmek istenmeyen bir şey daha var ki o da insanların yüreği de bizim bağın, bahçenin toprağına dönmüş. Yıllarca bakımı yapılmamış. İlgisiz, sahipsiz, sevgisiz kalmış. Kurumuş, çoraklaşmışlar…
***



















