BİR YOL HİKÂYESİ / SELAHATTİN SÜZER
Hepimizin hayatında öyle yollar vardır ki bir yerden bir yere gitmeyiz aslında; bir hatıradan bir hatıraya geçeriz. Direksiyon başında oluruz ama aklımız geçmiştedir. Camdan dışarı bakarız; yağmur damlaları akar gider, bizse içimizde birikenleri silemeyiz.
Bazen bir şarkı çalar radyoda… Hele ki bir hicaz makamıysa insanın yüreğine dokunur. O makam ki ayrılığı, hasreti, kırgınlığı taşır içinde. İşte Selahattin Süzer’in "Bir Yol Hikâyesi" şiiri tam da böyle bir anın şiiri. Islak yolların, sonbaharın, sigara dumanının, vapur bekleyen insanların arasından geçen bir iç yolculuk.
Bu şiir bir seyahat anlatmıyor, özlemin direksiyon başındaki hâlini anlatıyor. Bu şiir, yağmurun cama değil, kalbe yağdığı anı anlatıyor.
BİR YOL HİKÂYESİ
Yollar ıslak, dışarda hafif bir yağmur yağıyor,
Arabanın radyosunda hicaz bir şarkı var.
Yeni bir şarkı...
Ruhum şarkının peşinde, Hicranını içimde sakladığım.
"Rüzgâr suskun şimdi, eylül ağlıyor.
Bahar belki ama sonbahar derdin
Rüzgâr suskun şimdi, eylül ağlıyor
Ölsem de mutlaka dönerim derdin
Rüzgâr suskun şimdi, eylül ağlıyor...”
Anlaşılan şair sevgiliye kırgın, Yine de yolunda bir mum yakmayı ihmal etmiyor.
Hüzünlü eylül geride kaldı. Kasımlı günler...
Soğuk rüzgârlar eser,
Ömrüm:
Dökülecek yaprağı kalmamış. Yine sakin, yine huzurlu, ağaçlı bir yer...
Ölüm çekilmiş bir silah.
Unutmam mümkün mü seni, Geçse de günler, mevsimler. Geçtiğim bütün yollar,
Her şey bana seni hatırlatıyor.
Şirin bir kasabadan geçiyorum. Kırmızı kiremitli evin bacası tütüyor.
Bir kız çocuğu elinde bakraç, avluda koşuyor.
Ardında küçük beyaz bir köpek, Ona eşlik ediyor.
Yol boyunca ete kemiğe bürünmüş, masalsı evler.
Aslında yolum uzun olmasa
Çıkıp ıslanmak istiyorum biraz yağmurda...
Hani derim ya sana; “
Ben seni yağmur tanelerinin tenine ilk değdiği gibi seviyorum” diye...
Seni çok özledim
Ve yollardayım.
Işıl ışıl şirin bir kasaba,
İskele önü tenha.
Sular içinde yalpalayan Yolcularını bekleyen bir vapur Tepesinde, ıslanmış martılar.
Şemsiyesi uçacak gibi
Zor zapt ediyor, yaşlı bir kadın... Dışarıda insanı ısıran, hatırı sayılır bir rüzgâr var.
Telaşlı yolcular,
İnsanın içini titretiyor.
Rüzgâra dayamış sırtını,
Naylon çekmiş bir simitçi tezgâhının üzerine.
Birçok ayrılıklar gördüm,
Hüzünlü vedalar,
Akıtılan gözyaşları
Ardından, yakılan sigaralar.
Bir sigara yakıyorum alelacele...
Sahi, sigarayı bırakayım diyorum da bu aralar,
Davetsiz misafir gibi gelip yüreğime oturuyorsun...
Ayrılıklar, depreşir bilirsin bu mevsimde.
Kırık bir gülümsemen yüreğimde Gülümsemen
Yok mu o, sıcacık gülümsemen... İğneyle asılı durur hâlâ yüreğimin üstünde.
Yollar ıslak, dışarıda hafif bir yağmur var.
Arabanın radyosunda hicaz bir şarkı var.
ŞİİR TAHLİLİ:
Şair şiirdeki ortamın atmosferini daha ilk cümlede kurmıştur.
"Yollar ıslak, dışarda hafif bir yağmur yağıyor."
Islak yol, geçmişin izlerini silmeyen bir hafızadır. Yağmur burada arınma değil; hatırlayışın sembolüdür. Hafif yağıyor olması, acının bağırmadığını; içte sessizce sürdüğünü gösterir.
"Arabanın radyosunda hicaz bir şarkı var."
Hicaz makamı, Türk müziğinde ayrılık ve hicran makamıdır. Şair bilinçli olarak bu makamı seçer; çünkü şiirin ruh hâli tam olarak ayrılık ve ayrılığın getirdiği hicrandır.
"Rüzgâr suskun şimdi, eylül ağlıyor…"
Burada iki güçlü metafor var:
Rüzgârın suskunluğu; hayatın donuklaşması, hareketin yavaşlaması demektir.
Eylülün ağlaması; ayrılığın mevsimi eylül, Türk edebiyatında çoğu zaman vedaların ayıdır. Burada da sevdanın takvim yaprağıdır.
"Kasımlı günler… "
"Ömrüm:
Dökülecek yaprağı kalmamış."
Bu çok çarpıcı bir dizedir. İnsan ömrü, yapraklarını dökmüş bir ağaca benzetilir. Artık kayıp yaşanmış, geriye bekleyiş kalmıştır. Bu, tükenmişlik değil; kabulleniş yorgunluğudur.
"Kırmızı kiremitli evin bacası tütüyor."
Tüten baca orada mutluluğun huzurun hâlâ devam ettiğini simgeler.
Yine umut ve yaşam simgeleyen bir diğer dize ise;
"Bir kız çocuğu, elinde bakraç…"
Burada da sıcak, canlı ve umut dolu bir yaşamı anlatıyor. Hayat devam etmektedir. Şiirdeki Çocuk ve beyaz köpek masumiyeti temsil eder. Ancak burada şair kendini bu tablonun dışında tutmaktadır. O yalnızca oradan geçer. Bu da şiirde güçlü bir karşıtlık kuraken şunu anlatmaya çalışır;
Dış dünya canlıdır, iç dünya hüzünlü.
"Yolcularını bekleyen bir vapur…"
Vapur burada geçişin sembolü olur, hayatın bir kıyısından diğerine geçişi temsil eder.
Martılar özgürlüğü temsil eder fakat vapurun beklemesi, Şairin de bir geçiş arayışında olduğunu düşündürür.
"Bir sigara yakıyorum alelacele…"
Bu dizede sigara, iç sıkıntısının klasik sembolüdür. Asıl vurucu olan şu dizedir:
"Davetsiz misafir gibi gelip yüreğime oturuyorsun…"
Özlem bu dizede kişileştirilir. Sevgili, gelmesini istemediğimiz ama kovamadığımız bir misafir gibidir. Yüreğe oturur, ağırlık ve nefes darlığı verir
Şiideki en güçlü imge:
"Gülümsemen…
İğne ile asılı durur hâlâ yüreğimin üstünde."
Bu son derece zarif ve acı bir metafordur. İğneyle asılı bir şey düşmeye mahkûmdur ama henüz düşmemiştir.
Bu da hatıranın hâlâ canlı ama kırılgan olduğunu gösterir.
Sevda bitmiş olabilir ama gülümseme hâlâ vardır..
Şiir başladığı cümleyle bitmiştir.
"Yollar ıslak, dışarıda hafif bir yağmur var. Arabanın radyosunda hicaz bir şarkı var."
Bu döngüsel yapı, özlemin bitmediğini gösterir. Yol devam etmektedir. Şarkı susmamıştır. Yağmur dinmemiştir.
Bu şiir bize şunu anlatır:
Bazı yolculuklar varacağımız yere değil, içimizdeki eksikliğe gider.
Selahattin Süzer Şairimizi kutluyor, başarılarının devamını diliyorum
***



















