YARIM KALAN DOKUNUŞLAR
Nemli, ağır hava her şeyi pelteleştirmişti; sanki saatler, ismi olmayan sakin bir razı oluşa kuruluyordu. Pencere açıktı. Perde, sıcağın altında neredeyse hareketsizdi. Dışarıda fazla aydınlık bir gökyüzü altında kireç badanalı bir avlu. Kavakların beyaz pamukları bu kör edici ışığın içinde ağır ağır süzülüyor; kimi taşların üzerine, kimi kuru otların arasına düşüyordu.
Tel kapının demirlerine takılıp kalan birkaç pamuk, ince beyaz lekeler hâlinde havada asılıydı. Güneş duvarları öylesine keskinleştirmişti ki avlunun her köşesi çıplak ve dokunulabilir görünüyordu. Yere düşüp güneşte çatlayan incirlerin kokusu toprak ve kuru ot kokusuna karışmıştı.
Mutfaktan gelen reçel tenceresinin son fokurtusu da kesilince evin içindeki bütün sesler birden çekildi. Ocağın altı çoktan sönmüş olmalıydı. Dibinde kalan birkaç damla vişne, sıcağın içinde son kez kabarmış; ardından mutfak da avlu kadar susmuştu.
Sessizliğin içinde, evin artık bize ait olmaktan çıktığını ilk kez o anda hissettim. Eşyalar toplanmıştı. İçerideki sesler de dinince geriye yalnızca ikimiz kaldık.
Pencerenin önündeydi. Beklenen akşam treninin gelmesine daha iki saat vardı ama ikimiz de zamanın daraldığını biliyorduk; üzerimizde adı konmamış bir telaşın acemi hâlleri vardı. Saçlarını ensesinde toplamıştı. Boynunun iki yanında ince ter izleri vardı. Güneş omuzlarına kadar vuruyor, teninde ince bir parlaklık bırakıyordu. Sıcaktan yakınmak yerine sadece gülümsüyordu. Gülüşünün bir kenarında, küçüklüğünden kalma o belli belirsiz çizgi vardı; gözüm nedense hep oraya takılıyordu.
Gitmeden önce odasına birkaç kez girip çıktı. Valizin fermuarını açtı, kapattı. İçine koyduğu bir gömleği yeniden çıkarıp sandalyenin üzerine bıraktı. Sonra aynanın karşısında saçlarını düzeltti. Bütün bunları acele etmeden yapıyordu; sanki tren gecikecek, istasyon biraz daha uzakta, ayrılık da bugünün işi değilmiş gibi.
Ben kapının kenarında duruyordum. Bir ara bana dönüp:
— Ne bakıyorsun?
— Hiç.
Gülümsedi. Bunu söylediğimde ne demek istediğimi bilirdi. Ben de onun “hiç” derken aslında neyi sakladığını bilirdim. Aramızda böyle küçük anlaşmalar vardı; başkalarının önemsiz bulacağı bizimse açıklamaya ihtiyaç duymadığımız şeyler.
Bir süre sonra duvardaki saate baktı. Ardından pencerenin dışındaki gökyüzüne.
"Daha var.” dedi.
Başını hafifçe yana eğmişti. Onu tanıdığım yıllar boyunca ne zaman bir şeyi olduğundan daha kolay göstermeye çalışsa böyle yapardı. Gitmek istemediğini söylemezdi. Üzüldüğünü de. Sadece başını biraz yana eğer sonra başka bir şeyden söz ederdi.
O gün de öyle yaptı.
Bir süre sonra mutfağa geçtik. Masanın üzerinde iki bardak su vardı. Biri yarım kalmıştı. Diğerini aldı, birkaç yudum içip bana uzattı. Bardağı elimden almadan önce parmaklarımız birbirine değdi. İkimiz de geri çekilmedik.
Sonra yeniden pencerenin önüne geldik.
Ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum. Zaten kasabadan giden birine ne söylenirdi ki? Aklımda kalan aramızdaki birkaç karışlık mesafe. Bazen birbirimize bakıyor, sonra yeniden avluya dönüyorduk. Söylenecek çok şey vardı sanki fakat ikimiz de söylemenin bir şeyi değiştirmeyeceğini biliyorduk.
Elini pencerenin sıcak camına koydu. Avucunu birkaç saniye camda tuttu, sonra çekip bana uzattı. Elinin içi sıcaktı. Elini tuttum.
O kadar.
Dışarıdan gelen hafif bir esintiyle kavaklardan kopan beyaz pamuklardan biri saçlarının arasına takıldı.
Elimi kaldırdım. Almak için uzandığımda parmaklarım saçlarına değmeden durdu.
Bunu fark etti. Önce elime sonra yüzüme baktı, gülümsemesi bu kez daha küçüktü.
Elim havada kaldı.
Ne o başını bana doğru eğdi ne ben elimi geri çektim. Aramızdaki birkaç santimlik mesafe, o öğleden sonranın en uzun anına dönüştü. Sanki ikimiz de o mesafenin ne anlama geldiğini biliyor, yine de adını koymuyorduk.
Sonra elimi indirdim. Saçındaki beyaz pamuk yerinde kaldı.
O da yeniden avluya baktı.
Yıllar sonra aklımda kalan onun yüzünden çok, o küçük ayrıntılar oldu: sıcak camdan çekilen eli, saçlarına takılan beyaz pamuk ve elimle saçları arasındaki o geçilemeyen mesafe. Hiç konuşulmamış, dile gelmeye kalksa bile bir yere varmayacak saklı bir dil.
Kavak pamuğunu avucumda tutarken, yıllardır unuttuğumu sandığım o öğleden sonranın bütünüyle silinmediğini fark ettim.
Akşamüstü çoktan avluya inmişti; duvarların beyazlığı sarıya çalıyor, taşların gün boyu tuttuğu sıcaklık yavaş yavaş çözülüyordu. Uzaktan kapanan bir pencerenin sesi avluya kadar ulaştı, hemen ardından karşı evin lambası yandı; gözüm bir an oraya takıldı. O sırada akşamın yalnızca avluya değil, bizim aramıza da indiğini fark ettim.
Camın önüne yeniden yaklaştım. Dışarı baktığımda avlu artık öğle vaktindeki gibi değildi. Kavakların gölgeleri uzamış, tel kapı karanlığın içinde silikleşmişti. Gün boyunca gözümün önünde duran beyaz pamuklardan geriye birkaç küçük parça kalmıştı.
Elimdeki pamuğa baktım. O kadar hafifti ki parmaklarımı açsam hemen uçup gidecekti.
Gece çökerken pencereyi kapattım. Camın ardından avluya son kez baktım. Gündüzün sert ışığı çekilmiş, duvarlar karanlığın içinde birbirinden ayırt edilmez olmuştu.
Elimi camın üzerine koydum.
Gün boyu güneş altında kalmış cam, hâlâ ılıktı. Avucumun içiyle camın arasındaki o ince yüzeyde, öğleden kalma bir şeyin durduğunu hissettim. Ne olduğunu söylemek mümkün değildi. Bir yüz değildi artık, bir ses de değil. Yalnızca dokunulamamış bir anın, yıllar sonra bile soğumayan sıcaklığıydı.
Elimi bir süre daha camda tuttum. Sonra çektim. Sıcaktı.
***


















