Advert

Aşevi / Orhan Sarı

Orhan Sarı -AŞEVİ

DENEME - 16-09-2026 13:27 92 kez okundu.

Aşevi / Orhan Sarı
Advert

AŞEVİ

Toplumu derin sarsan savaş, kıtlık, deprem gibi olaylar vardır. 
Balkan Yenilgisi, Sarıkamış Harekâtı (I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı 3. Ordusu'nun Kars ve civarını Ruslardan geri almak amacıyla 22 Aralık 1914 - 5 Ocak 1915 tarihleri arasında Allahu Ekber Dağları'nda gerçekleştirdiği ve büyük bir trajediyle sonuçlanan askerî bir taarruzdur.), Çanakkale Savaşı, Kurtuluş Savaşı,  1509 Küçük Kıyamet (Marmara Denizinde  7.2 - 8.0 büyüklüğündeki depremde binlerce can ve mal kaybı), 1939 Erzincan Depremi ( 7.9 büyüklüğünde, 33 bin insan kaybı), 1999 Gölcük Depremi (7.6 büyüklüğünde, 17 binin üzerinde insan kaybı), 2023 Kahramanmaraş Depremi (7.8 büyüklüğünde, 53 binden fazla insan kaybı), 1660 Büyük İstanbul Yangını (şehrin üçte ikisi kül oldu), 1922 İzmir Yangını (Büyük Taarruz sonrası günlerce süren kenti harabeye çeviren yangın) gibi… 
     
Bu tür olaylar durgun suda bir cisim atarak içre içre büyüyen dalgalara benzer.  Merkezden uzaklaştıkça etkisizleşen ama durmadan büyüyen haleler karakterindedir. O yüzden travması yalnızca olayı yaşayanlarla sınırlı kalmaz. Var olan kuşağı kavurmakla kalmaz kendinden sonraki nesilleri de etkisi altına alır. Türev sorunlar nesilden nesile akar. Kazanılmış zenginlikler bir anda yitirilmiştir. Toprak sahiplenilemez ve işlenemez üretim ilişkisine hızla dönüşür. Hayvancılık çöker. Yoksulluk gittikçe ağırlaşır. İnsanların karar verme yetileri zayıflar. Üretimden düşerler. Fizyolojik ihtiyaçlarını karşılamakta yetersizleşirler.  Özbakımları aksar. Saç sakal birbirine karışır. Yeterince temiz giysiye erişmek öncelik olmaz. Bu toplumsal tragedyanın en belirgin görünümü, köylerden şehirlere yayılan düşkünler ve dilencilerdir. Ben Kurtuluş Savaşı’nı ve İkinci Dünya Savaşı’nı tabii ki yaşamadım. Ama bu kırılmaların sosyolojik yansımalarını kasabamda yaşadım. Hatta ailemde…  Her şey kıtlık varmış gibi dizayn edilir, elektrik ve su tüketimi son derece dikkatlidir. Ekmek, yiyecek kutsanır. Atık olmasına izin verilmez. Kalan yemekler yoksul evlerde kalbur, elek altında; zengin evlerde telli dolaplarda saklanırdı. Ertesi gün tüketilmeden o günün taze yemeğine geçilmezdi. Çay, şeker, yağ, ispirto, gazyağı, un, tuz, soğan, patates, bez stratejik malzemeler kabul edilir. Tüketiminin bir tık üstü evde muhafaza edilir. Bir kırma tüfek ve yeteri fişek evde hazır tutulur. Çocuk aklımla nedenini sorguladığımda Yunan işgalinden dağlara çeteye sığınılan hikâyeler anlatılırdı. Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’nın arkada kalan dul ve yetimlerine hassas davranılırdı. Yaşım ilerledikçe çocukluk yıllarımda anlamlandıramadığım bir çok parçayı birbirine manidar eklemeyi başardım. 

Kasabanın iki tane aşevi vardı. İlki Akhisar Paşa Camisi (Sarı Ahmet Paşa Camisi) Külliyesi’nde bulunan aşevi. Diğeri İş Bankası’ndan Kız Meslek Lisesi’ne giden yol üzerindeki Ahmet Zago Aşevi… 
Evimiz Sarı Ahmet Paşa Aşevi yakınında,  dükkânımız Ahmet Zago Aşevi’nin dibindeydi. O yüzden çocuk gözlemimle güzel hatıralar biriktirdim. 

Alaylı, kontrolsüz bir mahalle çocukluğu idi bizimkisi. Çok zevk alırdık. Eve girmekteki isteksizliğim bundandır. Bir de annemin dayattığı, ablalarımın gözetiminde sokak kirinden arınmak için yaptırılan temizlenme süreci… Horasan harcıyla tutturulmuş yüksek eşikli kalın duvarlı ve yığma taş bina... Yüksek tavanlı,  kalın kerestelerden omurgasına tutturulmuş ahşap çatı…  Kaba, kalın, boyasız kütük ağaçlardan çakılmış ormancı masaları. Karşılıklı ağaç sedir oturakları var.  Bir masa altı kişilik. bu tarzda altıdan çok masa hatırlıyorum. İçerisi ışıksız ve kasvetli çünkü pencere yok. Kırmızı boyasız ama cilalı toprak kap, kötü ustalıktan dolayı yeterince inceltilmemiş tahta kaşık. Çünkü ağzıma sokmakta hep zorluk yaşadım. Zenci iri yarı, sessiz bir adam, Arap bir kadın; hiç konuşmadan sert hareketlerle kazanın yanına aldıkları toprak kaplara bir kaşık kavurma, bir büyük kepçe tarhana çorbası ile bir somun ekmeği masalara bırakırlardı. Hırpani görüntülü insanlar döke saça yerlerdi. Bu Ortadoğu esmerliği nerden geldi diye araştırdım. Bunun iki kaynağı var. İlki Hacca gidenlerin para verip azad ettikleri kölelerin minnet duygusu ile sahiplerinin ardına düşüp Anadolu'ya gelmeleri. Bunlar yerleşkenin Arap Hatçe teyzeleri… Korunur ve gözetilir imtiyazları vardı. Bir yandan güzel duygularla azat edilen köleler diğer yandan bu zihniyeti ticarileştiren yapı yıllarca birbirini beslediler.  İkincisi Avustralya yününden elde edilen İngiliz kumaşı piyasasına rakip olsun diye Nil vadisinde yetiştirilen pamuk. Yörüklerin iradelerinin rağmına Akdeniz ovalarına (Çukurova)  dağdan indirilip pamuk üretimine  zorlanması… 
Dadaloğlu isyanları budur. Yayla yörükleri padişah fermanına rağmen ovalarda sıcaklık ve sivrisinekle karşılaşınca ve zaman ayarlı çalışma disiplinine uyum sağlıyamamışlardır. Dönemin Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa’ya Dalaman’daki uçsuz bucaksız tarım arazileri Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın mülkiyetinden veraset yoluyla geçince pamuk üretimi için Mısır ve Sudan’dan deniz yoluyla çok sayıda siyahi işçi getirmiştir. Bugün Dalaman’da yerel yönetimi de elinde tutan esmer niceliğin kaynağı budur. Bunun bizim aşevi çalışanlarla bir rabıtası var mı tam bilemiyorum.

Çocukların beslenmeleri ayak üstü, evden verilen iaşelere dayanır. Islanmış ekmek dilimine toz şeker serpme, salça sürülmüş bir dilim ekmek vs… Çocuk aklımızla cenaze evden çıkınca çocuklara taze pazar ekmeği, çövenli dövmeli pazar helvası dilimi  çdağıtılırdı. Hâlâ o tadı severim. Bu beslenme, verimli bir sokak gününü de ifade eder. Ama asıl verimli gün, arasıra aşevinin sert mizaçlı zenci görevlilerini bir punduna getirip aşevinde kavurmalı tarhana çorbası içmekti. Bu başarılırsa kendimizi Kartaca’yı fethetmiş muzaffer Romalı lejyon kahraman gibi hissederdik. Başka bir yemek çeşidine hiç şahit olmadım. Günde bir öğün o da öğlen verilirdi. Halkın pürmelali nedeniyle rağbet görürdü. 
    
Kentin bir çok yüzü var. Modernite, canlı çarşı, bereketli tarım, anıtsal mimari, kent meydanları, geçmişe dönük doku vs… Bütün bunlar makbul ama yetmez. Her birimizin kente kattığımız renkler, desenler, motifler… Hemşehri dediğimiz bir kilimi birlikte dokuruz. Ortak yaşanan sevinçler, hüzünler, paylaşımlar bizi birbirimize düğümler. Kilimi veya halıyı değerli kılan; birim alana düşen düğüm sayısı, atkı ve çözgülerin has yünü, renk seçimleri, içsel duyguların ifadesi nakışlar, motifler… Hiç kimseyi dışarıda bırakmak lüksümüz yok. Her birimiz, birbirimizin tamamlayıcı eklektik parçasıyız. Bu eklektik yapılar birbirini tamamlayarak bütünleşir, formal kentler ve informal iklimli, iletişimli şehirlere dönüşür. Sadaka kaseli dilenci, örsün üstünde su vererek demiri tava getirip çeliğe dönüştürmek için döven kan ter içindeki demirci ustası, sabahın çok erkenci saatlerinde yanık un rayihasını dar, kasvetli sokaklara yayan fırıncı, kaldırıma konulmuş zahire çuvalından dükkan sahibinden izinsiz günlük mutat beslenmesini yapan güvercin; birbirini müzeyyen kılan kasabanın sakinleriyiz. İyi ki varlar. Yoksa hep bir eksik olacaktık. İş bölümünün de bize dayattığı kentin yazılı olmayan istişaresi sonuçu ortaya çıkan şiar şudur: Biz birlikte güzeliz!

***


Editör: Deniz İmre

Advert
Neler Söylendi?
DİĞER HABERLER
Her Şeyi Bir Kenara Bırakın / Sebahat Sarıca

Her Şeyi Bir Kenara Bırakın / Sebahat Sarıca

13-09-2026 - DENEME

İzmir’in Dağlarında Çiçekler Açar / Gevher Demirkaya Aktaş

İzmir’in Dağlarında Çiçekler Açar / Gevher Demirkaya Aktaş

11-09-2026 - DENEME