Uzun zamandır görüşemediğimiz bir ağabeyimle buluşup kahve içtik. Son görüşmemizde ayakta duracak hâli yoktu. Morali sıfırdı. Çok zayıflamıştı. O zaman anlattıklarını not almıştım.
“Çok mutsuzum, eve her gün umutla geliyorum ama olmuyor. Eşim, birkaç dakika içerisinde beni dünyanın en mutsuz insanı yapmayı başarıyor. Biliyorsun, yıllardır çalıştım ve başardım. Ödüller aldım, beni yüzlerce insan kutladı ama tek kutlamayan eşimdi. Çok emek verdim her şey düzelsin diye. Ama mutsuz bir insan sadece kendisini değil çevresini de etkiliyor.
Kızım ve oğlum da çok mutsuz. Mutluluk daha çok aileden öğreniliyormuş. Bunu bilmiyordum daha önce. Bir yarışma yapılsa eşimin ailesi, dünyanın en mutsuz ve en huzursuz ailesi seçilir. Cengiz, biz ailece mutsuzuz. Bir insan mutsuz olunca paranın ne önemi var! Gücün, enerjin, moralin sıfıra iniyor. Kaç hastalığım var, bilmiyorum.” demişti.
Bir insan bu kadar kısa sürede, bu kadar mı değişir?
“Anlat ağabey, neler oldu?” diye sordum.
Eşim, servetimin neredeyse tamamının karşılığında boşanmayı kabul etti. Villayı da ona bıraktım. Şirketimi de çocuklara ve kendisine devrettim. Kalan paramla Ege’de sahile yakın bir köy evi, bir de küçük tekne satın aldım. Kasabaya da çok yakın. Kasabanın tek kitapçısında bir kadınla tanıştım ve kısa sürede âşık olduk birbirimize. O da eşinden ayrılmış. İstanbul’dan gelip buraya yerleşmiş. İkinci bahar mı dersin artık? Evlendik.
Bahçemizi ekip biçiyoruz. Çardak altında kahvaltımızı ediyoruz. Denizde derede yüzüyoruz. Ara sıra arkadaşlarla balığa çıkıyoruz. Her akşam bir o, bir ben sesli kitap okuyoruz. Güzel bir hayat kurduk.
Bir gün çarşıya çıkmıştım. Eşime de bir hediye almak istedim. Vitrinde gördüğüm yeşil bir elbise çok hoşuma gitti. Hemen aldım. Daha bahçeden girer girmez koşarak geldi yanıma. Boynuma öyle bir sarıldı ki… O an yaşadığımı hissettim. Birdenbire çiçekler daha bir güzel göründü gözüme. Bana “Gözüm yollarda kaldı, evine hoş geldin aşkım, ışığımsın, canımsın!” dedi ve beni öptü. Aldığım hediyeyi özenle açtı, sevincini de havalara zıplayarak gösterdi. “Kalbimi okumuşsun, bu rengi çok severim.” dedi.
İçeri girdi ve giyinip geldi. O an onu bir kraliçe, kendimi de bir kral gibi gördüm. Çok yakışmıştı. Zaten bu kadar güzel gülen bir kadına ne yakışmaz ki? Ayrıldığım eşim geldi aklıma, ne zaman bir hediye alsam şu iki sorudan birini sorardı: “Başka bir şey bulamadın mı? Bula bula bunu mu buldun, zevksiz?”
Gün batımında, söğüt altında çayımızı içerken birdenbire ağlamaya başladım. Eşim boynuma sarıldı. “Sen bana aidiyet duygumu yeniden kazandırdın. İyi bir insansın.” dedi. İkimiz de ilk aşkımızı yaşıyorduk.
Aslında mutluluk bu kadar kolay mıymış? On odalı villayı hiçbir gün evim olarak göremedim; eğreti, yalan ve yapay bir yaşam… Zorlamalı birliktelik… Dışarıdan bakıldığında imrenilen ama içerisi cehennem ateşi… Şimdi bir köy evini yuvam olarak görüyordum. Ev meğer sevdiğinin kalbiymiş. Bazen teknede kalıyoruz, orası da evimiz. Yanımda aşkım varsa her yer evim.
Bak Cengiz, eğer hayatında “Gözüm yollarda kaldı, evine hoş geldin!” diyen biri varsa çok şanslısın demektir. Yoksa geçmiş olsun kardeşim! Bütün mesele buymuş meğer. Biz ne sevmeyi ne sevilmeyi çok da öğrenememişiz. Sıradanlığı doğal, canlı kalmayı yeterli görmüşüz.
Hayat böyle işte, bir kitap almak için bir kitapçıya gidersin ve hayatın değişir.
Evine hoş geldin!
***
