SAİM
Derin denizleri andıran manâlı bakışları kapıya odaklandı. Uzun süre öylece kaldı. Buğulu gözleri ne kadar da bulutluydu. Yağmurları kapıya dayanmıştı anlaşılan. Ha yağdı ha yağacak.
Saim, yine çok erken açmıştı dükkânını. Evden ayrılırken her zamanki gibi hayal kırıklığıyla çıkmıştı. Eşinin annesiyle olan anlaşmazlığı, içini eritiyor, nefes almasını zorlaştırıyordu.
Saim henüz askerdeyken, Hınzırların kızı Ümran'la nişanlanmıştı. Annesiyle babası gidip görmüş, beğenmiş ve istemişlerdi. Saim askerden gelince de hiç görmediği nişanlısıyla evlendirilmişti. Ak pak güzelce bir kızdı Ümran. Selvi boyuna zarif ve narin bedeni eşlik ediyor, kar gibi bedeni güzelliğine güzellik katıyordu. Göz alıcı pürüzsüz bir cildi vardı. İtiraz etmemişti Saim.
Herkesin kaderi böyleydi sonuçta. Anne baba beğenir, oğul alırdı beğenilen kızı. Elbette dillere destan sevdalar vardı ancak kavuşabilen nadirdi. Eşi de hakikaten güzel kızdı doğrusu. O da annesi gibi nişanlısının güzelliğine kapılmıştı.
Saim, Ali ile Ayşe'nin tek çocuğuydu. El bebek gül bebek yetişmişti. Ana babası üzerine titrerdi. Sessiz, sakin, uysal bir ailesi vardı. Öyle zengin falan değillerdi ama özü sözü bir, köyde hatırı sayılan, sevilen, dürüst ve orta halli bir aileydi.
Oysa Ümran'ın ailesi, onların tam aksine lakabı gibi hınzır mı hınzır, geçimsiz, "Hınzırlar" denilince herkesin dudak büküp kaçtığı kişilerdi. Herkesle kavga ederler, girdikleri her ortamda tatsızlık çıkarıp şirretlik yapar, girip çıktıkları her yerde kötü izler bırakırlardı. Yani kimse muhatap olmak istemezdi onlarla. Almancı oldukları için biraz varidat da vardı tabii. Gurur, kibir, enaniyet doruk noktasındaydı. Pire için yorganı yakacak cinsten insanlardı.
Ayşe kadın bunları bilmesine rağmen kendince, "Ümran, sessiz sakin, uyumlu bir kız. Anası babası bizi ilgilendirmez. Kız iyi olsun da o bize yeter" mantığıyla hareket etmişti.
İlk günler her şey çok güzel başladı. Akıllı kızdı Ümran. Herkes gibi o da kayınvalidesinin yanına girmişti. İki odası, bir de hanesi (mutfak görevi gören küçük oda) vardı gelin geldiği evin. Ara sokaktan al kapı dediğimiz büyük tahta kapıdan girilince, yine tahta merdivenden köşe (önü açık tahtadan balkon) çıkılır ve tam karşıda iki oda vardır. İşte o odaların birinde Ayşe kadınla Ali Efendi, diğerinde Saim ve Ümran kalıyordu.
Çok sürmedi bu güzel günler. Ümran sürekli eşine Ayşe kadını şikâyet etmeye, konuşmasıyla alay etmeye başladı. Ayşe kadın, çok hızlı konuştuğu için bazı harfleri yutuyor ve dediğini anlamak için dikkat gerekiyordu. Ancak Ümran bu durumu alay konusu etti. Beğenmiyordu kayınvalidesi ve kayınpederini; yaşlılardı ama her işlerini görüyorlardı. Yeni gelin diye hiç iş buyurmadılar Ümran'a. Hayvanlara bakar, eve çıkınca kahvaltıyı ya da yemeği hazırlar, yiyip içildikten sonra bulaşık kaşık yıkar, ortalığı süpürürdü yaşlı kadın. Ümran'sa buna karşılık kahvaltısını yapınca odasına girip kapıyı kapatırdı; akşam yemeği hazır olunca Ayşe kadın kapıyı çalıp sofraya çağırınca çıkardı.
Köş denilen balkonun önü açık ve su da soğuk olduğu için yaşlı kadın hastalandı bir gün. Yemek yapamadı. Hayvanlara bakamadı. İlk kez gelininin yardımını istedi. İstemez olaydı. Açtı ağzını yumdu gözünü Ümran. Bıktığı hayatını anlattı onlara bir bir. Tek göz odada tıkılı kaldığını, yaşlı bakmak zorunda olmadığını, bir gebermediklerini, onlardan kurtulamadığını söyledi. Âdeta nefretini kustu. Mutfaktan ekmek arası bir şeyler alıp kapadı kapısını. Ayşe kadın, "Kendim ettim, kendim buldum. Armut dibine düşermiş. Çöğür dikenden gül çıkacak değil ya!" deyip bağrına taş bastı. Oğluna hiçbir şey demedi. Sineye çekti ama Ümran durmadı. Allah'ın her günü anne babasını, Saim'e şikâyet etti.
Saim delirmek üzereydi. İki çocuk babası olmuş ancak karısının şikâyeti bitmemişti. En sonunda eve bitişik ama girişi ters istikamette olan bir oda, banyo, tuvalet ve çeşme yanaştırdı baba ocağına. Bu sayede gelin, kayınvalidesinden bağımsız olacaktı. Ev yapacak ne maddi gücü ne de arsası vardı. O da çözümü böyle bulmuştu. Her ne kadar mutfak bir olsa da sonuçta sırt sırta vermişlerdi. Görmüyorlardı birbirlerini. Gelin mutfaktayken kaynana, kaynana mutfaktayken gelin girmedi yemek yapmaya. Hayvanlar aynı avlu içindeydi. Fakat herkes kendi koyununa baktı. Ağıla önce biri, sonra diğeri girdi. Bitmedi kin ve nefreti Ümran'ın.
Ayşe kadın, gelinine misafir gelir de kayınvalidesini sorarsa gelen misafire karşı dil ucuyla da olsa çağırırsa geçerdi Ümran'ın tarafına. "Kol kırılır yen içinde kalır" diye. Ele güne karşı ar etti yaşlı kadın.
Üçüncü çocuğu olan oğlu Ali'nin doğumu, biraz buzları eritir gibi oldu fakat o da çok kısa sürdü. Ümran lohusalığı bitip çocuklara bakabilecek hâle gelince yine aynı tavır ve düşmanlık geri geldi. Kendi kendine gelin güvey oldu, pireyi deve yaptı.
Üç dört yıl sonra bir gün Saim'in babası hastalandı. Bir kez girip kayınbabasına hatır sormadı Ümran. Saim de gizli gizli gitti babacığının yanına. Kahretti adamcağız belli ki. Uzun bir zaman yattı yaşlı adam. Ümran, bir bardak su vermedi inadından. Sonra da yaşlı adam toparlayamadı, vefat etti. Ayşe kadın yapayalnız kaldı. Başka da çocuğu yoktu ki! Tek evladıydı Saim.
Elbet cenaze işlerini o hâlledecekti. Lakin Ümran, cenaze masraflarını kocasının üstlenmesini istemedi. Ayşe kadın her ne kadar oğlundan bir şey almadığını, parayı kendisinin verdiğini söylese de kabul etmedi Ümran. Tabiri caizse kıyamet koptu evde. Gelin kaynana ayrı ayrı kabul etti taziyeye gelenleri. Nezaketen, ele güne iyi görünmek adına gitti geldi diğer tarafa.
Ayşe kadın onu ne kadar koruduysa gelene gidene karşı; o, o kadar ters anlattı kayınvalidesini. Neymiş, kayınbabası kayınvalidesinin yüzünden ölmüş. O kadın yemiş adamcağızın başını. Bile isteye zulmetmiş kocasına. O ne yerebakan yürek yakanmış. Daha neler neler...
Güzellik tasa katılıp suyu içilmiyormuş meğer. Huy güzelliği olmayınca yüz güzelliği siliniveriyor insanın gözünde. Saim de ancak o günlerde gördü karısının gerçek yüzünü. Çok karıştığını zannettiği için bazen kızıyordu annesine. Lakin hakikat tamamen farklıydı. Yazık ki karısı lakabını yabana atmamıştı hiç.
Saim git gide içine kapandı. O canlı, sıcak kanlı, herkesin yardımına koşan Saim yoktu artık. Neşesinden eser kalmadı.
Uyku düzeni bozuldu. Geceler gönlüne yük oldu. Ruhundaki karışıklığı gizleyemedi karanlıklar. Kimselere de anlatamadı derdini. Arkadaşlarından iyice uzaklaştı. Sanki kendisine zarar vereceklermiş gibi geliyordu Saim'e ve koptu onlardan.
Saim'in dünyası başına yıkıldı. Artık dükkânında alışveriş sırasında hesapları yanlış yapar oldu. O kadar mülayim olan adam, müşterilerini azarlamaya başladı. Hesap yaparken zorluk çekiyor, odaklanamıyordu. Gelgitler içine sıkışmıştı. Saim şimdi sahile vuran balık gibiydi.
Arkadaş canlısı olan Saim, artık onları da dinlemez olmuştu. İyice dağıttı kendini. Ya hiç konuşmuyor ya da manasız cümleler kuruyordu. Konuşurken konudan konuya atlayıp anlamsız sözler söylemeye başladı. Hiç kavga etmeyen insan olmasına rağmen, artık bir kaşık suda fırtına koparıyordu. Mantık devre dışı kalmıştı Saim'de. Kahkahalar atan, gezmeyi, eğlenmeyi seven, şakalaşan, yerinde duramayan Saim gitti; yerine enerjisi iyice düşük, hayattan zevk almayan, yaşıyor mu yaşamıyor mu belli olmayan bir Saim geldi. Yüzünde güller açan adam, şimdi duygularını gizler olmuştu.
Son zamanlarda kendi kendine konuşuyor, düşünceleri ses olup kulağına geliyordu Saim'in. Ne düşündüğü belli olmuyor, boş boş bakıyordu. Çok titiz olmasına rağmen artık temizliğine de dikkat etmez olmuştu. Tıraş olmuyor, saçını taramıyor, konuşmuyor, sorulara cevap vermiyordu. Sevilen biriydi Saim. Onun için komşu esnaflar üzülüyor ama ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Saim'i doktora götürmek istediler. O kabul etmedi, direndi.
Saim artık evde durmak istemediği için sabahın daha erken saatlerinde dükkânını açar oldu. Hiçbir şey yapmak istemedi. Kasaya oturdu. Son zamanlarda dalıp dalıp gidiyordu. Yine iyice dalmış olmalı ki Mustafa Bey'in selamını almadı. Kardeşi gibi sevdiği Saim'i öyle görmek kahrediyordu Mustafa'yı. Yanına oturdu. Omzuna elini koydu. Doktora gitmesi için yalvardı. Saim boş boş yüzüne baktı. Onu duymuyor gibiydi. Sonra ne olduysa samimi olduğu Mustafa ağabeyi ile doktora gitmeyi kabul etti. İçi biraz rahatlar gibi oldu. Ertesi günü doktora gitmek için sözleştikten sonra Mustafa Bey dükkândan çıktı. Saim ortalığı şöyle bir toplamak istedi, sonra vazgeçti.
Bugün de kavgalı çıkmıştı. Çok samimi olmalarına rağmen Mustafa Bey'e diyemedi derdini. Şimdi de ardından öylece baktı. Buğulu gözlerini mekân tutan bulutlar, sanki yağmurlarını bırakıverecekti. Darlandı. Gırtlağında yumru varmış gibi hissetti. Boğazını açmak için garip sesler çıkardı. Olmadı. Kapıya çıktı, geri gitti. Yerine oturdu. Başını iki elinin arasına alıp bir müddet öylece durdu. Düşündü. Bugün eşi küçük oğlanla bağa gidecekti. İki kızı da okulda olmalıydı.
Ani bir kararla yerinden kalktı. Dükkânını kapama gereği bile duymadan çıktı. Hızlı adımlarla eve vardı. İçeri girdi ve kapıyı kapadı. Annesi evde yoktu. Komşuda olmalıydı.
Zeynep on iki yaşındaydı. İlkokul beşinci sınıfa gidiyordu. Evleri, okulun arka tarafının elli metre kadar gerisinde idi. Okuldan öğle yemeği için eve geldi. Ana caddeye açılan ön kapıdan oynayarak girdi içeriye. Dört ayak olan merdiveni şarkı söyleyerek çıktı. Evlerinin oda kapısını açınca olduğu yerde kalakaldı. Çakıldı âdeta. Giremedi içeriye. Bir müddet öylece baktı.
Ayşe kadın torunu gelmiştir diye komşudan eve dönmüştü. Ara sokağa bakan, onun tarafındaki büyük kapıdan girip merdivenleri çıkarken Zeynep'in, "Baba!" çığlığı ile nefesi kesildi. Ayaklarının bağı çözüldü. Bu saatte oğlunun ne işi vardı ki evde. Emekleyerek çıktı merdivenleri. Sesin geldiği, oğlunun odasına doğru koştu. Kapıyı açtığında, Zeynep babasının bacaklarına sarılmış bağırıyordu. Oğlunu, tavana löküs lambasını asmak için kullandıkları cıvataya boynundan asılı buldu. Dili tutuldu, dizlerinin bağı çözüldü. Olduğu yere yığıldı ve öylece kalakaldı...
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz
