ARAP DAYI
Herkesin birbirini tanıdığı küçük kasabada yaşayan bir Arap dayı vardı. Gerçek ismini hiç bilmediğim için ona hep Arap dayı, derdik. Neden Arap dayı dediklerini de anlayamadım; çünkü o Arap değildi. Esmer, kuru, kara ve epeyce yaşını almış bir adamdı.
Arap dayının en belirgin özelliği, yemsizlikten her kemiği dışarıda sırıtıp kalmış sıska atını; güçsüz değil de çok güçlü bir hayvan olarak görmesiydi. Hatta ben Don Quijote’yi okuyunca Arap dayıya yalnızca Don Kişot demiştim. Bu benzetmem tam uyuyordu. Don Kişot, şövalye olma hayaliyle sıska atı ve sonradan yanına aldığı Sancho Panza ile çıktığı yolda değişik maceraların peşine düşer. En ünlü macerası ise yel değirmenlerini dev sanıp saldırmasıdır.
Arap dayı da vücut yapısı ve yaşlılığıyla Don Kişot’a benziyordu. O, zayıf, kemikleri dışına çıkmış sıska atının çok güçlü olduğunu; çamura saplanmış kamyon ve arabaları çekecek kudrette olduğunu hayal ediyordu. Kahvede birkaç kişiden oluşan kamyon şoförlerine karşı âdeta savaşıyordu.
Arap dayı, kahveye geldiğinde topluluğa selam verirdi. Bir taraftan alın çukuruna gömülmüş iri gözleriyle etrafı tarar, sohbet edeceği kişileri arardı. Tahta iskemleyi sürükleyerek şoförlerin toplanıp sohbet ettikleri masaya otururdu. Şoför takımı Arap dayıya; hoş geldin, dedikten sonra kahveciye köşeden bağırırlardı:
—Arap dayı ne içecek, bak!
Arap dayı karşıdan, ocak başındaki kahveciye işaret parmağını kaldırıp dairesel hareket yapardı. Bunun anlamı “Çay yap!” demekti.
Oturanların sohbet konusu hemen yön değiştirirdi.
—Arap dayı! Dün dağdan tomruk çekerken kamyonum çamura saplanıp kaldı. Ne edeyim, nasıl çıkarım bu çamurdan diye düşünüyordum. Köylünün biri, “Benim katırla çekelim” dedi. “Olur mu, katır koca kamyonu çeker mi?” dedim. “Benim katır çok güçlüdür, çeker” dedi. Neyse, zinciri katırın boynuna bağladık. Katır koca kamyonu çekti.
Bu sohbet biter bitmez Arap dayının kaşlarındaki tüyler dikleşir, kara kuru yüzü kızıla dönerdi. Çukurun içindeki gözleri öfkeyle irileşir, sanki içinden tazyikli su geçen hortum gibi boyun damarları kalınlaşırdı.
—Benim atım kadar güçlü olamaz! Ben atımla kaç tane yolda çamura saplanmış araba, kamyon kurtardım; hiçbiriniz bilmez! deyip öfkesini yenmek için midir bilinmez; elindeki yarım çay bardağını yere çarpar, hışımla kahveden çıkardı.
Arkasından:
—Arap dayı, dur! Otur! Yalan söyledik biz! deseler de o, azıyı almış at gibi ellerini havaya savurarak doğruca evin yolunu tutardı.
Sohbeti başlatanlar, Arap dayı evine varınca yemsizlikten bir deri bir kemik kalmış atını döverek öfkesini yeneceğini bildiklerinden, onun arkasından koşarak yetişirlerdi. Zayıf kollarından yakalayıp:
—Biz ettik, sen etme Arap dayı. Al şu parayı; atına kuvvet olması için arpa, yulaf al. İleride çamura saplanmış kamyonları senin at çeker, diyerek gönlünü alırlardı.
Böylece sıska atı o gün dayak yemekten kurtarsalar da Arap dayının hassas noktası olan o sıska atına sarılmış yalanlarla örülü macera dolu sohbetleri hep sürerdi.
O, yalnız bir Don Quijote’tu.
***
Editör: Nüzhet Ünlüer
