HÜZNÜN GERÇEK YÜZÜ (KÜÇÜK HİKÂYELERİM 2)
Erzincan’ın serin akşamlarında, Ordu Caddesi’nin kalabalığı yavaş yavaş çekilirken Dereyurt Kıraathanesi’nin önünde oturur, günün yorgunluğunu çayın buharına bırakırdık.
Sokak lambalarının solgun ışığı, kaldırım taşlarına düşerken şehir, sanki kendi içine çekilir, derin bir sessizliğe bürünürdü. Biz ise o sessizliğin içinde, hayatın küçük telaşlarını unutmaya çalışan birkaç dosttuk.
İşte o akşamlardan birinde, her zaman olduğu gibi aramızda Temel de vardı. Temel… Yüzünde hiç eksilmeyen bir gölge, gözlerinde sönmek bilmeyen bir hüzün taşıyan o sessiz adam. Ne zaman yanımıza otursa sanki görünmeyen bir yükle birlikte gelir, konuşsa bile o yükün ağırlığı sesine sinerdi. Biz gülerdik, o hafifçe tebessüm ederdi; ama o tebessüm, bir anlık parlayıp sönen bir kıvılcım gibiydi.
Kıraathanenin hemen yanında, dışarıdan bakıldığında sıradan bir lokanta gibi görünen ama aslında geceleri kederli ruhların sığındığı bir meyhane vardı. Temel bazen oraya girerdi. Uzun uzun kalmaz, kendini kaybetmezdi. Sanki sadece hüznünü biraz daha derinleştirip geri gelirdi. Sonra tekrar yanımıza oturur, sessizliğin içinde kaybolurdu.
Onun bu hâli, içimi kemiren bir meraka dönüşmüştü. Bir gün dayanamadım, “Temel!” dedim, “Niye bu kadar hüzünlüsün? Her gün, her gün, her gün… Bu bitmeyen hüzün niye?” Başını kaldırdı. Gözleri uzak bir yere, belki de artık ulaşamayacağı bir hatıraya takıldı; “Ben!” dedi yavaşça, “Bircan diye bir kız seviyorum.” Sesi titremiyordu ama kelimeler sanki kalbinden sökülerek geliyordu. “Onu görebilmek için mahallesine gidiyorum hep. Sadece bir an görmek için…”
Bir an sustu. Sonra derin bir nefes aldı; “Geçenlerde” dedi, “Erzincan’da kanalizasyon kazısı vardı. Sokaklar kazılmış, derin çukurlar açılmıştı. Ben yine onu göreceğim, diye bisikletle giderken… fark etmedim… bir anda o karanlık çukurun içine düştüm.”
Gözleri o ânı yeniden yaşıyormuş gibi dondu, “Beş metre… Belki daha fazla. Düştüm. Kırılmadı bir yerim ama… sağlam kalan yerim de yok gibiydi. Canım yandı ama en çok içim acıdı!”
Sesi kısılmıştı, “Çıkmak için yürüdüm. O karanlık kanalın içinde, bir kilometre… Kimse yoktu. Kimse duymadı. Kimse gelmedi. Kendi kendime çıktım oradan.” Sonra yüzüme baktı, “Bircan için bu kadar yaptım… Ama kapıdan çıkınca bir kere dönüp bakmadı bana…”
O an, onun hüznünü anlamaya çalıştım ama anlayamadım. Bana fazla geldi. Bir insan için bu kadar yanmak, bu kadar kırılmak… Garip gelmişti. Zaman geçti.
Yıllar, insanın içinden sessizce geçen bir nehir gibi akıp gitti. Köprülerin altından sular geçti, yüzler değişti, şehir değişti… Ama bazı hakikatler, insanın içine geç öğrendiği bir ders gibi yerleşti. Sonradan anladım. Meğerse hüzün, herkesin sandığı gibi değilmiş. Meğerse hüzün, bir insana değil… Allah’tan uzak kalmaya yakışırmış.
Eğer bir insan Rabb’inden gafilse… İşte asıl hüzün o zaman başlamalıymış. Namazında eksiklik varsa kalbi zikirsizse hayatı gafletle doluysa… İşte o zaman insan içten içe yanmalıymış.
Kalbinde Allah’tan başka şeyler büyüyorsa… Dünya, insanlar, hevesler… İşte o zaman hüzünlenmeliymiş insan.
Meğerse hüzün, Allah’ı unutmaya duyulan acıymış. Onu tanımamaya, esmasını bilmemeye, sıfatlarını görmemeye duyulan bir eksiklikmiş. Ve en derini… Yaratılmışlara bakıp da Yaratan’ı görememekmiş.
İnsan, eşyaya bakıp Allah’ı fark edemiyorsa… İşte o zaman en büyük kaybın içinde yaşıyormuş. Biliyor musunuz? Peygamber Efendimiz bile insanların bu hâline üzülüyormuş. Onların gafletine, hakikatten uzak oluşuna… Öyle üzülüyormuş ki neredeyse kendini tüketecek kadar. İşte bu yüzden ona hitaben şöyle buyurulmuştu: “Demek ki sen bu söze inanmazlarsa arkalarından üzülerek neredeyse kendini tüketeceksin.” (Kehf Suresi, 6. Ayet)
İşte o zaman anladım. Temel’in hüznü… Bir gölgeymiş.
Gerçek hüzün, Allah’tan uzak kalmakmış.
Gerçek hüzün, onu unutmakmış.
Gerçek hüzün, kalbin sahibini kaybetmesiymiş. Ve insan, eğer hüzünlenecekse…
Bir kula değil,
Bir bakışa değil,
Bir karşılıksız sevdaya değil…
Kendisini yoktan var eden, sevgiyle yaratan Rabb’ine karşı eksikliğine hüzünlenmeliymiş. Allah, bizleri gaflet uykusuna dalanlardan değil, hüznün hakikatini anlayanlardan kılsın.
***
Editör: Nüzhet Ünlüer
