GEVHERİM
Avucumuzdan uçan kelebekleri düşündükçe keşke insanoğluna bir kerecik olsun, bir yaşanmışlığı geri sarabilme şansı verilseymiş diye düşünürüm zaman zaman; ben en çok soğuk bir kış sabahı erkenden uyanabilmeyi seçerdim. Gevherim, babaannem için.
Dik bir bayırın tepesinde biblodan farksız ahşap bir evde oturuyorlardı. “Eşek anırtan yokuşu” derdi ahali. Boğazın kuru ayazını bilenler vardır; işte o soğukta dahi patika taşlı bayıra inanın gönüllü tırmanırdım. Gevher sultanıma âşıktım. Bal bakışlarına, sarı çiçekli elbisesine, yasemin kokusuna.
Her ne kadar sonrada öyle olmadığımı acı öğrendiysem de bir de prenses hissettiren ilgisine…
Babaannemle bütünleşen en önemli özellik, misafirin aç ya da tok olması hiç fark etmez eve her gelene mutfağında ne varsa ikram etmesiydi. Demezdi ki turşu ile reçel yan yana yakışmaz.
Yıllar öncesi bir nüfus sayımında eve hapsolmuş sayılmayı bekliyorduk. Sokağa çıkmak akşam beşe kadar yasak. Dört göz merakla beklediğimiz görevli memur, öğlene doğru gelmişti. Adamcağız evi küçük görüp hemen hane bilgilerini toparlarım diye düşünmüştü herhalde ama…
Babaannem beyefendi gelir gelmez mutfakta ne varsa görevlinin önüne taşımaya başlamıştı tabii. Memur bey, “Yasak annecim, gittiğimiz yerlerde yememiz yasak,” diye sürekli mırıldanıyordu da meramını mümkün değil anlatamıyordu.
Bizi almıştı bir gülme. Sayım bittiğinde memurumuz da şükür tıka basa doymuştu.. Giderken dahi adamcağıza “Arkandan ağlar oğlum.” diyerek uzattığı zeytinyağlı sarma tabağı hâlâ hatıramda.
Ah be sevgili anılarım… Düşünüyorum da zamanın kocaman kara deliği olmasaydı unutmak da olmazdı öyle değil mi?.. Ama bazen minicik yaşlı bir kadın o deliğe nasıl da meydan okuyor ve unutulmuyor işte…
Hastaydı. Kimileri pul koleksiyonu yapar; babaannem de enfarktüs, safra kesesi, şeker, tansiyon, romatizma, falan toplardı işte. İlgi delisine dönmüş yaramaz bir kalbi arada bir hınzırca durmaya meyleder, sonra herhalde tıklamayı daha çok sevdiğini düşünür, vazgeçerdi.
Kara kıştan rol çalan lanet bir pazar günüydü. Kapımızın bütün mahalleyi ayağı kaldıran Lili Marleen melodili zili çaldığında, başım yorganımın altında uyuyordum.
Evler o zamanlar kaloriferli değil.
Sobamız yanana kadar odalar Sibirya’dan rol çalacak kadar soğuk olurdu.
Sıcak yatağımdan canım kalkmayı hiç istememişti. Bir telaşlı konuşmalar vardı dışarıda ancak o sabah şeytan vergisi bir rehavetle, miskinliğin zindanında esir alınmıştım.
Sonra odamın kapısı açıldı. Annem bana baktı. Sesi de bakışları da keder içindeydi. “Babaannen grip olmuş canım, nefesi daralmış, hastaneye gidiyoruz.” dedi.
Ne vartalar atlatmıştı Gevherim. Gribi hiç önemsemedim.
Arabadaydı; hemen kapımızın önünde...
Ben uğurlamadan mı gidecekti?.. Yataktan ayağımı çıkarttım. Oda sıfırın altında bilmem kaç? Şeytanıma yenildim, tekrar yorganın altına kıvrılıverdim. Döneceğine öylesine eminim…
Sanki Tanrı katından garanti almışım!.. Uykuya yenildim.
Oysa mevsim sonbaharmış; kurumuş şahane bir yaprak dalında sallanmaktaymış. Bir daha Gevherimi hiç göremedim.
Bilemedim; “Nurum” diye seslenen o nefes de tükenirmiş meğer bilemedim. Gidivermişti aşk. Kalbimde zalim bir mum tutuşturmuştu kışın orta yerinde… Son hatırası; ilk yanışım.
Derdi ki, “Öperken kokusunu içine çektiysen, özlerken hep burnunun direği sızlar.”
Sızlar ya Gevherim; mum yerli yerinde, hem de ne sızlar.
