Böcek / Yalçın Yücesoy

Yazan: Yalçın Yücesoy -BÖCEK
Advert

ANI - 31-12-2023 18:41

BÖCEK

Yanılmıyorsam, dokuz ya da on yıl önceydi. Tatil zamanı yaklaşmıştı ama henüz nereye gideceğime karar verememiştim…
Günlerim böyle kararsızlık içinde geçerken, uzun yıllardır İstanbul'da yaşayan küçük kardeşimden bir telefon aldım. Karşılıklı olarak dertleştiğimiz sırada, “bu seneki izinde nereye gideceğim konusunda kararsız olduğumu ve henüz bir seçim yapamadığımı” söyledim. O da ısrarla; “Abi, seni beş senedir görmedik. Bu sene bırak şu deniz sevdasını da İstanbul'a gel. Birlikte geçiremediğimiz yılların acısını çıkaralım.” dedi.

Önceleri pek sıcak bakmadığım bu öneriye, “kardeş sevgisinin ağır basmasıyla” olumlu bakmaya başlamış ve o sene tatilimi onların yanında geçirmeye karar vermiştim.

İşlerimi yoluna koyup uçağa atladığım gibi soluğu kardeşimin evinde aldım. Bu tercihime kardeşim, yengem ve yeğenim çok sevinip beni çok sıcak bir şekilde, güler yüzle karşıladılar...

Ev, Büyükçekmece’deydi. Kardeşim de o semtte, emlak ve arsa alım-satım işleri ile uğraşmaktaydı. Günlerimi kardeşimin iş yerinde veya yeğenimi yanıma alarak gölün kıyısına gidip, balık tutanları seyrederek ya da göl kenarındaki kafeteryalara takılarak geçiriyordum…

İlk haftamı böyle geçirdikten sonra, İstanbul'da ikamet etmesine rağmen bir vesile ile Almanya'da tanışıp ahbap olduğum ve büyük bir holdingde genel müdürlük yapan eski bir arkadaşımı telefonla aradım. “Çanakkale'ye bağlı bir köydeki yazlığında olduğunu, iki gün sonra İstanbul'a dönerken yanıma uğrayacağını” söyleyince çok sevindim…

Dediği gün ve saatte kardeşimin bürosunda buluşup çok samimi bir şekilde hasret giderdik. Bana; “Geleceğinden haberim olsaydı Çanakkale'ye giderken seni de alır, yazlığımda ağırlardım. Bilmem, oraları gördün mü? Görmediysen mutlaka tavsiye ederim.” derken gözlerine yansıyan sevinci imkânı yok anlatamam. Arkadaşım, uzun yıllardır gide-gele tam bir deniz ve Çanakkale aşığı olmuştu…

Ben de ona; “Almanya’nın kendisinin geldiği yıllardaki Almanya olmadığını, orta direk ve işçiler açısından; sosyal, kültürel ve ekonomik yönden büyük bir değişime uğradığını; bu değişimin, ‘ilerleme ya da yerinde saymak şeklinde değil, daha da geriye gitmek şeklinde’ gerçekleştiğini, her geçen yılın bir önceki yılı arattığını” söyledim. Ayrıca; “küresel göç nedeniyle yabancı düşmanlığının arttığını ve eski huzurlu günlerimizi mumla değil kibritle aradığımızı” belirttim…

Ben, Almanya’daki olumsuzlukları, o da Çanakkale’deki güzellikleri anlatırken, kendimizi sohbetin güzelliğine kaptırdığımız bir anda arkadaşım; “Yılmaz Bey! Eğer müsaitseniz bu akşam benim misafirim olun. Hem dostlarımla tanışırsınız, hem de böcek ziyafetini kaçırmamış olursunuz.” dedi…

Aksi gibi o akşam yengemin doğum günü vardı ve biz de programımızı daha önceden yapmıştık. Arkadaşıma durumu izah edip, “o gün için beni mazur görmesini” istedim. İstedim ama ya böcek?! Merakıma yenik düşüp; “Ferit Bey! Ne böceği? Misafirlerinize şaka mı yapacaksınız?” deyince, ciddi bir ifadeyle; “Yok Yılmaz Bey, bayağı böcek işte, oturup afiyetle yiyeceğiz.” diye cevap verdi.

“Konuyu tam kavrayamadığımı” anlayınca; “Gel arabaya gidelim de muhteşem sürprizimi gör!” dedi. Ben, kardeşim ve arkadaşım arabanın yanına gittik. Meraktan çatlayacaktım. Bagajı açtığında, özel yapılmış, büyükçe kapaklı leğeni görünce dikkatimi daha da yoğunlaştırdım. 
Kapağını kaldırdığı leğenin içinde yarıya yakın su, suyun içinde de dev bir ıstakoz vardı. Zavallı hayvan korku ve kurtulma telaşıyla var gücüyle çırpınıp duruyordu. Bizim varlığımızı hissedip çırpınması daha da artınca arkadaşım kapağı kapattı.

Şaşkınlığımı üzerimden atar atmaz; “Ferit Bey, benim bildiğim bu kabuklu bir deniz hayvanı, adı da ıstakozdur.” deyince sahte bir gülümsemeyle ve üstüne basa basa; “Yok Yılmaz Bey, böcektir!” diye cevap verdi. 
Böyle kesin konuşması ve aramızdaki mesafeli arkadaşlıktan dolayı daha fazla üstelemedim. O gün, “iznim bitmeden tekrar görüşmek üzere” kendisini yolcu ettim ama içimdeki soru işaretleri, “zehirli çiçeklerini çoktan açmıştı” bile!..

Birkaç gün sonra bazı işlerim için Taksim’e gittim. İşlerimi hallettikten sonra, kaç gündür beynimde “soru çengeli gibi asılı duran” meseleyi çözmek adına çiçek pasajının hemen yanındaki balık pazarına uğradım…

Fazla aramama gerek kalmadı. Üçüncü dükkânın tezgâhında, iki ıstakoz satılmak üzere yerlerini almıştı. Büyük ve geniş bir kovadaki suyun içinde kurtulmak için umutsuzca çırpınıyorlardı...

Tezgâhın önünde, müşteri çekmek için çığırtkanlık yapmakta olan delikanlıya ıstakozları işaret ederek; “Kardeş, bunlar nedir?” diye sorduğumda, gururla; “Böcek abi, böcek!” diye cevap verdi. Ben; “Yanlışın olmasın! Benim bildiğim böcek, en fazla parmak kadar bir canlıdır. Oysa bunlar dört beş kilo ağırlığında ve kırk elli santim boyunda hayvanlar!” deyince “Yok abi, senin yanlışın var. Bunlar böcektir.” şeklinde konuşarak ilk yaptığı açıklamasını tekrarladı.

Biz, “böcektir, böcek değildir” atışması yaparken dükkânda oturan babası; “İçeri gelsene yeğenim.” diye bana seslendi. Ben içeri girer girmez, karşısındaki sandalyeyi işaret edip; “Oturur musun evladım?” dedi. Ardından kendi çayını tazelerken, bana da demli bir çay doldurup; “Kusura bakma! Benim oğlanla, senin konuşmana istemeden kulak misafiri oldum. Anlaşılan bu konuda aklında bir takım soru işaretleri var. Söyle bakalım, hangi neden seni böyle meraklandırıp bu dükkânın önüne getirdi?” diye sordu.

Ben de birkaç gün önce arkadaşımla başımdan geçen durumu özetleyip; “ıstakoza böcek denmeyeceğini, böceğin; hamam böceği, ipek böceği, tırtıl böceği gibi türleri olan bir canlı olduğunu, oysa ıstakozun kabuklu bir deniz hayvanı olduğunu belirterek, böyle bir deniz hayvanına neden böcek dendiğini anlayamadığımı, bu işte bir çapanoğlu olduğunu tahmin ettiğimi ama ne olduğunu da çözemediğimi” söyledim.

Yaşlı balıkçı kalender ve güngörmüş biriydi. Benim sözlerim üzerine uzunca ve kederli bir suskunluktan sonra, yaşam sevinci henüz sönmemiş deniz mavisi gözleriyle bakıp; “Sen hiç ıstakoz yedin mi?” diye sordu. “Neden sordun amca? Böyle pahalı şeyleri biz yiyemeyiz. Ayrıca nasıl yendiğini bile bilmem!” diye cevap verdim… Tüm hayatı denizlerde geçmiş olan yaşlı balıkçının, güneşin etkisiyle derin izler bulunan yüzündeki ifade daha da derinleşip bilge bir görünüm kazandı. Benim merakım gidermek istercesine; “Madem bu konu bu kadar dikkatini çekti ve bu denli ilgilisin, sana önce ıstakoz hakkında kısa bir bilgi vereyim: Hem tatlı suda hem de tuzlu suda yaşayan bu canlıların, irili ufaklı bine yakın türü vardır. En makbul olanları da Florida kıyıları ile Bahama açıklarında bulunur. Çok zor ve yavaş büyüdükleri için her zaman bulmak kolay değildir. Pahalı bir yiyecek olduklarından dolayı fakirlerin değil, zenginlerin sofralarını şereflendirip taçlandırırlar. Böcek diye adlandırılmalarının perde arkasında büyük bir riyakârlık, vahşet ve ağır bir dram vardır. Eti lezzetli ve makbul olsun diye bu hayvanlar canlı canlı pişirilip masaya öyle servis edilirler. Canlı pişirilmesinin sebebi, öldürülüp pişirildiğinde eti kendini bırakmış olduğundan tadından ve lezzetinden çok şey kaybetmesidir.

Bir diğer sebep de bazı zehirli türlerinin pişirilmeden önce öldürüldüklerinde zehirli kanının, etine karışmasıdır…” diye açıklama yaptı.

Söyledikleri karşısında merakımın daha da arttığını görünce, ince ayrıntıya girerek; “Bunların iki türlü pişirilme şekli vardır: Birisi ızgarada, öbürü ise kaynamış suda haşlayarak… Izgarada pişirilmeden önce canlı hayvanın bacakları kopartılıp, kıskaçları da bıçakla derince çizilerek sert bir cisimle kırılır.

Ardından ağır ağır yanan ızgaranın ateşinde büyük acılar çeken hayvan, efendiler için keyif ve zevkle pişirilir! Haşlama yaparken ise, ıstakozun büyüklüğüne göre önce derin bir tencerede su kaynatılır. Hayvan, kaynar suya canlı canlı bırakılmadan önce fazla debelenip, pişirenleri yormasın diye kuyruk kısmı uygun bir sopayla sıkıca bağlanır. Buna rağmen kaynar suya atılan zavallı ıstakoz, çığlıklar ata ata tencereden kurtulmak için beyhude yere çırpınıp durur. Bu esnada yaşadığı ölümcül şok karşısında da kendini kasıp, toplar. Bu kasıp-toplama olayı, etini lezzetli ve makbul bir hale getirmiş olur!..” diyerek açıklamasını sürdürdü.

Yaşlı balıkçının anlattıkları karşısında dehşete düşmüştüm. O konuşurken vicdanım fena halde yaralanmış bir şekilde; gerek ızgarada, gerekse kaynar suda acı çeken benmişim gibi tüm insancıl duyularım felç olmuştu…

“Pekiyi, bu vahşete bir ‘dur’ diyen yok mu?” diye sorunca, “Evladım; kimi, kime şikâyet edeceksin. Senin de bildiğin gibi bunu yiyenler; bizleri yöneten egemen güçler ve zenginler. Geçende gazeteler yazdı, bu yılki Oscar Ödülleri Töreni’nde bir ton ıstakoz tüketilmiş.

Beş yıldızlı otellerde, ‘vazgeçilmez, baş tacı’ diye reklamları yapılıyor. İş öyle zıvanadan çıktı ki, tüm zengin düğünlerinin itibarı ıstakozla eş değer hale geldi. Istakoz yoksa bazı davetliler düğüne gelmiyor. Her şeye rağmen bu vahşete karşı olan hayvan severler, vejetaryenler,  hatta ıstakoz yiyip de bu şekilde canlı pişirilmesine şiddetle karşı olan kitleler bu konuda uzun yıllardır protesto gösterileri ve yürüyüşler yapıp, kınama bildirileri yayınlıyorlar. Her biri yoksul halk çocuğu olan polisler ise tamamen insani olan, hiç bir şiddet içermeyen bu hareketleri yukardan gelen emirle çok sert ve kaba bir şekilde bastırıyorlar. Bu esnada sakat kalıp, hayatını kaybedenler bile var! Ancak yazılı ve görsel basın ile ülkeleri yöneten iktidar sahipleri, halkların yanında değil de egemen güçlerin yanında olduklarından dolayı, protesto eden kitleler seslerini duyurup etkin bir hale gelemiyorlar. Bu vahşete karşı olan kesimin en büyük hedefi, ‘ıstakozu, resmi ve yasal olarak hayvan haklarından istifade edecek’ duruma getirmek. Başarılı olurlarsa artık hiç kimse canlı olarak pişirip yiyemeyecek. Fakat yıllardır mücadele etmelerine rağmen, anlattığım engellerden dolayı bu konuda bir arpa boyu bile yol alamadılar…” diye cevap verdi.

“Istakoz yiyenlerin, bu canlıyı ‘böcek’ diye adlandırmalarının nedeni bu mu?” deyince, üzgün bir ifadeyle; “Düzenin böyle olmasından istifade eden bu küçük ama elit zümre, bu canlıyı kelime oyunlarıyla ‘böcek’ diye nitelendirerek vahşetlerine devam ediyorlar. Istakozu bu şekilde fakirler yeseydi, bu riyakârlar dünyayı ayağa kaldırırlardı. Tam bir ‘sınıf ayrımcılığı’ örneği veriyorlar.” dedi.

Uzun bir sessizlikten sonra göz göze geldiğimiz yaşlı balıkçının buğulanmış bakışlarından; hem yaptığı işten, hem de bu durumdan memnun olmadığını anlamıştım. Yanından ayrılıp eve giderken torpil yemiş gemi gibi tüm insani dengelerim allak bullak olmuştu! O günden sonra zaten ete pek düşkün olmayan ben, beş altı yıl ağzıma bir lokma et koyamadım…

Son yıllarda geçirdiğim ciddi rahatsızlık nedeniyle, doktorun da tavsiyesi ile “vücudumdaki protein eksikliğini gidermek” amacıyla arada sırada istemeyerek de olsa et yemeye başladım. Ancak, ağzıma aldığım her lokma; ıstakozun çığlıklarını ve dramını hatırlatıp, boğazıma taş gibi oturuyor ve beni yaşlı balıkçının dükkânına götürüyor…

Editör: Hamit Gözümoğlu 

Günün Diğer Haberleri