BEKLEYİŞ
Dudakları titreyen Nuran, bakışlarıyla yollara meydan okuyordu. Heyecan ayaklarının bağını çözmüştü. Bir ses, bir nefes, bir silüet arıyordu. Yüreği ağzında atıyordu.
Yılların özlemi omuzlarına nasılda çökmüş, yorgun düşürmüştü. Saniyeler saatlere bedeldi. "Nerede kaldılar ki" dedi kendi kendine. Gözünü alamadığı yollar, heybetini her geçen an artırıyordu. Tam yedi yıl olmuştu annesini görmeyeli. Ağabeyini, gelinlerini. Ya yeğenleri. Kimbilir hepside kocaman olmuşlardı şimdi. Onları kucaklamak, kokularını içine çekmek, doya doya sarılmak istiyordu. Gurbet ne dehşetli hasretti ki bedeninde kül olmadık yer kalmamıştı.
Nuran çok küçüktü annesinden ayrıldığında. Henüz on altı yaşında evlendirilmiş, hayatın yükü omuzlarına taa o zaman çökmüştü. Evlendikten kısa bir süre sonra babasını kaybedince, annesi de gurbeti vatan edinmişti. Nuran tek başına kalakalmıştı hayat dediği çıkmazın içinde. Biri kız, ikisi oğlan üç çocuğu vardı. Dededen, annanneden, dayıdan, kuzenden bihaberdiler. Onlarda büyümüşler, adeta birer yetişkin olmuşlardı. Kuzenleriyle tanışma heyecanı onları da sarmıştı.
Hasretin kırbacı her geçen an, omuzlarında şaklayıp duruyordu Nuran'ın. Geleceklerini haber alınca Nuran, iki koca gün temizlik, yemek, tatlı koşturup durmuştu. Abisinin sevdiği tatlılar, annesinin sevdiği yemekler, yeğenlerine kurabiyeler, çörekler dolup taşmıştı mutfak. Bir aylık izin günlerini gün gün doldurmuştu onlar adına.
Hayali bile güzeldi. O gün sabahın erken saatlerinde başlamıştı yola bakmaya. İkindi üzeri geleceklerini bile bile. Zaman geçmek bilmiyordu.
Gökyüzü yeryüzüne, rüzgârlar yağmuruna, koyunlar kuzusuna kavuştu. Nuran bir türlü sevdiklerine kavuşamadı nedense. Gelmedi vakit, geçmedi zaman. Okunan ikindi ezanı, batan güneş, yolcusunu getiremedi bir türlü.
Çalan telefonla irkildi Nuran.
Telefonun ucundaki ses neşeyle "girdik köye abla" dedi. Sonra ses kesildi. Belli ki telefon çekmemişti. Ama olsun. Köye girmişlerdi ya önemli değildi gerisi. Koştu Nuran mutfağa. Açtı ocakların altını. Annesi çayı çok severdi. Hemen çaydanlıkları da bir çırpıda oturtuverdi ocağın üzerine.
Eli ayağına dolaşıyordu. Sofra kurarken birini alıyor diğerini düşünüyordu heyecandan. Kalbinde ağırlık hissetti. Bir ara boğulacak gibi oldu. Heyecandan diye düşündü. Sonra acı acı telefon çalmaya başladı. Açmak istemedi Nuran. Tam annesi gelmek üzereyken telefonla uğraşmak istemedi. Ama susmadı telefon. İsteksizce aldı eline. Annesinin numarası olunca açtı. Geldiler diye bir yandan balkona doğru koşarcasına yürüyor, diğer yandan telefonu açıyordu.
Nuran telefondaki sesle olduğu yere çakılıp kaldı. Yüzünün rengi attı. Sendelemeye başladı. Elindeki telefon düştü. Bakışları sabitlendi. Amansız bir çığlık attı. Çocukları anlam veremedi. Koştular annelerinin yanına. Nuran çıldırmış gibi çırpınıyor, sürüklenircesine merdivene doğru ilerliyordu.
Tam ilçe girişine gelince geldik demek için Nuran'ı arayan kardeşi son anda karşıdan gelen kamyonun kontrolü kaybettığini ve üzerlerine gelişini farketti. Direksiyonu kırmaya çalışsada, kamyonun üzerlerine çıkmasını engelleyemedi. Kontrolden çıkan kamyon, hunharca üzerlerine abandı. Büyük bir gürültü, kulakları sağır eden çığlıklara karıştı.
Ana baba gününe dönen ilçe girişi, anında onlarca kişinin ortasında kalakaldı. Çığlıklar, kan, parçalanmış kol ve bacaklar savrulmuştu etrafa. İki çocuk birbirine sarılmış bir köşede ağlıyordu.
Nuran'ın nefesi kesildi. Ayakları yayından çıkmış ok gibi uçarcasına gidiyordu. Eşi ardından yetişip arabaya aldığında kendinden geçti. Artık inliyordu.
--- Anam. Böyle mi kavuşacaktık. İçime ateş düşürdün . Bırakma garip kızını. Yalnız bırakma beni. Elimin ayağımın canımı çekme ne olur. Kaç yılın hasretinde vuslatı mahşere bırakma, diyordu.
Kocaman gözlerini açmış adeta karşıyı görürcesine boynunu uzatıyordu ön camdan dışarıya doğru. İlçe girişine vardıklarında can havliyle attı kendini arabadan bir umutla. Tuttular. Bırakmadılar. Çırpındı, "ne olur bırakın" diye yalvardı. Belki yaşıyordur, bir bakayım diye hıçkırdı. Yerlere savurdu naçiz bedenini. Nefesine yetişemediği anacığının buz gibi olmuş bedenine sarılmak istedi. Yedi koca yılın özlemini bitirmek istercesine öpmek, öpmek, koklamak istiyordu. Heyhat. Bırakmadılar. Çırpınışlar yetmedi ayaklarının dibindeki anasına sarılmaya. Sonra kardeşinin sesiyle irkildi. Döndü. Kopmuş koluna bakıp inliyordu. "Anam nasıl abla.
Anam nasıl?" Nuran dehşete düştü. Kardeşinin haline dayanamadı. Sonra "abla Zeynep" dedi. Nuran kabusunda boğuluyor, nefes alamıyordu. Zeynebe baktı. Öylece upuzun yatıyordu çocuklarının gözü önünde. Öldü mü kaldı mı belli değil. Ambulans kopan kolla birlikte Emin'i de alıp o acı sirenini çala çala gitti. Diğer ambulansta Zeyneb'i ve şok halindeki çocukları götürdü. Nuran fırsatını bulur bulmaz attı anacının üzerine kendini. Bendini yıkmış nehir gibiydi gözyaşları. Buz gibi olmuş bedenini ısıtmak istercesine sarıldıkça sarıldı Nuran. Kocası sadece izleyebildi. Eşinin günlerdir kavuşma hayaliyle beklediği anasının kucağından almak, Nuran'ına zulüm olurdu.
Yeni gelen ambulans annesini ceset torbasına koymak isteyince, Nuran'ın "Hayııırrr!.." diyen haykırışı oradakileri buldozer gibi ezip geçti. Nuran'ın kollarından sökülüp alınan mefta, ambulansa konulurken "Beni de alın. Beni de götürün" çığlıkları arasında, koluna yapıştırılan bir sakinleştiricinin etkisiyle kendinden geçti. Boylu boyuna anasının yanına uzatılan Nuran artık hiçbirsey hissetmiyordu.
Admin
