AVLANDIM
Korona günlerinde evlerde kapalı kaldık. İlkbaharın tadını çıkaramadık parklarda. Ya karşımızdaki televizyona ya da elimizdeki telefona bakarken psikolojimiz bozuldu. “Cezaevlerindeki kader mahkûmlarına Allah sabırlar versin.” diye düşünürken Akşehir’imizin yıkılan cezaevini hatırladım.
Akşehir Lisesi’nin karşısında, bir tarafı çaya yaslanmış duvarlarla çevrili, iki katlı cezaevi... Şehrin işlek caddelerinden birinde bulunuyor, çatısına yakın küçük pencereleri Sultan Dağlarına bakıyordu. Yarım asırdan fazla geçmişi vardı. (1951-2016)
Çocukluğumda; “Cezaevinde isyan çıkmış.” haberleriyle koşar, meraklı kalabalığın içine girerdik. İki üç kez o heyecanlı anları izledim. Sanayiye giden yol kalabalıktan kapanırdı. İtfaiye arazözleri, ambulanslar, kol mesafeli, tek sıra tüfekli askerler, polisler meraklı kalabalığın ön tarafında olurdu.
İçeriden anlaşılmaz bağrışmalar, kırılan cam sesleri gelirdi. Bir keresinde rehin alınmış yaralı gardiyanı dışarı çıkardılar. Bıçaklanmıştı… Hastaneye zor yetiştirdiler. Kalabalıkta, seyredenlerin içinde “uydurma senaryocu” gevezeler olurdu. Sanki daha önce içerideymiş, olayları biliyormuş gibi yalan-yanlış anlatımlarda bulunurlardı; “Kadınlar koğuşunda başlamış isyan, kadın -namus- meselesiymiş…”
Akşehir Kapalı Cezaevi, ağır cezalar alan mahkûmların bulunduğu cezaevleri arasında gösteriliyordu. İdamlık mahkûmlar, esrar-eroin imalatçıları vb… Bir zamanlar bütün basın-yayın organları “Akşehir Cezaevi’nde Yılın Nikahı” haberini verdiler; “Ünlü şarkıcı Muazzez Abacı ile meşhur kabadayı Hasan Heybetli Akşehir Cezaevi’nde evlendiler.” şeklinde… Nikâh töreninin resimlerini arkadaşım Foto Necati çekmişti. Övüne övüne anlatırdı. Ben de; “Demek ki aşk, sevda ilahi bir ışıkla gözlerde başlıyor, gözlerden çıkıp kalpleri deldiği gibi duvarları da deliyor!..” diye düşünürdüm.
Yeni cezaevi hizmete girerken Adalet Bakanlığı bir “jest” olsun diye yıkılmadan önce eski cezaevini halkın ziyaretine açtı. Bir hafta, on gün kadar isteyenler tarafından gezilip görülebilecekti. Belediye tarafından yapılan anonslarla konuyla ilgili duyurular yapılıyordu. Kalabalık halk kitleleri, okullarda oluşturulan gruplar akın akın bu cezaevinin içini görmek için çabalıyorlardı. Sürenin kısalığından mı nedir? Kadın, erkek, çocuk, genç yüzlerce insan bu boş cezaevinin önündeydi.
Bir ara Tekkeli Ömer arkadaşım karşıma dikildi. Gezmiş, çıkıyormuş… Yüzünde ağlamaklı bir ifade vardı. Gözyaşları çenesinde ışıldıyordu. Merakım daha da arttı; “Acaba içeride ne vardı insanı bu kadar duygulandıracak?”
İtile kakıla içeriye girebildim. Alt katta yazı işleri odası, gardiyanların dinlenme odası, kalın tel örgülerle çevrili ziyaretçi odaları vardı. Az basamaklı merdivenle üst kata çıkılıyordu. Üst katta uzun karanlık koridorlar, karşılıklı demir kapılı odalar… Odaların tavana yakın küçük pencerelerinden gökyüzünün ışığı sızıyordu. Bu nazlı ışıklar odaların darlığını ve kirli badanalı duvarlarını göstermeye yetiyordu. Bir odanın kapısının önü diğerlerine göre daha kalabalıktı. Koridorun bu kısmında yavaş yürüyerek ilerlemek mümkün değildi. Kümelenmeler oluşmuştu. Herkes aynı noktaya bakarak donup kalmıştı sanki... O da ne? (!) Tavana yakın küçük pencerenin önünde iki parmak genişliğinde bir çift çocuk ayakkabısı… Altında aceleyle kartona yazılmış şu yazı; “Bu odada annesi Meral ile 4 yaşındaki Zeliş kalıyordu…”
Dudaklarım büzülmüş titriyordum. Omuzlarım sarsılıyordu. O masum yavrunun annesiyle bu daracık yerde geçirdiği sıkıntılı günlerin sesleri, kokuları bu kirli duvarlara sinmişti. Ben de ağlıyordum yanımdakilerle birlikte.
Yanaklarımdan gözyaşları soğuk soğuk akıyordu. Birden karşımda bir genç gördüm. “Nereden çıktı, ne zaman karşıma dikildi?” anlayamadım. Benim gibi tıknaz, kısa kollu gömlekli, keçi sakallı bir genç... Üniversite öğrencisine benziyordu. Elindeki fotoğraf makinesiyle boyuna resmimi çekiyordu.
İşte o zaman anladım. Habersiz yakalanmıştım. “Duygu sömürüsünün bedava kahramanı” olmuştum. Az önce kapıda karşılaştığım Ömer arkadaşım gibi ben de “avlanmıştım.” Dışarıya çıkarken bu gence türlü türlü küfürler savurdum…
Editör: Hamit Gözümoğlu
