YÜREK YANGINI
Evren, gözlerinden akan yaşların yüreğindeki yangının derin acısından mı yoksa ortalığı saran koyu sıcak dumandan mı olduğunu ayırt edemiyordu. Belki de her ikisinden olmalıydı.
Çok yorgun, acıdan bezmiş haldeydi. Hâlbuki daha bir hafta önce kendini ne kadar mutlu hissediyordu. Arkadaşı Armi (Armağan) ile farklı bir ortamı deneyimlemek için tekerlekli küçük evlerini deniz kenarından alıp, orman içine taşımışlardı. Başta Evren pek gönüllü olmamıştı. Bir su çocuğu ve deniz aşığı olarak deniz kıyısından ayrılıp karasal iklime geçmek istemiyordu. Küçük evlerini bu orman içindeki alana getirdiklerinde aslında Armi’nin haklı olduğunu anladı. Bu devasa ağaçlarla kaplı orman kamp alanında oksijen seviyesi muhteşemdi. Geldikleri ilk gecede ömründe hiç bu kadar rahat bir uyku uyumadığını düşünmüştü. Nefes almak işte tam da böyle bir şey olmalı diye geçirmişti aklından. Bu orman kampının bulunduğu alanda yüz on üç farklı ağaç türü yüz yılı aşkın süredir varlığını sürdürüyordu. Geldikleri gecenin sabahında, ilk kahvaltılarını yaparken Armi, Evren ‘e dönüp, orman kampının içinden geçen küçük dereyi göstererek “Bak işte sana su, doğanın içinde hem de tam senin evinin yanında akan bir dere.” demişti. Evet, Armi bir kez daha haklıydı. Su çocuğunun suyu evinin iki adım ilerisinde meditatif bir şırıltıyla akmaktaydı.
Deniz mavisi su manzarası şimdi orman yeşili su manzarasına dönmüştü. Dalga sesleri huzur veren dere şırıltısına yerini bırakmıştı.
Evren; “Haklısın dostum. Su her yerde şifadır benim için. Ne kadar şanslıyız ki bu muhteşem doğanın tadını çıkaracağız. Bilirsin benim korkum bu cennet ülkenin doğasının her geçen gün daha çok bozulması. Biz bu cennetin sahibi değiliz. Bu dünyayı bir önceki nesilden teslim alıp bir sonraki nesillere miras bırakacağız. Ki onlarda bu güzelliklerin tadını çıkarsın.”
Armi; “Bu konuda ne kadar hassas olduğunu biliyorum canım. Hepimiz bu mirası korumalı ve hiç bozmadan torunlarımıza aynı şekilde aktarmalıyız.”
Tadını çıkarmak, doğa ile iç içe olmak insana yaşadığını hissettiriyordu. Trafik gürültüsü, eksoz dumanı, kalabalık, kargaşa ortamı, stres çarkı içinde geçen uzun gençlik ve orta yaş döneminden sonra giden sağlığını geri almak için nasıl da kaçmıştı şehirden uzaklara Evren. Şimdi burada gergin kasları gevşiyor, her aldığı nefeste sanki tüm hücreleri temizlenip, yenileniyordu.
Orman içi hayatlarının dördüncü gününde, öğleden sonra Evren, Armi’nin sevdiği kekten yapıp, ona çay ile kendisinin de müptelası olduğu kahve ile birlikte keyif yapmayı düşündü. Hemen hazırlıklarını yapıp, keki mini fırınına attı. Ortalığı yeni temizlemeyi bitirmişti ve fırından gelen mis gibi kokuların eşliğinde kahve ve çayı hazırlamaya başladı. Bir yandan “Armi nerede?” diye düşünüyordu. Elindeki karpuz büyük, mini buzdolabı küçük olduğundan iki saat önce karpuzu dere yatağında soğutmak için götürmüş ama hâlâ ortalıkta gözükmüyordu.
Evren; “Yine kime takıldı acaba? Bulmuştur sohbet edecek birilerini.” diye kendi kendine konuştu.
O sırada Armi’nin kuş cıvıltısı neşeli kahkahaları küçük evinin yanından duyuldu ve Evren’in tahmin ettiği gibi birisi ile sohbet ediyordu. Evinin mutfak penceresine yüzünü yaklaştırıp biraz ilerisindeki Armi’nin küçük evine doğru baktı. Sosyalleşmeyi ve sohbet etmeyi seven arkadaşı genç, uzun boylu, sarışın bir adamla konuşarak evinin küçük verandasına doğru geliyordu. Genç adamın elinde Armi’nin dereye soğutmak için götürdüğü büyük karpuz vardı. Armi hiç tanımadığı insanlarla hemen kaynaşıp, kısa sürede hayat hikâyelerini öğrenirdi; “Herkesin bir hayat hikâyesi vardır ve bu hikâyelerden çıkarılacak dersler vardır.” derdi.
Evren, hemen kendi evinin verandasına çıkıp, elindeki keki göstererek; “Oraya değil, buraya buyurun. Bak canım ne yaptım.” dedi.
Armi’nin gözlerinin içi gülerek; “Ay canım benim, en sevdiğim kek. Hadi gel Gökhan. Arkadaşım diye söylemiyorum Evren çok güzel kek yapar.” diyerek genç adamı da yanına aldı ve Evren’in verandasına beraber çıktılar.
Armi; “Evren, ben de sana bu genç arkadaşı tanıştırmak için getiriyordum. Çok iyi anlaşacağınızı düşünüyorum. Bu Gökhan, Gökhan bu da sana bahsettiğim arkadaşım Evren. Canım, Gökhan senin gibi doğa koruyucu ve yeryüzü doktorları grubunda genç bir doktor. Suriye’den yeni gelmiş.”
“Merhaba, çok memnun oldum Gökhan. Hoş geldin. Kaynanan seni seviyormuş. Ben de kek yaptım. Taze çayım ve kahvem var. Hangisini istersin?”
“Merhaba, kaynanamın sevip sevmeyeceğini bilmiyorum. Çünkü bekârım. Ama şanslı bir insan olduğum kesin. Ben kahve rica edeceğim zahmet olmazsa Evren Hanım.”
“Daha yeni tanıştık ama “Hanım“ kısmını kaldırabilirsin. Armi seni bulduysa, arkadaşımın arkadaşı, arkadaşımdır. Bana Evren diyebilirsin. Kahveler ve çay hemen geliyor.” diyerek Gökhan’ın hâlâ taşımakta olduğu karpuzu nereye bırakacağını bilmeden tutmakta olduğunu fark etti Evren; ”Ben onu alıp mutfağa götüreyim” diyerek Gökhan’ı kurtardı.
Kahve, çay ve kekin tadı, hiç bu kadar lezzetli gelmemişti Evren’e. Sohbetin güzelliği ile tatların güzelliği birbirine karışmıştı. Gökhan genç yaşına rağmen kendini geliştirmiş, hayatına amaç katmış, az zamanda çok farklı hayat tecrübeleri edinmiş, gönüllü ,yardımsever bir yürekti. Sohbetleri Suriye’deki acılar, savaşın acımasız yüzü ile başlamış, Türkiye ‘nin cennet bir coğrafya olması, dünyanın çevre sorunları, iklim krizi ile devam etmişti. Gökhan’ın bu orman hakkında derin bilgiye sahip olduğu kesindi. Bu bölgeye sayısız kere gelmişti. Gökhan; “Kirlenen ruhumu ancak burada temizleyip yenileyebiliyorum” diyordu.
Bir ara Gökhan, ormanda kısa bir yürüyüş teklif ettiğinde Evren ve Armi hiç düşünmeden kabul ettiler. Kamp alanından ormanın içine doğru yürürken Gökhan özel ilgi alanlarından biri olan ağaçlar ile ilgili kendi kendine konuşuyormuş gibi bildiklerini anlatmayı sürdürüyordu. Evren ve Armi bu bilgi fırtınası içinde her kelimeyi, her bilgiyi bir sünger gibi içlerine çekmek, dimağlarına not düşmek için ses çıkarmadan Gökhan’ı pür dikkat dinliyorlardı. Gökhan’ın parlak, iri mavi gözleri bir ağaçtan öbür ağaca atlıyor, hafızasından süzülüp gelen bilgiler bazen küçük bir dere şırıltısı gibi sakin, bazen şelaleler gibi çağlayarak akıyordu.
Evren her gördüğü ağaca dokunmak, sarılmak istiyordu. Ve yaptı da. Armi her yaprağı okşayarak sevgisini gösteriyordu. Gökhan, Evren’in ve Armi ‘nin bu hareketlerini ne duygularla yaptıklarını kendi tecrübelerinden çok iyi biliyordu. Doğa sevgisi yaşama duyulan saygıydı.
Evren gecenin sessizliğini yırtarcasına gelen, toprağı titreten patlama sesiyle yatağından sıçradı. Duvar saati gece sıfır iki otuz beşi gösteriyordu. Patlamanın sarsıcı gücünden sonra şimdi derin bir sessizlik vardı. Kısa bir süre sonra dışarıda kamp alanında sesler ve hareketlenmeyi duyunca yataktan fırlayıp, üzerine sabahlığını geçirip dışarı çıktı. Bir ara ay ışığında ormanın karanlığına doğru baktığında sanki ormandaki tüm canlılar ve ağaçlar hep bir ağızdan çığlık atıyorlar gibi geldi Evren’e. Bir şey olmuştu. Hem de çok kötü bir şey olmuştu. Kısa süre sonra kötü şeyin ne olduğunu anladı. Uzaklarda kırmızı siyah renkli alev ve dumanın ışığı ve kokusu hissedilmeye başlanmıştı. Orman yanıyordu.
Armi ; “Neler oluyor Evren? Neydi o ses? “ dedi.
Evren titreyen eliyle uzaktaki alevleri göstererek, orman yangını diyebildi sadece.
Bir müddet sonra itfaiye sirenlerinin acı çığlıkları uzaktan duyuldu. Fakat bu arada alevler çok daha büyük ve geniş alana yayılmıştı. Rüzgârın etkisiyle alevler çok hızlı yayılıyordu. Bir saat içinde alevler kamp alanına yaklaştığı için yetkililer gelip kamp bölgesinin acil tahliye edilmesi gerektiğini bildirdiler. Çadırlar toplandı. Küçük evler taşımaya hazırlandı. İki saatlik koşturmaca sonunda herkes güvenli bölgeye taşındı. Bu süre içinde yangın tüm çabalara rağmen ilerlemeye devam etmişti. Bir yangın söndürme uçağı, iki helikopter defalarca sorti yapmış, en yakın su kaynağından su taşıyarak yangına müdahale etmişti. Gecenin karanlığında dev bir meşale gibi parlayan yangın on bin hektar alanı küle çevirmişti.
Şimdi gün ağarmaya başlarken alevler yerini koyu gri dumana ve yoğun kokuya yerini bırakmıştı. Bir ara Evren ve Gökhan yangın söndürme ekiplerine yardım etmek için bölgeye geri dönmüşler, uçak ve helikopterler gelinceye kadar dereden aldıkları suyu kovalarla insan zincirinde elden ele taşımışlardı.
Şu anda üç arkadaş sönen yangının ardından bölgede dolaşırken birkaç gün önce gezintiye çıktıkları ormanda kömür gibi olmuş ağaçlara, yangından kaçamayan hayvanların simsiyah olmuş bedenlerine kahreden acı ve üzüntüyle bakıyorlardı. Evren bu duygu yoğunluğuyla yanan ormanda sarhoş gibi dolaşırken yangında simsiyah olmuş bir kayanın hemen yanına oturmuş küçük bir silüet fark etti. Önce neye baktığını anlamakta zorlansa da biraz daha kayaya doğru yaklaştığında bu silüetin küçük bir çocuğa ait olduğunu anladı. Küçük bir kız çocuğu eli yüzü siyah olmuş beyaz elbisesi griye dönmüş bir şekilde kucağında bir şey tutarak kayanın yanında ağlıyordu. Evren çocuğun yanına diz çökerek onun yüzüne baktı. Kararmış yüzünde akan gözyaşları uzun çizgiler halinde iz bırakmıştı. İri yeşil gözlerinin akları ağlamaktan kıpkırmızı olmuştu. Dokuz on yaşlarında, kızıl kahve saçları darmadağınık olmuş iki yandan sarkan örgüleri bozulmuştu.
Evren; “Merhaba küçük kız, iyi misin? Burada ne yapıyorsun?” diye yumuşak bir ses tonuyla sordu.
Küçük kız yavaşça başını kaldırıp Evren’e doğru bakarken bir yandan da kucağında elbisesine sardığı şeyi gösterdi.
Küçük kız; “Bu benim kedim Pamuk. Yangın sırasında evde değildi. Her zamanki gibi ormanda gece yürüyüşüne çıkmış. Yangında onu bulamadım. Az önce hep geldiği bu kayanın yanına gelince onu tanımakta zorlandım. Benim kedim adı gibi bembeyazdı. Ama şimdi siyah olmuş.” dedi.
Evren; “Canım, bak bu abi doktor. İzin verirsen kedine bir baksın” dedi.
Gökhan kediyi küçük kızın kucağından nazikçe aldı. Kedi gerçekten simsiyah olmuş, gözleri şişmiş ve kapanmıştı. Nefes almakta zorlandığı ciğerlerinden gelen hırıltı ile hemen anlaşılıyordu. Gökhan hemen yanında taşıdığı su ile kediyi ıslattı. Gözlerini burnunu ve ağzını temizledi. Tüylerinin bazı yerleri yanmış, kırmızılaşıp su toplamış derisi ortaya çıkmıştı. Gökhan küçük kıza kedisinin hayvan hastanesini götürülüp tedavi edilmesi gerektiğini anlattı.
Küçük kız kirli elleriyle gözyaşlarını silerken iyice kirlenen yüzünde gözleri parlayarak, hızlıca ayağa fırladı.
“Evet doktor ağabey. Hadi gidelim. Benim kedim iyileşsin.” dedi umutla.
Uzun, uykusuz, yorgun, korkuyla dolu bir gecenin ardından yangın sönmüştü. Evren gözlerinden akan yaşların yüreğindeki yangını söndürmeyeceğini çok iyi biliyordu. Belki zamanla hafifleyecekti.
Evren şimdi yüreğindeki yangınla birlikte derin bir öfkenin kavurucu hissini söndürmek için zamanın ve doğanın insafına sığınıyordu. Belki bir gün insanlar akıllanacak umuduyla…



















