YAZILI KANYON
Hayatımda hiç çadırda kalmamıştım. Geziye gitmek, tatil yapmak nedir bilmiyorduk. İş, güç hayatımızı öylesine doldurmuştu ki, dinlenmek kelimesinin anlamını sorsalar, cevapsız bırakırdık.
Büyük oğlum okulu bitirmiş, bize dükkânda destek oluyordu. Hoş, hep yanımızdaydı ama tatillerde, akşamüstü okuldan geldikten sonra çalışırdı. Üniversiteyi bitirip geldikten sonra ise onun desteği hayatımızı epey kolaylaştırmıştı. Bense; banka işleri, alış veriş, kredi işleri gibi dışardaki işlerle uğraşıyor, eskisi kadar sık inmiyordum markete. Eşim de oğlumuza bırakıp akşam yemeğine geliyor, tekrar inmiyor, akşamı birlikte geçirme fırsatımız oluyordu. Artık dükkânı akşamları oğlanlar kapatıyordu.
Yaz aylarıydı. Sıcaklar epey artmıştı. Bir gün diş doktoru olan arkadaşım Sermin telefon açtı. Akşam onlara gidecekmişiz. Gittik. Yemeği birlikte yiyip, çaylarımızı içtikten sonra eşi Türker Hoca; ‘Abi yarın Isparta’ya yazılı kanyona gidiyoruz’ dedi. Eşim; "Hayırdır Hoca, orada ne var, neden gidiyorsunuz?'’ deyince, ‘'Yok abi birlikte gidiyoruz, beraber gidip gelelim. Bize yoldaş olursunuz herhalde'’ dedi. Eşim ‘olur’ dedi. Onu kıramaz, itiraz edemezdi. Neden gideceğiz, orası neresi, ne yapacağız hiçbir şey bilmiyorduk. Günü birlik pikniğe gidecekmiş gibi varıp geleceğiz zannıyla ne alacağımızı sorduğumuzda "Bayanlar ayarlar onu, sen canını sıkma’ dedi. Ayrılırken erken çıkma kavliyle ayrıldık. Sermin bana alınacakları liste atacaktı. Atmış. Eve geldiğimde ertesi günü için hazırlık yaparken malzemeler tuhafıma gitti. Piknikte çarşaf, haşema, havlu, yastık gibi malzemelerden bahsediyordu. Geç vakitti ama yeni ayrıldığımız için aramakta beis görmedim. Gideceğimiz yerde nehir varmış, fırsat bulursak belki girermişiz. Gittiğimiz yerde çadır olduğunu, sudan sonra yatıp dinlenmek için çadırlara girdiğimizde hijyen açısından kendi çarşafımız olması gerektiğini söyledi. Hatta nevresim ya da battaniye de almamı istedi. Gereksiz görsem de sorgulamadım nedense. En nihayetinde sabah gidip akşam dönecektik. Yiyecek içeceği ekstra keyfime göre bana bırakıyormuş. Onlar gıda işini zaten halletmişler. Kendimce hazırlanıp yattım.
Sabah erken vakitte aradılar hazırız diye. Aklımın yettiği, anladığım kadarıyla hazırlanıp çıktık yola. Onların evi gideceğimiz yönde yol üzerinde olunca, biz onlara geçtik. Onlar da indiler, arkalı önlü çıktık yola. Türker Hoca öndeydi. Gidilecek yeri o biliyordu sonuçta. Yol boyunca eşimle mülahaza ettik durduk. Nereye gidiyoruz, akşamüstü ne zaman döneceğiz, Yazılı Kanyon nasıl bir yer, sıcak mı, serin mi? Hiçbir şey bilmiyorduk.
Uzun bir yolculuktan sonra çeşme başında durduğumuzda eşim tekrar sordu; ‘'Hoca bu kadar yol günü birliğine gelinir mi? Yakın bir yerde oturabilirdik’ deyince Türker Hoca güldü. Ama bir şey demedi. Burasını görünce fikrimizin değişeceğini, harika bir yer olduğunu, bir saate bile değeceğini söyledi. Tekrar çıktık yola. İki yüz otuz altı kilometre yolu, yaklaşık üç küsur saat sürüyordu ve biz oraya pikniğe gidiyorduk. Ütopik bir durumdu bizim için.
Nihayet yazılı kanyona gelmiştik. Mersin ağaçlarının arasındaki yemyeşil ovalar, buz gibi, efil efil rüzgârın okşayan yalamasıyla oksijenin burun deliklerini yaktığı o muhteşem havayı teneffüs etmek, saatlerce süren yola değecekti doğrusu. Ağaçların, yeşilliğin omuz omuza verdiği o muhteşem güzelliğin arasından on beş, yirmi dakika daha gidince menzile ulaşmıştık. Her yer çadırdı. Kocaman, derin, geniş bir akarsu üzerine kurulmuş köşkler vardı. Gözümü alamıyordum etraftan. Cennetten bir köşeydi sanki. Daha önceden kiralanan çadırların önüne vardığımızda hangisini isterseniz geçin yerleşin dediler. İki yanıma baktım.
Ağaçların üzerine çardak yapmışlardı, başına samanlık merdiveninden çıkılıyordu. Bazı çardaklarda ise; ağaç gövdesinin geniş ve çatallı olması, merdiven görevi gördüğünden ayrı merdivene gerek görülmemişti. İki yanıma bakındım. Gözüm ağacın başındaki çardakta olsa da, fark etmez dedim. "Akarsuyun üzerini ya da ağaç başını tercih et bence," dedi Sermin hissetmiş gibi. Ben de yine fark etmez diyerek ağacın başına yöneldim. Çantalarımızı koyup indik aşağıya.
Acıkmıştık. Sermin, "hadi yemek yemeye gidiyoruz" dedi. Ama yiyecek çantamızı aldırmadı. Meğer annesigil, kayınvalideleri, eltisi herkes oradalarmış. Onların rutin yaptıkları bir geziymiş. Emine teyze ve rahmetli Fatma teyze bazlama, börek, pişi yapıyorlar, tüpte de çay kaynıyordu. Bizi bekliyorlarmış. Akarsuyun kenarında, ocakta pişen börek ve pişilerin kokusu o yorgunluğun üzerine öyle mest ediyordu ki. Hayatımda yediğim en leziz yiyeceklerdendi diyebilirim. Neşe içinde yenilen yemeğin ardından doğayı dolaşmaya çıktık. Gezi esnasında eşim müthiş bir yer olduğunu, imkân olsa birkaç gün kalınacak nadide bir yer olduğunu söyleyince, Türker Hoca, onun için üç dört günlüğüne geldiğimizi, biraz kafa dinlemenin eşime çok iyi geleceğini deyiverdi. Eşimle ikimiz olduğumuz yerde dikelip kaldık. Nasıl yani, biz üç dört günlüğüne mi gelmiştik? Geri döndü, eşimin yüzüne baktı; "Birkaç gün desem gelmezdin, ben de detaya girmedim. Buna hepimizin ihtiyacı var abi. Bak, sana daha nereleri göstereceğim’ dedi.
Gerçekten de bu dinlenceye ihtiyacımız vardı. Otuz beş yıldır bir gün dahi dinlenmeden çalışmıştı. Hiç sosyal hayatımız yoktu. Türker Hoca bizim hayatımızın dönemeciydi. İlkleri yaşadığımız, birlikte keyif almayı öğrendiğimiz, kardeşliği ve dostluğu iliklerimize kadar hissettiğimiz, hayırhahlığı, Allah için sevmeyi, hayırda öncülük etmeyi, hoşgörünün sırtımızdaki yükü atmak olduğunu anladığımız, karşımızdaki kişiyi her haliyle Yaradan adına kabul etmeyi öğrendiğimiz kişiydi. Sermin, karşılıksız sevmenin, yapılan iyiliğin ancak Allah için olması gerektiğinin canlı örneğiydi. Karı koca işlerinin piriydi. Aile ve öğrenci koçu olan, PDR ve NLP uzmanı olan Türker Hoca, Allah’ın bize sunduğu bir lütuftu sanki. İlklerimizdi. İlk onlarla otele gitmiş, ilk onlarla sinemayı tanımış, ilk umre onlarla nasip olmuş, ilk Türkiye turuna benim kitap vesilesiyle önderlik etmişlerdi. Benzer bir sürü ilkleri, onlarla birlikte yaşamıştık.
Türker Hoca ile eşim önde, Sermin’le ben arkada bir müddet daha dolaştıktan sonra geri döndük, Emine teyze ve Fatma teyzenin yanına geldik. Hoşsohbet eşliğinde geçirdiğimiz akşamdan sonra çadırlara çekilip yattığımızda, nevresim ve çarşaf almam için neden ısrar ettiğini de anlamış oldum. Köşkün üstünde çadırın kapısının önüne ayaklarımı uzattım.
Şırıl şırıl suyun üzerinde, yıldızları seyrederek uzun zaman oturdum. Geç vakit çadırın içine geçip yattım. Ertesi sabah namazdan sonra Sermin’le yürüyüşe çıktık. Döndüğümüzde kahvaltı hazırdı. Kahvaltımızı edince Kanyona gidiyoruz dediler. Birlikte Kanyondaki yazıtları, resimleri anlata anlata dağa doğru yol aldık. Ormanlık alanda, metrelerce yüksek ağaçların arasında, oksijeni doruk noktada hissederek dağa doğru yürümek, muhteşem bir duyguydu. Yer yer şelalelerle süslenmiş, doğanın mucizevi güzelliği eşliğinde hayran hayran ilerlerken, birkaç metre aşağıya doru taşlardan indik. Kamp alanındaki akarsuyun geldiği alan iyice genişlemiş, koskoca çay olmuştu. Oldukça gür olan bu suyun oluşturduğu gölet muhteşemdi. Küçük şelalecikleri oluşturan gölet etrafındaki taşlar, değişik şekillerde aşınmış, efsane bir görüntü oluşturmuştu. Yarı köylü Halil dedenin su altında dakikalarca kalışına şahit olduğumuz yerdi burası.
Göletin karşı tarafında yedi- sekiz yüz yıllık bir çınar ağacı vardı. O çınar ağacının tarihçesini kısaca dinledikten sonra, göleti takip eden akarsuyun kenarından epey bi yürüdük. Ayaklarımız çok üşüyünce çıktık ve taşlara oturduk. Hava çok sıcak olmasına rağmen suyun bu kadar soğuk olması ümmet pınarını aklıma getirdi. Burnumun direği sızladı doğrusu.
Ertesi gün de haşemalarımızı giyip akarsuya girdik. Hani dedim ya, ilkleri onlarla yaşadık diye; yine ilk kez orada suya girmiş, bedenimize banyo dışında ilk kez su değmişti. Deniz ya da dere suyunun içinde oyunlar oynamak, su savaşı yapmak öyle eğlenceliydi ki... Sevdiklerinle, seni anlayan dostlarla, doğanın doyumsuz güzelliği içinde eğlence başka bir lezzetmiş. Hayattan lezzet almak böyle bir şeymiş demek ki.
Dolu dolu geçirdiğimiz üç gece dört gündüzden sonra dönüş vakti geldiğinde oldukça dingin, huzurlu, neşe içindeydik. Hep birlikte toparlanıp tekrar geri döndüğümüzde, unutulmaz geçen dört günün huzuru tüm bedenimizi sarmıştı. Yine bir ilki sevdiğimiz, kardeş olan dostlarımızla geçirmiş, hem yeni yerler görmüş, hem kanyonun ne olduğunu öğrenmiş, hem de ömre bedel tatil geçirmiştik. Selam olsun ilklerimizin mimarlarına..



















