HİKÂYESİZ ŞİİRLER
Attila İlhan’dan öğrenmiştim, her şiirin bir hikâyesinin olduğunu.
O, şiir kitaplarının sonunda “Meraklısı İçin Notlar” başlığı altında, kitabındaki şiirlerin oluşum hikâyelerine gönderme yapardı. Bu notlar, ilgili şiirlerin ya kısa bir izleği ya da olası koca bir romanın ön sözü gibi dururlardı!
Şiirler, kendi hikâyelerinin sonunda, bir nazım hâlinde, finalin dönüşüme uğramış anlatılarıdır. Biz, şiirleri okuruz ama hikâyelerini bilmeyiz. Oysa bir şiirin içselleşip gerçekliğine kavuşması, o bilmediğimiz hikâyesiyle birlikte okunduğunda yaşanır, anlaşılır, ait olur!
Hikâyesinden yoksun şiirler, hep yarım terennümlerdir! Aysbergler gibi şairinin belleğinde, yüreğinde kalır şiirin kökü, gövdesi!
Acaba Sabahattin Ali’nin “Ses” öyküsü olmasaydı, öyküdeki yol işçisi Sivaslı Ali’nin ağlatısını bilmeseydik, hikâyedeki “Leylim Ley” şiiri türküleşip ülke sınırlarını aşarak tüm dünyada bu kadar sevilir, beğenilir, yürekleri parçalarcasına okunur muydu?
Aşağıda bir şiirimi doğuş hikâyesiyle birlikte paylaşıyorum. Hikâyeyi yazarken fark ettim, öyküm Sabahattin Ali’ninkiyle kardeş gibiydi: Tek fark; ben yaşamıştım, o ise gözlemişti!
YÜREĞİN ÇOBANI
Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş, çiçeği burnunda genç bir mühendisti. Öğle paydoslarında işçi-mühendis onlarca kişi arazinin ortasında bizi kollayan çınar altında toplanır; ekmek arası zeytin, peynir, domates yer; gönül yarası sevdalara dalar; pürneşe, az hüzün, bir hayli türküler çığırarak nefs eylerdik. Bir gün sordu; yüzü kıpkırmızı, alnından çeşme gìbi terler boşalırken. Sözcükler tereddüt içindeydi; düşe kalka, birbirine dolanıp tökezlenerek zor bela çıkıyorlardı ağzından.
— Şefim, ben bu hafta sonu için bir gün izin isteyeceğim, müsaaden var mı?
— Keyfine bak... Umarım bir sıkıntı yoktur?
İçindeki kasvetli şatonun kapısını çalmış, açılmasını bekliyordum. Yüzündeki ifadelere bir de utanma eklenmişti. Yok mu ya bir yolu olsa yerin dibine girip kaybolacaktı. Demek sıkıntıyı yaratan yara büyüktü. Köyde hastası olabilirdi. Para herkesin başında dikili duran bir cellattı. “Belki yediği bir gönül çelmesi?” diye esindim.
— Söyle, çekinme... Rahat ol! Bizi bu ellere ne savurdu sanıyorsun? Az önce aşımızı paylaştık, sonra neşemizi. Eh… Şimdi sıra hüznümüzde… Anlat bakalım hadi, dinliyorum.
Derin derin yüzüme baktı. Karanlık dipsiz bir kuyuya bakarcasına. Fazla sürmedi ama
bir çırpıda kendini o kuyuya saldı:
— Çorap... Tuhafiye... Çorapçı kız... Zehra'ya benziyordu... Elimi tuttu, çorapla... ‘Bu uygun!’
— Oğlum ne diyorsun, hiçbir şey anlamıyorum.
Anlıyordum da heyecanı yatışsın diye araya zaman sıkıştırıyordum. Ama birden susunca yanlış yaptım diye korktum. Bir süre nefessiz kaldı. Vurgun yemiş gibi; yüzü daha bir şişti, kızardı. Ve ansızın boşaldı!
— Ben ilk kez bir kızla buluşacağım ve ne yapacağımı bilmiyorum şefim, yardım et!
— Bilinmez ki zaten!
Soru, çok çalışıp az bildiğim bir yerden gelmişti.
— Sizin oralarda koyun güdenler vardır, tanırsın…
— Ben daha düne kadar evimin çobanıydım, bilmem mi şefim?
— Hah işte, çözüm o bilginde! İnsan sevdasının çobanıdır, aslanım! Ama burda koyun yerine yüreğini koyacaksın. Sonra da onu koyun gibi salacaksın; sen de arkasından kavalını çalıp peşine takılacaksın…Hepsi bu! O sana doğru yolu gösterir!
Dedim de demesine… Ama o gece uyuyamadım. Gecenin bir mehtabı ayartıp duruyor yüreğimi; o da yıldızlarla oynaşmak istiyor; n'apsın, hevesli! Bahçem rengârenk çiçek tarlası; kokular arasında gezindikçe sözcükler bulaşıyor üstüme başıma; sonra da kalemime mürekkep olup ağıyorlar kâğıdıma…
YÜREĞİN ÇOBANI
saysak da kum tanesinden binlercesini
tüketemeyiz ilk buluşmaların gerekçesini
çerden çöpten barakadan olsa da mekânlar
irem bağları halt etmiş onlar sevdadan yanalar
güneş şımarmış düşmüş denize
kırmızı mor bir akşam alacası peşinde
ağ çeken martılar döğüşür küpeştede
sıcak bir kış soğuk bir yaz gününde
tüm erdemler hünerler sergilenirler
kimi öğrenci kimi emekli kimi işçi
kendi kendine şaşıran incelikler
hayatta görülmez o mekânlarda gizli
gözler gözler içine girdikçe derinden
hoplayıp gidiverecek yürekler yerinden
konuşmak ayıptır öyle eğitilmişler
ikisi de romantik bir hayli hevesli
bir çay ile başlayıp yemek ile süren
gece bitti biter zaman tükenir
ancak biri öne geçer panik içinde
sahil ışıl ışıl izlenmeli bu saatte
suskunluk yavaşça yol alırken denizde
fısıldanır kulaklara aşk sözcükleri
siyah beyaz bir film mutlak görülmeli
sonraki buluşma çok yakın bir günde
ışıklar söner derin bir soluk alır gece
umutlar beslenir yürekler yangın yeri
ne ilkler yaşanmıştır yalnızlıklarda çoğalır
sevdalar o mekânlarda başlar
o mekânlarda yaşlanır
***


















