VİRGİNİA WOOLF
(25.01.1882 – 28.03.1941)
Görüntüler, aynadaki o yabancı eksen, koridorun ucundaki o ağır tül perde... Hepsi birbirine karışıyor. Bilinç, bir fener alayı gibi zihnimin dehlizlerinde dolaşırken o iki ismin; Gerald ve George’un gölgesi, yazdığım her cümlenin satır aralarına sızıyor. Evin içinde bir sessizlik değil, bir uğultu var. Altı yaşındaki o küçük kızın, yemek masasının soğuk meşesine temas eden çıplak bacaklarındaki ürpertiyi bugün bile dizlerimde hissediyorum.
Gerald’ın elleri sadece tenime dokunmadı; dünyayı algılayışımın dengesini bozdu. O an, aynaya baktığımda gördüğüm şeyin bana ait olmadığını, bir başkasının bakışıyla şekillenen, kirletilebilir bir "nesne" olduğumu fark ettim. Utanç, bir sarmaşık gibi boğazıma dolandı ve kelimelerimin yerine o günden sonra hep semboller geçti. Sonra annemin ölümü... Evin içindeki o kutsal koruyuculuk halesi dağıldığında, George’un "şefkatli" ama boğucu gölgesi odamın kapısını araladı.
O saygın, o beyefendi George! Toplumun önünde yas tutan bir hami, kapılar kapandığında ise Vanessa ve benim üzerime çöken o ağır, habis sis. Onun her yaklaşımı, her uygunsuz dokunuşu, zihnimde inşa ettiğim o narin kaleyi biraz daha sarstı. Bir insanın en güvenli sığınağı olması gereken ev, nasıl olur da en tekinsiz labirente dönüşür? Ağabeyimdi onlar benim… İşte bu yüzden, Mrs. Dalloway’de Septimus’un o kopuşlarını, Deniz Feneri’ndeki o aşılması güç mesafeleri yazıyorum. Bedenimden kaçmak, zihnimin berrak sularına sığınmak istiyorum. Ama su bile bazen öylesine ağırlaşıyor ki...
Kelimelerimle ördüğüm bu kozanın içinde o ellerin izini silmeye çalışıyorum. Ancak biliyorum ki o koridordaki ayak sesleri dinse bile, yankısı zihnimin sonsuz odalarında dolaşmaya devam edecek.
HAYATI
Virginia Stephen, 1882 yılının kışında Londra’da, kütüphane raflarının ve entelektüel tartışmaların gölgesinde dünyaya geldi. Babası seçkin bir editör, annesi ise bir ressamın tablosundan fırlamışçasına zarif bir kadındı. Ancak bu görkemli evin koridorları, küçük Virginia için erken yaşta travmaların ve kayıpların mekânı oldu.
On üç yaşında annesini kaybetmesiyle başlayan ruhsal sarsıntılar, babasının ve sevdiği kardeşlerinin ölümüyle derinleşti. Babasının vefatının ardından kardeşleriyle taşındığı Bloomsbury, onun için sadece bir semt değil, zihinsel bir özgürleşme alanıydı. Orada kurulan ve dönemin en aykırı beyinlerini bir araya getiren Bloomsbury Grubu içinde, hem sanatını hem de kimliğini inşa etti. 1912'de Leonard Woolf ile evlendi; bu birliktelik, sadece bir evlilik değil, aynı zamanda modern edebiyatın en sarsıcı metinlerini basacak olan Hogarth Press’in de doğuşu demekti.
O, dış dünyadaki olayların peşinden koşmak yerine insanın içindeki bitmek bilmeyen fırtınanın izini sürdü. "Bilinç akışı" denilen yöntemle, bir karakterin tek bir gününü bir ömre, bir anını koca bir evrene dönüştürdü. Mrs. Dalloway’den Deniz Feneri’ne kadar her eserinde, zamanın akışını ve insan ruhunun kırılganlığını ilmek ilmek işledi. Aynı zamanda kadınların edebiyat dünyasında var olabilmesi için ihtiyaç duydukları ekonomik ve fiziksel alanı, "Kendine Ait Bir Oda" diyerek tarihin sayfalarına kazıdı.
Yaşamı boyunca peşini bırakmayan sesler ve ağır depresyon nöbetleri, İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı o karanlık atmosferle birleşince dayanılmaz bir boyuta ulaştı. 28 Mart 1941’de, yeni bir krizin eşiğinde olduğunu ve artık savaşamayacağını hissederek kendini cebine doldurduğu ağır taşlarla Ouse Nehri’nin serin sularına bıraktı. Virginia Woolf’un eşi Leonard’a bıraktığı veda mektubu, edebiyat tarihinin en hüzünlü ve asil metinlerinden biridir:
"En sevdiğim,
Yine delirecekmişim gibi hissediyorum.
Bu korkunç zamanları bir kez daha atlatamayacakmışız gibi geliyor. Ve bu sefer iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım ve odaklanamıyorum. Bu yüzden yapılması en doğru olan şeyi yapıyorum. Sen bana olabilecek en büyük mutluluğu verdin. Bir insanın olabileceği her şey oldun benim için. İki insanın, bu korkunç hastalık gelene kadar bizim olduğumuzdan daha mutlu olabileceğini sanmıyorum. Artık savaşacak gücüm kalmadı.
Senin hayatını mahvettiğimi, ben olmazsam çalışabileceğini biliyorum. Ve biliyorum ki yapacaksın. Görüyorsun ya, bunu bile düzgün yazamıyorum. Okuyamıyorum. Söylemek istediğim şu ki hayatımdaki tüm mutluluğu sana borçluyum. Bana karşı sonsuz sabırlı ve inanılmaz derecede iyiydin. Bunu herkes biliyor. Eğer beni birisi kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun. Her şey beni terk edip gitti, senin iyiliğin dışında. Artık senin hayatını daha fazla mahvedemem.
Dünyada hiç kimsenin, bizim olduğumuz kadar mutlu olabileceğini sanmıyorum."
ARDINDAN
Virginia Woolf’un ölümü, edebiyat dünyasında sarsıcı bir boşluk yarattı. Dönemin yazar ve eleştirmenleri, sadece bir yazarı değil, "modern bilincin sesini" kaybettiğini söylediler.
T.S. Eliot: Woolf’un yakın dostu olan ünlü şair, onun ölümünü "bir devrin kapanışı" olarak nitelendirdi. Eliot’a göre Virginia, İngiliz edebiyatının sahip olduğu en hassas ve en gelişmiş zihne sahipti. Onun ölümüyle edebiyatın "merkezinin" kaydığını hissettiğini belirtmişti.
E.M. Forster: Woolf’u "kendi zamanının en büyük yazarı" olarak tanımladı. Forster, onun olayları değil, "yaşamın kendisini" yazmayı başardığını vurguladı. Ardından yazdığı yazılarda, Woolf'un dili kullanma biçimindeki ustalığın eşsiz olduğunu dile getirdi.
Nigel Nicolson: (Vita Sackville-West’in oğlu ve Woolf’unbiyografi yazarı) Onun gidişini, "bir kuşun uçuşu sırasında aniden gökyüzünden kaybolması" gibi tarif etti. Hayatın en küçük anlarını bile bir sanat eserine dönüştürebilme yeteneğine vurgu yaptı.
Genel Eleştiri Çevresi: Ölümünden hemen sonra bazı muhafazakar eleştirmenler onun "aşırı kırılgan" ve "fazla öznel" olduğunu savunsalar da çoğunluk onun "Bilinç Akışı" tekniğini zirveye taşıdığı konusunda hemfikirdi. İngiliz edebiyatında Joyce ve Proust ile aynı ligde, hatta onlardan daha zarif bir yerde konumlandırıldı.
Feminist Hareket: Özellikle ilerleyen yıllarda, kadın yazarlar onun için "yol açıcı bir kutup yıldızı" dediler. Kendine Ait Bir Oda’da dile getirdiği fikirler, onun ölümünden sonra kadınların edebiyattaki varoluş mücadelesinin manifestosu haline geldi.
En çok vurgulanan ortak nokta ise şuydu: Virginia Woolf, ölümüyle bile yazdığı metinlerdeki o "su" ve "sonsuzluk" imgelerini tamamlamış gibiydi.
ESERLERİ
Dışa Yolculuk (1915), Gece ve Gündüz (roman) (1919), Jacob'un Odası (1922), Mrs Dalloway (1925), Deniz Feneri (roman) (1927), Orlando: Bir Yaşamöyküsü (1928), Dalgalar (roman) (1931), Yıllar (1937), Kendine Ait Bir Oda (1929), Londra Manzaraları (1931), Flush, Bir Köpeğin Romanı (1933), Üç Gine (1938), Perde Arası (1941), Virginia Woolf'un Günlükleri, Pazartesi ya da Salı (1921)
KAYNAKÇA
*Virginia Woolf Society - A Short Biography
* Wikisource - Virginia Woolf Suicide Note
* Wikipedia - Virginia Woolf Bibliography
* British Library - Virginia Woolf Articles
* New York Public Library - Virginia Woolf Collection
***



















