Advert

Tarkovski’nin Hayat ve Sanat Görüşüne Bir Bakış / Hüseyin Mıngıroğlu

Hüseyin Mıngıroğlu -TARKOVSKİ’NİN HAYAT VE SANAT GÖRÜŞÜNE BİR BAKIŞ

SİNEMA / TİYATRO - 23-07-2026 13:57 139 kez okundu.

Tarkovski’nin Hayat ve Sanat Görüşüne Bir Bakış / Hüseyin Mıngıroğlu
Advert

TARKOVSKİ’NİN HAYAT VE SANAT GÖRÜŞÜNE BİR BAKIŞ

Yeni Yıl Çamları mı başucu  kitabı mı?

​Denedim, hep böyle oluyor: Önce tanıyorum, çoğunlukla gecikmiş bir tanışma oluyor bu, sonra seviyor; tutkuya dönüştüğünde ise sevgi, yitirme kaygısı bürüyor yürek çöküntüleriyle içimi ve bir gün…

​Gazetenin ilk sayfası köşeye sıkışmış bir yüz: Çizgileri dinmeyen özlem yağmurlarıyla çekilmiş; bakışlarında acıyla göverten bir yılgınlık,

“ve ortasından geçerek acının
olgunlaşmak hayatın ta ötesinde
ta ötesinde zamanın!”

dercesine. 

Resmin hemen altında ise o kaçınılmaz haber; hiçbir dönüş umudu taşımayan yegane ayrılık biçiminin adıyla puntolanmış. Beynimde büyük bir inkâr, okuyorum: “Uzun zamandır yakalandığı onmaz hastalıktan kurtulamayan ünlü sinema yönetmeni Andrey Tarkovski, dün…” 

Karşı binanın birkaç dairesinde kurulmuş yeni yıl çamları takılıyor gözüme. Yaldızlarla kuşatılıp renkli billur toplarla bezenmiş; sarılı, mavili ampuller yanıp sönüyor içlerinde. Yeni; seviliyor, umuluyor. Eski; unutulan…

Günün yorgunluğu, haberin hüznü altında eziliyor; gecenin karanlığı ise erkin.

​Okuyalı henüz bir hafta olmuş kitabını tekrar açıyorum, yaşama vedaya hazırlanan bir sanatçının kaygısızca kendini dile getirişi, belki de son serzenişleri olduğu düşüncesiyle. Sonra? Algılayışların “ben”i aşan ve günlerce yakamı bırakmayan yazılma isteği.

​YAŞAM ÖYKÜSEL ANEKTOD

​Hiç kuşkusuz bugüne dek pek çok “ben”leri aştı, düşünceleri zorladı Tarkovski. Daha uzun süre hakkında konuşulup yazılacak, kâh övülerek, kâh yerilerek... 

Ancak kişisel zamanı ölen sanatçının yazgısı, unutulmak da olası. Şimdiden ansiklopedilerin ek ciltlerinde noktalanıyordur bile. Acaba ne yazıyorlardır onun için, o dar, sınırlı uzama? En çok şöyle bir şey:

​ANDREY TARKOVSKİ (1932-1986) :

​Sovyetler Birliği’nin Zavraji kentinde doğdu. Ünlü Sovyet ozanı Arseni Tarkovski’nin oğlu. Lise sıralarında müzik, jeoloji ve Arapça eğitimi gördü. Moskova Sinema Okulu’nu bitirdi. 1984 yılında ülkesini terkedip Avrupa’ya yerleşti. İtalya, Almanya, İsveç, Fransa’da bulundu. Kısa metrajlı bir; uzun metrajlı yedi film yaptı. Tiyatroyla da ilgilendi, Hamlet’i sahneye koydu. İzleyicisiyle arasında sürekli bir anlaşmazlık duvarı olmasına karşın filmleri Avrupa’da çok tuttu; ülkesindeyse siyasi ve ideolojik eleştirilere hedef oldu, hatta bazı filmlerinin gösterimi yasaklandı. Sinema izler çevresi tarafından sinemanın ozanı olarak nitelendirilen Tarkovski, genellikle filmlerinde gizemci, törel değerleri işlemeyi amaçladı. 1986 yılının 28 Aralık gecesi Paris’de ölen yönetmenin yapıtları şunlardır: Katoki Skripka, 1960, (kısa metrajlı filmi); İvan’ın Çocukluğu, 1962, (Venedik Film Festivali Altın Aslan Ödülü); Andrei Roublev, 1966; Solaris, 1972, (Cannes Festivali Jüri Özel Ödülü); Ayna, 1979; Stalker, 1979; Nostalgia, 1983, (Cannes Film Festivali Yaratıcılık Ödülü); Kurban, 1985, (Cannes Festivali Jüri Özel Ödülü); Mühürlenmiş Zaman (yaşam, sanat ve sinemaya ilişkin görüşlerini dile getirdiği tek kitabı)

Tartışmasız yaşam öyküsel anekdot olmaktan öteye geçemeyen şu bilgi ancak bir ilkokul öğrencisinin ev ödevini yanıtlayabilir. Yoksa ne O'nu ne de hayatını bize tanıtamaz. Kaldı ki sanatçı, bir değil pek çok hayat sürer ve biz onlardan yapıtları aracılığıyla yalnızca birkaçını tanıyabiliriz. Üstelik sanatçı, sıradan insanın zamanını ışık hızıyla yaşadığından —çünkü an'ı yakalama, yaşamı çok boyutlu sorgulama uğraşısı, yaşamsal olguları ve ayrıntıları olanca uyanıklığıyla gözlemleyip uslamlamasını gerektirir— ele avuca sığmayan bir evrene sahiptir. Bu nedenle, sanatçının dünyasına girip onu tanıma, anlama istemi, uzayın sonsuz karanlığına dalma yürekliliği ile sabır ve özveri eriminin genişliğine bağlıdır. Yani tek kişinin sırtlanabileceği bir yük, ansiklopedilerin sayfalarına sıkıştırılabilecek sembolik bir bilgi değil. Ben o ağırlığın bir parçasını olsun taşımaya çalışacağım şimdi; doğrularımla, yanlışlarımla… Yalnız şunu belirteyim, bu yazıda O'nu bir sinema yönetmeni olarak ele alıp sinema anlayışını ve filmlerini irdelemek peşinde değilim; bir düşünür, bir sanatçı, hepsinden öte bir insan olarak hayata yaklaşımını “anlamak” çabam.

“GÖNÜLLÜ SÜRGÜN”

​Tarkovski dendiğinde sinema eleştirmenlerinin hemen çoğunun katıldığı ortak görü; mistik, umarsız, karamsar oluşu; yaşamsal gerçeğe bir türlü ayak uyduramayıp, hayatın şiirselliği arayış ve yansılayışı içerisinde yalnızlığı seçişi.

​Bir yanda bu ortak görü öte yanda, Tarkovski'nin seyircisiyle arasındaki buzları eritmek amacıyla yazdırdığı; özelde sinemaya, genelde yaşama, sanata değgin düşüncelerini dile getirdiği, kendisi için de mükemmel bir benlik arayışı olduğunu söylediği “Mühürlenmiş Zaman” adlı kitabı. Ve kitabı ikinci kez okuyup bitirdiğimde — çoktan yeni yıl çamları sille tokat sokaklara atılmış, çöplükteki yerlerini almıştı— bendeki ilk izlenimler: Anlaşılamamış, dışlanmış, ihanete uğramış biriyle karşı karşıyaydım. Sanat-sanatçı bir kez daha politikanın kurbanı olmuştu. Yönetimin sanat ve kültür muhafızları “mutlak” öğretileri içinde O'na yer bulamayınca gizemci, dinci, bu haliyle bir yaşam kırıcı olduğunu iddia etmiş ve giydirdikleri metafizik giysilerle mahkum etmişlerdi. Nietzsche'nin deyişiyle: “Ve insandaki yüksekliği göremeyen birçokları, ondaki aşağılıkları pek yakından görmeye erdem derler. Böylece onlar erdem derler kem gözlerine”. 
Bedeli yaşam olan pahallı erdemleri vardı onların.

​Halbuki Tarkovski için de “aslolan hayat”tı. Kitabının “Bitirirken” adlı bölümünde şöyle diyor: “Aradan geçen yıllardan sonra sanat üzerine, sinematografinin görevi üzerinde düşünmek bana eskisi kadar önemli gelmiyor. Hayatın kendisi bugün benim için çok daha önemli. Yaşamın anlamını kavrayamayan bir sanatçının söyleyecek pek fazla bir şeyi yoktur herhalde”. Burada “hayatın kendisi” dediği, “insanın diğer insanlara bağımlılığı, sevgi ve fedakarlığı”dır. Bugün artık insanlığı, birey olma gücünü yitirmiş, hayatın ve özgürlüğün anlamını unutmuş insanlar yığını olarak görür. Ne yazık ki insanlara özgür yaşam vaadleriyle ortaya çıkıp “halkın iyiliği” için çalıştığını söyleyen ideologlarla, politikacıların elinde uğursuz bir şekilde yabancılaştırılmıştır birey. Manevi değerlerden iyice yoksun kalmış, kendi ruh güzelliğini algılayamaz hâle düşmüştür. Özlemleriyle tutkuları maddeselleşmiş, sorumlulukları da bu yönde evrilmiştir. O büyük sorgucuların ağında yaşamı mekanikleşen protezler medeniyetinin insanları, içinde bulundukları ve hemen her şeye yıkım ve yıldırı yılgısının sindiği bugünden ancak öz-eğitimden geçip, geleceğine, özgürlüğüne tekrar sahiplenerek kurtulabilir. Bu ise ruhsal dizgesi ve vicdanıyla barışık olmasını, ahlak yasalarıyla çelişkiye düşmemesini, büyük idealler uğruna kendini “kurban” edebilecek denli dürüst olmasını gerektirir.

​Tarkovski'nin günümüz yaşamına ilişkin bu görüşleri, sanat anlayışında ve yapıtlarında her zaman “Light Motif”dir. Yani hayatın kendisidir izleği ama yabancılaştırılmamış, nesneler dünyasının hegemonyasından sıyrılmış, işleyimindeki şiirselliğin ezgisini duyabildiğimiz “Yalın Hayat”. Bu bağlamda “Motif”lerini de “Tanrı”, “vicdan”, “ahlak”, “ruh”, “sevgi”, “özveri”, “doğruluk”, “sadelik”, “şiirsellik”, “bağlılık”, “dürüstlük”, “fedakarlık” olarak seçer. Gerçekten de ilk bakışta motiflerde gizemci, dinsel yan ağır basıyor. Ancak yazılarında hiç dilinden düşürmediği, çözümlemelerinde ilkelerini kullandığı diyalektik yanı da var. İşte ondaki bu iki farklı ve karşıt düşünsel tutum nesnel çelişki yasalarına uymadığından “ Makineci Maddeci Görüş” yandaşlarınca karalanması için yeterli bir neden oluyor. Böylece, coşkuları düşünceleri altında bastırılmış, “Dirimsel Öz”üne yabancı bir nesne gözüyle bakan Buyurganların Dünyası'nda O'na düşen, gönüllü bir sürgün olarak yaşamak.

​DOĞAYA DÖNÜŞ

​Kitabında da açıkça dile getirdiği gibi, Tarkovski Doğu Uygarlığı düşüncesi Taoizm’den etkilenmiş, her fırsatta düşüncelerinde ve sanatında bunu yansılamıştır. Bu öğreti, adeta hayat algılayışında odak teşkil eder. Bilindiği gibi Taoizm, “ilkin özdekçi eğilimli bir felsefe öğretisi olarak ortaya” çıkan, ‘Nasıl doğa kendi gidişini bozmadan koruyabiliyorsa insan da kendi doğasını bozmadan koruyabilir.’’ düşüncesini savunarak, “İnsanın, nesnelerin düzenine uygun olması gereken düzeni (Tao), ancak atalarının yaşadığı ilkel komünal toplumda gerçekleşebilir.” diyen bir düşüncenin ürünüdür. Tarkovski’ye bu açıdan bakıldığında, sanki onun insanın doğasına dönüş özlemi ve arayışı içinde olduğu gibi bir his uyanıyor. 

Bu gerçek mi? 

Niye olmasın! 

Üstelik sevdiği, etkilendiği yazar Hermann Hesse de Budizm’e yönelmiş, iç dünyasının çatışkılarını bu öğretiden yararlanarak gidermeye çalışmıştı. Ancak son çözümlemede Freud’un psikanalizinde aramıştı umarı. Tarkovski için bir doğaya dönüş özlemi sözkonusuysa bu hiç kuşkusuz felsefi değil psikososyolojik ve dirim bilimsel ağırlığı olan bir gerçektir.

DOĞAL AHLAK

​Tarkovski’nin en çok eleştirilen yanı, aktörsel düşünceleri ve Tanrı anlayışıdır.

​Yer yer uygulayım benzerlikleri taşımakla birlikte Tarkovski’nin ahlak anlayışı, Kant’ın ahlak felsefesine uymaz. Kant için yegâne yasadır ahlak; evrensel olup kesin buyruklardır. (L’impératif de la moralité)“İnsanlığın sorunlarını, ahlak yasaları yerleştirerek çözmeyi, ve özgürlüğü de bu yasaların iyi işlerliği sayesinde yeniden güçlendirip geçerli kılmayı dener”, “var olanı ve varlığı” düşünsel bir dünyada, toplumdan, duyumsal ve duygusal yanından soyutlayarak betimler. Oysa Tarkovski’de doğa-toplum-birey eytişim zinciri her zaman gözönünde tutulur ve ahlak bu düzenekte insani olan sonsal (a posteriori) değerler bütünüdür.

​Felsefenin soyutlayıcı evreninden kendimizi sıyırıp da sosyopsikolojinin alanına girdiğimizde ise karşılaştığımız şey “iki türlü ahlaki anlayış ama bir tek ahlaki düzenlemenin” varlığıdır. “Herkesin en açık gerçeklik saydığı birinci tür ahlak anlayışı ancak doğal gereksinimlerin yüzdeyüz doyurulmasıyla kurulabilen,” ikincisi ise “buyurgan toplumda, küçük bir azınlığın çıkarlarını korumak için toplumun tümüne benimsetilen” ahlak anlayışıdır, diyor Reich. Bunlardan ilkini “doğal ahlak” ile, ikincisini “buyurgan ahlak”la imlemiş. Tarkovski’nin benimseyip sürekli sözünü ettiği ahlak, “doğal ahlak” bence. Çünkü O, sonsuz bir özveri içinde, sevme yeteneğini koruyabilen; benmerkezci hırslardan arınmış; yanlış bir genelin çıkarına feda edilen biri olmak yerine kişisel sorumluluğunun bilincinde, içsel özgürlüğünü sahiplenen, kendi ruhu için acı çekip eylemlerini vicdanıyla bağdaştıran insanların yaygınlaştığı bir geleceği özlüyor. Özlediği bu geleceğin ise bugün ancak sanatda, o genel ve yüksek bir düşünceye hitap eden, insanın ruhuna seslenip manevi yapısını şekillendiren, yaşamın sonsuz anlatım gücünde bulunduğunu söylüyor. Bu nedenle sanat, yaşamın şiirselliğini taşıyan bir üst-dil, ilanı aşk gibi bir şeydir; insanın diğer insanlara bağımlılığının bir itirafıdır. Bir aydınlanmadır. Bilinçsiz bir eylemdir ama hayatın asıl anlamı, yani sevgiyi ve fedakarlığı yansıtır diyor.

​Tarkovski’deki bu doğal ahlak ve bağlamındaki sanat anlayışı, tarihi süreçlerden bağımsız, insana özgü, içkin bir kavram olan vicdanla bütünleşiyor. Vicdanı bu şekilde tanımlamıştır Tarkovski, ve tanım “vicdan”ın metafiziğidir. Ancak ondaki doğallık arayışı; dış dünyanın yalın ve saf özlemini bir Haiku ozanı gibi yapabilme isteği; doğadaki algılayışlarıyla insan-tekini çözümleme girişimi, metafizik boyun eğişe uymuyor, farklı bir düşünceyi taşıyor ardında: Freud’un bilinçaltı dünyası dediği katmanın altında yer alan, Reich’ın “Dirimsel Enerji Çekirdeği” adını verdiği, “insanoğlunun dürüst, çalışkan, işbirliğine yatkın, soydaşlarını seven ve tabii belli bir akılsal bağlam içersinde nefret de edebilen bir hayvan” olduğunu söylediği katmanı. Sanki Tarkovski’de bu katman ahlaki değerler bütünü olarak Tanrı diye, bu katmana ait güdüler de vicdan olarak imlenmiş. Tanrı ile sanatın burada ayrıca özdeşimi de sözkonusu. Çünkü Tarkovski’nin Tanrı’ya ulaşma çabaları dinsel bir kurum aracılığıyla değil, sanatla olmaktadır. Bunu şöyle açıklar: “Kilise bile insanın mutlak değerlere olan bu özlemini dindiremez çünkü ne yazık ki kilise, kof bir dekordan, pratik hayatı örgütleyen toplumsal kurumların bir karikatüründen başka bir şey değildir. Bu koşullar altında benim için sanatın görevi, insandaki fikri-tinsel olanakları, mutlak özgürlük düşüncesini ifade etmektir. Bence sanat her zaman, ruhunu boğmakla tehdit eden maddeye karşı mücadelesinde insanın en yetkin silahı olmuştur.” Bu sözleriyle Tarkovski, sanatı, Dirimsel Çekirdekte yer alan birinci elden güdülerin dolaysız dışavurumu olarak gören Reich ile ayrımına varmaksızın uzlaşır; gerçek sanat yapıtının insanı dipten vuran bir sarsıntıyla titreterek etkileyeceği görüşünü de böylece paylaşmış olur.

PEŞİNDEN KOŞULACAK GÜZELLİK

​Tarkovski, bireyden hep varlığının anlamına erişmesini ister. Ona göre bu; insana gerçek özgürlüğün ne olduğunu gösterecek, ruhundaki aristokrat yanın ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Oysa günümüz toplum biçimleri, üzerlerine titredikleri ve uygarlıklarının "selameti" olarak sarıldıkları baskıcı ahlak anlayışlarıyla binlerce yıllık bir tarihi yanılgıyı sürdürerek insandaki öz algılama (kendi varlığını algılama) yeteneğini törpülemiş, öz doğasını tanıyamaz bir hale getirmiştir. "Tahakküm" mantığıyla işlenip yapılanan bireyin her zaman yaşamla arasında bir duvar vardır; hem iç dünyasına hem de dış dünyasına açılan tüm yolların önünü tıkayan bir Kafkaesk duvar. Tarkovski bu duvarın varlığını hisseden, onu yıkmak için savaşım verenlerden. Ne kadar gizemci, dinci olduğu söylenirse söylensin, değil mi ki yaşamı yaşanılır hale getirmek için düşünceler üreten, çalışıp didinen biri, o halde Berlin sokaklarında ırz düşmanlığı yapan/yaptıran öğretinin karşısında her zaman sevilip anılan bir yaşam ozanı olarak kalacaktır.

​Yeni yıl çamları gibi, allanıp pullanıp birkaç günlüğüne bir köşede tutulduktan sonra çöpü boylayan, giydirilmiş yapay bir güzelliğe sahip olmak yerine; her an gereksinilen, bir başucu kitabının kalıcı güzelliğini taşımayı kim istemez. "Güzel, gerçeğin peşinden koşmayanlardan kendini gizler." diyor Tarkovski. Her ikisinin de peşinden koşmak gerek!

KAYNAKÇA

R.M. Rilke, Seçilmiş Şiirler (Adam Yay - Çev: A.Turan Oflazoğlu 2) F.Nietsche, Zerdüşt Böyle Diyordu (Varlık - Çev: Osman Derinsu). 3) Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü (Remzi Kitabevi - cilt 6) 4) Doç.Dr. Şahin Yenişehirlioğlu, Heget Felsefesinde Birey, Toplum, Devlet İlişkileri (Birey ve Toplum Yayınları) 5) W.Reich, Cinsel Devrim (Payel Yayınları - Çev: Bertan Onaran) 6) W.Reich, Faşizmin Kitle Ruhu Anlayışı (Payel Yayınları-Çev: Bertan Onaran) 7) Tarkovsky'ye ilişkiler alıntılar, Füsun Ant'ın dilimize çevirdiği Afa Yayınları'ndan çıkan "mühürlenmiş zaman" adlı kitabındandır.

***


Editör: Deniz İmre

Advert
Neler Söylendi?
DİĞER HABERLER
Kuzuların Sessizliği: İktidar Güç ve Eleştiri / Işık Doğan

Kuzuların Sessizliği: İktidar Güç ve Eleştiri / Işık Doğan

13-02-2026 - SİNEMA / TİYATRO

Geleceğin Sessiz Çığlığı: 2121 Filmi Üzerine Bir Düşünce / Işık Doğan

Geleceğin Sessiz Çığlığı: 2121 Filmi Üzerine Bir Düşünce / Işık Doğan

09-12-2025 - SİNEMA / TİYATRO