SIĞAMAYAN
unutulmuş ölüler
diyarından geliyorum
kıyılarına
denizlerinizin;
yüzümde çöller aşmış bir
bedevinin
biteviye yorgunluğu,
avuçlarımda bin forsanın
toptan yılgınlığı,
ve
nefesimde
ta uzaklardan
tanıdık bir karanfil
kokusuyla;
duyana
tereddütsüz
ölümü anımsatan…
yüküm,
hep sonraya kalan
soluksuz haykırışlarım;
ve de
ölümümdür;
bu beyhude ömrüme bile
çağrılmadan
hiç uğramayan…
sorarım,
içindeki ıssız çöle
kaç ömür sığdırabilir
bir insan,
kaç kırık kelime,
kaç rüya,
kaç nefes…
kaç kez susabilir
dediklerini
bir insan?
yoluna düştüğünüz bu
emanet hayat,
sorgusuz sualsiz
seriliyken önünüze,
ilk adımını atan
ses versin şimdi bana,
bir insan en kolay
neresinden kırılır,
neresinden kanar
doludizgin,
böyle kolay
söylenen
onca yalana…
unutulmuş ölüler
diyarından geliyorum
kıyılarına
denizlerinizin;
yüzümde çöller aşmış bir
bedevinin
biteviye yorgunluğu,
ve
avuçlarımda bin forsanın
toptan yılgınlığı,
nefesimde ta uzaklardan
tanıdık bir karanfil
kokusuyla;
duyana
tereddütsüz
ölümü anımsatan…
sustum
artık
bildiğim
tüm ölüm tariflerini,
dişleri kamaştıran
ekşiliğiyle
takvimsizliğim,
el ederken,
tüm bitkinliğimle
koptum
ben de
artık
hoyrat
kıyılarınızdan…


















