ÇATLAK TERMOMETRE
Günler, paslı bir anahtarın kilitte dönmediği nemli ve boğuk bir öğlen sonrası gibi...
Güneş var ama ısıtmıyor, daha çok vitrin camına çarpan solgun bir afiş ışığı gibi. Böyle zamanlarda içimde adresini bilmediğim bir istasyona doğru kalkan trenin düdüğü çalıyor.
Gideceğim yer yok ama gitmezsem beni çatlatacak bir telaş var.
Anlatmak, balığı suyun içinde tarif etmeye benziyor.
İçimde birini özlüyorum; ne saçı var, ne sesi. Haritası çizilmemiş bir ada gibi. Bu adsız özlem öyle derin ki ona bir yüz uydurmaya kalksam rüyadan uyanır gibi her şey dağılacak sanıyorum. Gözlerimi yumuyorum, kendimi dipsiz bir kuyuya bırakılmış boş bir kova gibi hissediyorum. Duvarlar ıslak, tutunacak çıkıntı yok. Sadece düşüyorum, düşmenin serinliğiyle...
Lambaların fazla beyaz yandığı, gölgelerin ise duvar diplerine sindiği saatlerde hiçbir koltuk bedenimi kabul etmiyor. Bir kıpırtı, bir yer değiştirme arzusu...
Ama pusulam kırık. Gideceğim yer bir an zihnimde çakacak, sonra etraf kararacak. Ve o yer, elektrikleri kesilmiş bir şehirde tek başına yanan lunapark gibi ortada kalacak diye ürperiyorum.
Bir kez görürsem dönmek yok artık.
Hissettiğim yalnızlık benimle büyüdü. Onun da bir fotoğrafı var; zil çaldıktan sonra herkesin terk ettiği, sıraları toplanmış bir müzik odası; akşamın eğik ışığı tozlu bir viyolonsel kılıfının üstünde, pencereden dışarı bakan bir çocuk...
Koridorlar tiner, eski kitap ve nane şekeri kokuyor. Sebebi değişse de manzara hep aynı. Hep aynı nota sehpası devrik, hep aynı akordun bozuk teli, hep aynı sessizlik...
Bu isimsiz özlem, o müzik odasında unutulmuş çocuğun bileğine bağlanıyor. Bilek morarıyor, kan gitmiyor, çaresiz… Ağlıyorum. Üstelik pansumanı olmayan bir ağlayış bu. Çünkü sebebi yok.
Tavanı çatlamış bir seranın içindeki kırık termometre gibi duran gökyüzünden, arka mahallelerin demir parmaklıklı pencerelerine, asfaltta direnen papatyalara, tel örgüye dolanmış sarmaşıklara, paslı su borularına vuran o yorgun ama inatçı gün ışığıyla birlikte büyüyecek bu yarım kalmışlık. Ben nefes aldıkça o da benimle soluk alacak. Gitmeyecek.
Yüzü, sesi, ağırlığı olmayan biri özlenir mi?
Acıtan bir soru.
Olmaz diyorsunuz, biliyorum.
Ama oluyor.
İnsanların hoyratça karıştırdığı, ucuz bir plak gibi cızırtılarla dolu “sevda” kelimesinin tozunu üflediğinizde, altından çıkan şey öyle eski, öyle girift bir çalgı ki bütün telleri aynı anda titretiyor. İçinde susturulmuş binlerce ezgi saklıyor.
Ölümle hayatı birbirine bağlayan tek tel belki de bu. İkisi de ayrı kalsa akortsuz iki enstrüman gibi, anlamsız bir gürültüden ibaret kalırdı.
Eğer bu evreni kuran bir el varsa onun kudreti ne galaksileri dizmesinde ne de yıldızları söndürmesinde. Onun asıl ustalığı, bütün boşluğu ve curcunayı tek bir göğüs kafesine sığdırmasında.
Her seferinde başka bir besteyle çıkıyor karşına.
Ben kimi özlediğimi bile bilmiyorum. Sadece özlüyorum. Beğenilmemekten çekinir gibi, ruhumu bedensiz, şehvetsiz bırakıyorum bazen. Bir hayal olarak kalmak istiyorum. Sadece alkışlanan bir hayal.
Ani öğleden sonra yağmurları camı dövüyor, müzik odasındaki çocuğun yalnızlığı tozlu viyolonselde yansıyor. Loş odalarda duramıyorum. Gideceğim yeri bilmiyorum. Kimi özlediğimi bilmiyorum. Boş bir kova gibi düşüyorum.
Bu çatlak termometre gökyüzü, yerini sert fırtınaya bıraktığında ben kurtulacağım.
Ama o özlem, hiç kurtulamayacak.
***


















