KÜLLER VE KİLİMLER ARASINDA
Evleneli henüz bir yıl olmuştu, ama mutluluk sanki balayından dönüş yolunda bir yerde inmiş, bir daha ortalarda görünmemişti. Gönül bunu en çok sabahları hissediyordu. Aynaya baktığında gördüğü yüz, evlenmeden önceki o ışıklı, umutlu yüz değildi. Haydar da değişmişti; daha suskun, daha içine kapanık, öfkesini yutkunarak bastıran bir adama dönüşmüştü. Aynı evdeydiler; ama çoğu zaman ayrı odalarda, ayrı sessizliklerin içinde yaşıyorlardı.
Gönül’ün mesai arkadaşı Asiye, onun bu haline alışamamıştı.
“Boşa gitsin kız.” derdi her fırsatta. “Daha bir yıl olmuş, ama yüzün solmuş.”
Ama Gönül, evlenmeden önceki cicim aylarının; o gecelerin, o sabah kahkahalarının bir yerlerde saklandığına inanıyordu. Sanki yanlış bir düğmeye basmışlardı da geri alırlarsa her şey düzelecekti.
Bir pazartesi sabahı iş yerinde arkadaşı, Asiye yanına sokuldu.
“Ne haber kız, bu pazar bol bol kavga ettiniz mi?”
Gönül kaşlarını çattı.
“Asiye!” diyebildi, ama haklı olduğunu biliyordu.
“Ne bileyim… Seni böyle görünce içim daralıyor. Bazen gidip o kocan olacak herifin karnını deşmek geliyor.”
Gönül istemsizce güldü.
“Güzelim, sen kendini cellat mı sanıyorsun?”
Gülüşü cümlesinin sonunda söndü. Cellat kelimesi, odanın içinde asılı kaldı. Şakaydı belki ama ikisi de o anda bunun şakadan fazlası olduğunu hissetti.
Sonra bir an durdu, sesi alçaldı.
“Kız Asiye… Sen hiç şaman ayini diye bir şey duydun mu?”
Asiye omuz silkti.
“O da ne?”
“İnsanların çalışmayan taraflarına dokunuyorlarmış. Bastırdıkları şeyleri ortaya çıkarıyorlarmış. Bir randevu aldım… Haydar’ın haberi yok. Bu hafta sonu onu oraya götürmeye çalışacağım.”
O akşam evde hava yine ağırdı. Yemek sessizce yenmiş, tabaklar sessizce kaldırılmıştı. Herkes köşesine çekilip telefonuna gömülmüştü. Gönül mutfakta çay demledi. Bu kez sadece kendisi için değil, Haydar için de ince belli bardağa çay koydu. Dünden kalan kurabiyelerden iki tane alıp sehpaya bıraktı.
Haydar başını kaldırdı.
“Ben kavga etmek istemiyorum.” dedi yorgun bir sesle.
“Ben de istemiyorum.” dedi Gönül.
Bir süre sustu, sonra, “Uzun zamandır hiçbir yere gitmedik. Yarın Toroslar’a çıksak? Söz, arabayı kullan diye zorlamayacağım.”
Haydar başını yine kaldırmadan, “İyi… Tamam…” dedi.
Ertesi sabah Gönül’ün içi tuhaf bir heyecanla doluydu. Yol tarifine göre Toros Dağları’nı tırmanmaya başladılar. Ağaçlar sıklaştıkça hava serinledi, telefonlar çekmemeye başladı. Yaklaşık bir saat sonra sanki eliyle koymuş gibi ayinin yapıldığı yeri buldu.
Kalabalık vardı. Çadırlar, duman, ağır bir koku…
“Haydar, bak orada bir şey yapıyorlar. Merak ettim, gidip bakalım mı?”
“İyi, tamam.” dedi Haydar.
Ortada kocaman bir ateş yanıyordu. Üzerinde fokurdayan bir kazan… Kazanı uzun saçlı, sakallı, boylu poslu bir adam karıştırıyordu. Bilinmeyen bir dilde mırıldanıyor, sesi bazen fısıltıya bazen çığlığa dönüşüyordu. Uzun entarili, elinde asa olan bir başka adam ayağa kalktı. Asasını uzattı.
“Siz ikiniz…” dedi.
“Bir yıl, bir insanın içini karartmaya yeter. Ama sizinki kararmamış. Sizinki gömülmüş. Ne oldu da bu kadar yordunuz birbirinizi?”
Sözleri sanki içlerine işledi. Çadırın içine davet edildiler. Dokuma bir kilim yere serilmişti. Loş ışık, ağır tütsü kokusu… Önlerine ağaçtan yapılmış kâsede koyu renkli bir içecek uzatıldı.
İçtikten birkaç dakika sonra her şey değişmeye başladı.
Gönül’ün göz bebekleri büyüdü. Elleri titriyordu. Haydar’ın karnına ani, yakıcı bir ağrı saplandı. Kıvrandı, kilimin üzerinde yerde cenin pozisyonunda kıvranıyordu. Gönül öğürmeye başladı. Genç bir kız yanına koşup bir kova uzattı. Gönül tuttu, uğraştı ama kusamadı. Ayin sürüyordu. Sanki kelimeler damarlarından akıyordu.
Şamanın yüzü büyüyüp küçülüyor, bulanıklaşıp netleşiyordu.
“Biliyorsun.” dedi Gönül’e bakarak.
Sonra yerde kıvranan Haydar’a döndü.
“Sen de biliyorsun.”
Haydar bir anda çocukluğuna sürüklendi. Babasının her gün, her gece annesini dövdüğü, annesinin ise tek bir ses çıkarmadan ağladığı sahne gözlerinin önüne aktı.
Gönül’ün gözlerinin önüne bir görüntü sızdı. Annesinin, komşuları Hakan ağabey ile aldattığı o sahneyi gördü. Babası da yatak odasının kapısından gözleri yaşlı, sessiz sessiz onlara bakıyordu. Kalbi sıkıştı.
“İkiniz de biliyorsunuz.” dedi şaman. “Artık saklamak yok.”
Şaman ona yaklaşınca Gönül korkulu gözlerle baktı. Sonra Haydar’ın yanına geçti. Uzun uzun konuştu; şiddetten, suskunluktan, miras kalan yaralardan…
Sonra karanlık çöktü.
Uzun bir uykudan sonra Haydar uyandı. Sabah olmuştu. Etrafta hiç kimse yoktu. Ne ateşin külü ne çadırın gölgesi…Sadece eski bir el dokuması kilimin üzerinde Gönül hâlâ uyuyordu. Yanına gitti. Onu ilk kez görüyormuş gibi baktı. Saçlarını okşadı. Gönül gözlerini açtı. Haydar fısıldadı:
“Sen benim evimmişsin… Ben bunu unutmuşum.”
Birbirlerine sözler söylediler; kimsenin duymadığı, sadece onların bildiği sözler.
Ayağa kalkınca, dağlar daha yeşil, gökyüzü daha yakın gibiydi. Birbirlerine baktılar. Ayrı yere değil, aynı kalbe bakar gibi…
Mutluluk geri dönmüştü. Sessizce. Ama bu kez kalıcı mıydı?
***



















