Advert

Kader & Anne / Hüseyin Uyar & Dr. Özlem Demir

Yazanlar: Hüseyin Uyar & Dr. Özlem Demir -KADER & ANNE

EDEBİ DUALİTE - 06-01-2025 16:07 3565 kez okundu.

Kader & Anne / Hüseyin Uyar & Dr. Özlem Demir
Advert

KADER & ANNE

KADER

Bu geliş biraz geç oldu ama yine de anne yarısı sayılan ablamın eşsiz hoşgörüsü ruhumdaki büyülü yerine oturdu. Kavuşmanın mutluluğu ile yapılan ilk hoşbeşten sonra “Ev sıcak, bahçeye inelim mi?” dediğimde, “Hadi canımın içi! Sen iniver, ben de geliyorum.” dedi ablam… Öyle de yaptık.

Bahçedeki dut ağacının altında sedire uzanmış ağustos sıcağının keyfini çıkaran ve şimdi adını “Dilaver” koyduğum kedinin yan tarafına da ben ilişiverdim… Hafif esen yel, ileride üç beş kavak ağacının yapraklarının hışırtısı, biraz daha uzakta dere kenarındaki kurbağaların cılız ve kesik sesi birbirine karışıyor olmasına rağmen hiç de rahatsız edici değildi. Üstelik derenin karşı kıyısındaki otlaklarda, çoğu öğle sonrası sıcağından kaçıp bir söğüt gölgesine sığınan inek ve mandalardan çok seyrek olarak gelen böğürtüler bile bu ahengi bozmuyordu. Sanki bir orkestraymışçasına uyumlu bu sesleri dinlerken “Açık havada ne de güzel uyunur.” diye içimden geçti. Kafamı kaldırıp, dut ağacının dalları arasından gökyüzüne baktığımda, olabildiğince açık ve berrak havada birkaç kendini bilmez küçük bulut, annesinin yanından kaçıp özgürlüğün tadını çıkaran yaramaz çocuklar gibiydi.

Şimdi ellerimi başımın altına koymuş, sırt üstü yattığım yerden gökyüzünü seyrederken, göz kapaklarımın ağırlaştığını hissetmeye başladım. Hemen kendimi toparlayarak “Uyumamalıyım.” diye mırıldandım…

Son okuduğum kitap aklıma geldi. “…Bu yaşam denen şey ne tuhaf. Dizginleyemediği bir kısrak gibi ruhunu rahatsız eden, illâ bir yola çıkma dürtüsü…  Ait olduğu yeri bulacak ve artık göçmen kuşlar misali dolaşmaktan vazgeçecek. Kendini daha iyi hissedeceği ve belki de yaşamın son çeyreğinde hayata şahitlik edeceği ortamı bulma telâşında…”

Evet, ne tuhaf bir yaşam bu! Her vedadan sonra bir yola çıkış ve muhakkak kendi yurduna varabileceği umudunu taşımak ama yine de her yerde yabancı olmak. Acaba gerçekten yerim yurdum neresi? Belki de yine yola çıkma zamanı yaklaştı. Kader mi sürüklüyor yoksa tesadüfler mi yön veriyor?

Bütün bunları düşünürken uykum iyice dağıldı ve uzanmış olduğum yerden doğruldum… Yapmayı düşündüğüm büyük atılımı ablama anlatmak için sabırsızlandığımı hissettim. Sedirin diğer köşesinde uyuklamakta olan Dilaver’e doğru eğilerek “Bu bizim hikâyemiz olacak, dostum.” dedim… Kedi hiç de oralı olmadı ve uyuklamaya devam etti… “Uyuz kedi” diye söylendim. Minderlerden bir tanesini katladım ve daha yüksek bir yastık yaparak tekrar uzandım.

Bu esnada, gıcırdayarak açılan avlunun kapısından bir gencin içeri girdiğini görünce, bozulan keyfimden dolayı hoşnutsuzluğumu belli etmeksizin uzandığım yerden hızlıca doğruldum.

Hafif sarıya çalan kıvırcık saçları ve kırmızı suratıyla normalden biraz daha uzun boylu genç, benimle karşılaşmanın verdiği şaşkınlıkla olacak ki, utangaç bir eda ile:
“Zeliha teyzeye bakmıştım.” dedi.

Tam da, “Gel delikanlı, ablam birazdan gelir.” diyordum ki, altmışa yaklaşan yaşı, yuvarlak, her daim gülen yüzü ve sevecen tavırlarıyla ablam; elinde tepsi ile merdivenlerin başında belirdi. Yaşının ve artık tombullaşmaya başlamış vücudunun verdiği ağırlık ile sakince merdivenlerden inmeye başladı. Bu sırada genç, koşarak ablamın yanına gitti.

“Ayyy, kuzucuğum gelmiş, hoş geldin yavrum.” diye karşıladı ve merdivenlerin başındaki sepeti gösterdi. “Hadi şunu da sen getir.” diye işaret ettiği sepetin içinde bir sürahi ayran, tabaklar ve bardaklar vardı…

İllâ kendisinin taşıdığı tepsiyi tahta masanın üzerine koydu. Sepetin de nereye konulması gerektiğini gösterdi. Bu kadar ayrıntıyı neden yaptığı bilinmez ama keyifli olduğu her halinden belli oluyordu. Önce sedirin tam ortasına oturdu. Ardından, o ana kadar tembelliğin keyfini çıkaran Dilaver’i kovaladı ve açılan yere genci oturttu. Diğer tarafına da ben oturdum.

“Bak kuzum, bu adam benim kardeşim. Uzun zamandan sonra ziyaretime geldi. Belki sen hiç görmemişsindir.” diyerek beni tanıştırdı. Genç, saygıyla ayağa kalktı, benimle tokalaştı, “Adınızı duymuştum ama karşılaşmak nasip olmadı.” dedi ve tekrar yerine oturdu. Ben de, tanışmaktan mutlu olduğumu belirterek karşılık verdim…

Sonra ablama dönerek “Zeliha teyze ben askere gidiyorum. Vedalaşmaya geldim.” dedi.

“Ah kuzum, sağlıkla git, sağlıkla gel.” diye karşılık veren ablam, elini öpen gencin alnından öptü. Şalvarının bel kısmından, cep olduğu hiç de belli olmayan bir yerden, para çıkarıp harçlık verdi.

Bu çok içten yaşanan durum karşısında biraz şaşırmış olmama rağmen, başlangıçtaki hoşnutsuzluğumu belli etmemiş olmanın verdiği rahatlıkla “Yahu arslan parçası, askere gidiyor olman ne güzel. Ben de yaz ortası gitmiştim. Tam da mevsimi, biraz yaprak toplarsın ama soğuklar gelene kadar usta asker olursun.” dedim ve cüzdanımdan çıkardığım bir miktar parayı gencin cebine sıkıştırdım...

Bu kısa sohbetten sonra, acelesi olduğu her halinden belli olan genç, “Zeliha teyze ben gideyim, daha vedalaşacağım çok yer var.” dedi.

Ablam, “Yok kuzum, şu böreği yemeden hiçbir yere gidemezsin. Bak ayran da senin kısmetin.” diyerek öyle net bir tavır koydu ki, genç itiraz etmeye bile yeltenemedi.

Kısa bir gülümsemeden sonra, benimle göz göze gelen genç, “Abi inan bana bu beşinci yemek. Artık midem patlayacak.” diye içtenlikle bir serzenişte bulundu…

Bu serzenişi hiç de ciddiye almayan ablam, ikramlıklarının bitmesini tavizsiz olarak bekledi ve bir taraftan da küçük bir çocuk sever gibi gencin başını okşadı. “Anacığına da uğramayı unutma emi kuzum.” dedi…

“Şimdi ona gidiyorum.” diyen genç, yine büyük bir saygıyla ayağa kalktı. Ablamın elini öptü ve sonra benimle tokalaşarak “Allahaısmarladık.” deyip bahçenin kapısından çıktı.

İlk anda bu tavsiyede bir gariplik olduğunu hissetmemiştim. Genç gittikten sonra, abla kardeş sedir üzerinde sohbete başladık. Uzun aradan sonra görüşmenin verdiği duyguyu pekiştirmek için, yaşamın derinliklerinden bahsetmek ister gibi bir giriş yapmak istedim.

“Hayat ne garip değil mi abla? İnsanlar mutlu oluyor, acı çekiyor ve her gün başka bir şey yaşıyorlar. Zaman hızla akıp gidiyor. Bir koşturmaca içinde yaşayıp duruyoruz. Kendimize zaman ayıramıyoruz… Kader işte! Oradan oraya sürükleyip duruyor…

Bu başlangıcım nedense ablamın pek ilgisini çekmedi. Belki de artık sıradanlaşan ve birçok defa duyduğu böylesine sözlerle, bunca zaman kendisini ziyarete gelmeyişimin bahanesini bulmaya çalıştığımı düşünmüş olmalıydı.

“Ah canım benim. Sen de benim elimde büyüdün sayılır… Hani kader diyorsun ya, ben sana şimdi başka bir Kader’in hikâyesini anlatayım.” dedi ve ilave etti “Gör ki kader ne imiş!”

Dizinin üzerindeki börek tepsisinden büyükçe bir parça alıp getirdiği boş tabağa koyarak bana verdi. Tepsiyi yan tarafa koydu. Hemen yanındaki sürahiden iki bardak ayran doldurdu ve bir bardağı bana uzattı. Hatırlamak istemediği, belki de artık olgunlukla kabul ettiği o ‘kaderi’ anlatmaya başladı.

“Biraz önce askere uğurladığımız kuzucuğumun adı Aslan. Annesi, otuz beş günlük iken vefat etti. Benim arkadaşımdı. Rahmetlinin adı Kader’di... Ah! Kadersiz arkadaşım benim… Bildim bileli hep anne olmak isterdi. Biz ilkokuldayken dayısı ona bir bebek almıştı. O bebeği öyle çok seviyordu ki, büyüyüp evlenme zamanı geldiğinde çeyiz sandığına koymuştu. Anne olmak için hep sabırsızlanırdı… Hamile olduğunu öğrendiği günü hatırlıyorum. Epeyce şiddetli yağan yağmura rağmen evlerinden koşarak benim yanıma gelmişti. O zamanlar ben de yeni gelindim ve biz aşağıdaki evde oturuyorduk. Hani caminin arka tarafında var ya, işte o eski evde…” diye anlatmaya başlamıştı ki ayranından bir yudum aldı. Belli ki boğazı düğümlenmişti.

Böylesine olgunlaşmış bu koca kadının, aradan geçen zamana rağmen hâlâ boğazının düğümlenebiliyor olması beni de çok etkiledi. Olabildiğince saygıyla ve dikkatle dinlemeye devam ettim.

“Günlerden cuma idi, kara demeye dilim varmıyor ama kapkara bir gün.”

“Neden kara cuma?”

“Ah o meymenetsiz suratlı doktorun söyledikleri var ya!”

“Doktorun ne kabahati oldu, neden kızdın ki?”

“Yok, yok! Kızmadım canımın içi. İşte lafın gelişi söyledim. Allah onların hepsinden razı olsun. Zaten Doktor Sadi Bey, eniştenin uzaktan akrabası. Biz hep ona gideriz…

Bizim kız gebe ya, öyle heyecanlıydık ki görsen şaşardın. Kız bir sakin ol, öyle görmemişler gibi davranma, diye dürttüğüm bile oldu arada.

Ah be canımın içi, biliyor musun hayatta her şey anlık değişiyor. Gündüz idi, birden gece oluverdi. Doktor beyin, muayene sonuçlarını açıkladığı ânı hiç unutamıyorum. Söylenenlerin bir kısmını zaten anlayamadık ama en sonunda, doğumun çok riskli olduğunu ve hatta doğurmamasının daha iyi olabileceğini söylediğinde, biz durumu anladık. Ama Kaderciğim hiç tepki vermedi. Galiba şaka yapılıyor sandı. Nihayet eve geldiğimizde, söylenenlerin ciddi olduğunu ancak kavrayabildi. Sonra bir ağlamaya başladı, belki de günlerce sürdü bu ağlayış.”

“Kaç yaşındaydı?”

“21”

“Daha çok gençmiş, belki bir çaresi olabilirdi!”

“Biz bilmeyiz ki, Sadi bey ne diyorsa gerçek odur bizim için. Koca koca okullar okumuş adam. Üstelik akrabamız”.

“Canı pahasına bu doğumu istedi, öyle mi?”

“Hem de hiç tereddüt etmeden. Hatta doktor bey Kader’e demişti ki:
-Sen izin vermeden biz bir şey yapamayız. İki gün düşün ve kararını bize söyle.

Ama bizim kız hiç düşünmeye bile gerek olmadığını, kesinlikle doğurmak istediğini hemen oracıkta söyleyivermişti.”

Öylesine şaşırmıştım ki, sadece “Vay canına!” diyebildim.

Ablam, yavaşça arkasına doğru yaslandı. Bir ayağını sedirin üzerine uzatmış, diğer ayağını da aşağıya salmıştı. Avuçlarını birbiri üzerine koymuş ve ellerini kucağında kavuşturmuş halde gözlerini uzaklara doğru dikti. Belli ki içinden geçenlerin tamamını dile dökmenin imkânı yoktu. Kadın olmanın ve anne olmanın ne demek olduğunu sadece yaşayan bilir, dercesine derin bir nefes aldı. “Evet. Anne olabilmek için hayatını ortaya koydu. Bunu sen anlayamazsın. Hatta bunu hiçbir erkek anlayamaz.” dedi.

Ait olmadığım bir dünyadan gelen bu yaşanmışlık karşısında; fazla soru sormamaya, gereksiz bir yorum yapmamaya özen göstererek, dikkatle dinlemeye devam ettim. Sadece ben değil, nice yaşanmışlıklara şahitlik eden dut ağacı bile Kader’in kaderini dinliyor gibiydi…

Ablam, o günleri tekrar yaşıyormuşçasına, bir damla gözyaşını arkadaşının hatırasına sunarak anlatmaya devam etti.

“Vakit gelmişti. Ertesi gün gerçekleşecek doğum için bir gün öncesinden hastaneye yatırdılar. Hani o hükümet konağına doğru, ırmak tarafında, çarşıya yakın olan hastane var ya, işte oraya… Ah canım arkadaşım, mekânı cennet olsun. Öyle çok heyecanlıydı ki, kalp atışlarını neredeyse biz bile duyar gibiydik. O gece sabaha kadar uyumadı, hep dua etti. Hem çok korkuyor hem de çok merak ediyordu. Refakatçi olarak yanında ben kaldım. Bir ara bana “Ölürsem yavrum sana emanet.” diyecek gibi oldu ama ben hemen susturdum. Kötü şeyler düşünmesini istemedim. Galiba ölmekten değil de, yavrusunu görememekten korkuyordu…”

Derin bir iç çeken ablam, kısa bir süre sessizleşti. Yutkundu, tepsinin yanındaki bardağından bir yudum ayran aldı.

“Ablacığım lütfen devam et. Doğumda ölmediğine göre, yavrusunu görmüştür.”

“Evet, yavrusunu kucağına verdikleri ânı dün gibi hatırlıyorum. Her annenin yaptığı gibi bir süre öptü, kokladı. Ağladı, biz de ağladık, sonra beraberce güldük. İşte her doğum sonrası olan şeyleri yaşadık beraberce. Aklımızın bir köşesinde doktorun söyledikleri duyuyor olmasına rağmen o gün kimse bu konuda konuşmadı.” dedi ve hatırlayabildiği kadarıyla hastane odasını, ziyarete gelenleri, taburcu oluşunu sırasıyla anlattı. Hüzünlüydü ama biraz da keyfi yerine gelmişti. Ta ki ben “Ölüm nasıl oldu?” diye sorana kadar.

Gözlerinden dökülen birkaç damla yaşı sakince sildi. Avuçlarını iç içe birleştirerek tekrar kucağına koydu. Uzaklarda bir yerlerden seyrediyormuş gibi bakarak anlatmaya başladı. “Doğumdan otuz beş gün sonra bir öğle vakti idi. Bağırışlar, çığlıklar duyduğumda hemen koştum. Diğer komşular da geldiler… Odaya girdiğimizde, -ah benim kadersiz arkadaşım- duvara dayadığı mindere yaslanmış halde yatağın üzerinde oturmuş, yavrusunu emzirirken hakkın rahmetine kavuşmuş. Kucağında yavrusu ile hafifçe yana, yastığın üzerine doğru eğilmiş haldeydi.”

Duyduklarım karşısında donakaldım. Bu durumun nasıl olabileceğini algılayamadım. Boğazımın düğümlendiğini, sesimin çıkmadığını hissettim. Biraz yutkunarak kendime gelmeye çalıştım. Derin bir hayret içinde “Bebek, ölmüş annesinden süt içmiş olabilir mi?” diye kısık bir ses tonuyla sorabildim.

“Galiba içmiş. Bebeği kucağından aldığımızda uyumuştu yavrucak. Belli ki karnı doymuştu.”

“Ablacığım, bu nasıl olabilir?”

“Daha bitmedi.” diye devam etti ablam.

“Dahası da mı var?” diye sorarken, anlattıklarından daha fazlası olamayacağını düşünüyordum.

“Annesinin bana emanet ettiği kuzucuğumun babası, iki ay sonra başka bir kadın ile evlendi.”

“Ah be! Çok erken değil mi?”

“Buralarda işler böyle oluyor canımın içi. Hiç şaşılacak bir durum değil. Üstelik evlendiği kadının da ayrı bir kaderi var ki, ben bile ne diyeceğimi bilemedim.”

“Nasıl!” diye, tarifi imkânsız, endişeli bir merakla sordum.

“Yeni gelenin adı Şükran. Arkadaşımın anısına hürmetle, önce bu kadını pek de kabullenmedim. Hatta öylesine kızdım ki, bir süre uzak durmaya karar vermiştim. Bir yandan da, babaannesiyle beraber Aslan’a sahip çıkmaya çalışıyordum…”

“Annesi sana emanet edecekti, değil mi?”

“Hım evet, ben onu hiç aklımdan çıkarmadım zaten.”

“Sonra ne oldu?”

“Meğer o kadıncağızın kaderi, benim arkadaşımdan betermiş.”

“Vay canına, daha beteri nasıl olabilir ki?” diye sorduğumda, önceleri benimsemediği ama sonrasında yakın arkadaşı olan Şükran’ın başından geçenleri anlatmak için oturduğu sedirden ayağa kalktı. Öne doğru birkaç adım attı ve elini uzatıp beni yanına çağırdı. Karşı tepelerden birinin eteğindeki köyü gösterdi.

“Canımın içi, bak şu ileride bir köy gözüküyor ya, Şükran işte o köyden.”

Ablamın gösterdiği tarafa doğru baktım. Ta uzaklarda, sıradağların eteklerindeki bu köy, belli belirsiz şekilde seçiliyordu. Birkaç evin çatısını ve bir minareyi zar zor bir şekilde fark ederek “Epeyce uzakmış.” dedim.

“Şükran doğum yaptıktan sadece beş gün sonra, kocası madende göçükte kalıyor. Kaynana, oğlunu toprağa verdikten sonra torununu alıyor ve gelini evden kovuyor. Kadıncağız da ne yapsın! Kafayı yememek için bu tarafa geliyor. Aslanıma annelik yapıyor.”

“Abla sen neler anlattın böyle? Ne diyeceğimi, ne düşüneceğimi bilemiyorum.” diye söze başladım ama devamını getiremedim.

“Şimdilik bu kadar hüzün yeter canımın içi. Sen de uzaktan geldin. Hadi gel yamacıma da bir daha sarılayım sana.” diyerek sıkıca bana sarıldı. Bir anne edâsıyla başımı okşadığını fark ettim. Ben de uysal bir kedi gibi ablamın göğsüne yaslandım ve bir süre öyle kaldık. Fakat bu sessiz bir duruş değildi elbet
Artık biraz daha rahatlamış olacak ki, “Şimdi biraz bana müsaade et. Ben hemen eve çıkayım, ikindi namazımı kılıp geleyim de artık güzel şeylerden bahsedelim, emi.” dedi.

Doğrusu, ablamın bu kadar hızlı normalleşmesine şaşırdım ama “Benim için de dua et!” diyerek zorla da olsa biraz gülümsemeye çalıştım.

Aslında içinde bulunduğum tuhaf şaşkınlık halinden hemen kurtulamadım. Bu anlatılanlar bir kitapta veya filmde karşıma çıksa “Bu kadar da olmaz.” derdim. Daha birkaç saat önce, bu dut ağacının altındaki sedire uzanmışken; gelecekle ilgili kurguladığım planlar şu anda kendime bile çok önemsiz geldi. Ablamın “kuzucuğum” dediği genç, ziyarete gelmeseydi, bütün bunları hiç duymamış olacaktım. Kim bilir buralarda, bilmediğim, duymadığım ve belki de hiçbir zaman haberdar olmayacağım nice yaşanmışlıklar vardı…

Şimdi beni esir alan hüzünlü duygulardan kurtulabilmek için hızla normalleşmeye çalıştım. Etrafa bakındım, gözlerim Dilaver’i aradı ama bulamadım. Hatta “pisi pisi” diye çağırdım ama karşılık gelmedi. 

***
(Gerçek bir hayat hikâyesinden alınmıştır.)

***
ANNE

Anneyim ben!
Bir yanım baştan başa beyaz, göklere uzanan,
Bir yanım kan kırmızı...
Nice çocukları avuturum göğsümde,
Nice yetimlerin başını okşarım
Tertemiz alınlara koyulan öpücükte bulurum sevgiyi
Ak sütümden emziririm doyasıya
Uçsuz bucaksız sevdalar biriktiririm yüreğimde
Dünyalar kadar.
Yol bulurum
Yol olurum
Yol açarım aydınlık dimağlara....

Anneyim ben!
Bir gece zifiri karanlıkta yanan mumun aleviyim
Bir sabah taze ekmek kokusuna karışır telâşım
Kaybolan her şeyin muhatabıyım örneğin
Düşünce dizi yaralanan miniğin ilacıyım,
Öpünce geçiyor yaraları...
Sessiz işçisiyim yuvaların
Kapı çaldığında açan sıcacık bir bakışım
Eve dağılan yemek kokusuyum, miske denk olan
Evdeki tıkırtıyım her sabah duyulan
Her akşam radyodaki şarkı, türküyüm
Benimle lezzetlenir akşam yemekleri
Benimle huzur dolar her gece haneye...

Anneyim ben!
Doğum sancılarının çığlığında uslanır avazlarım
Bir evlat getirmek dünyaya
Ne büyük iş!
Dünyalar sığar yüreğime
Bir ben sığamam dünyaya
Minicik bebeğimin kokusunu alamam örneğin
Koynumda uyutamam
Saçlarını okşayamam
Nefesim çekilir hastane odalarında...

Anneyim ben!
Ilık bir düş olurum bir gün ansızın yavrumun beşiğinde
Üstündeki yorgana bürünür sevgim
Hayaller gerçeklere karışır
Bir kuş havalanır umuda doğru kanat çırparak
Uyanmak isterim uyanamam…

Advert
Neler Söylendi?
DİĞER HABERLER
Hikâyesiz Şiirler / Hüseyin Mıngıroğlu

Hikâyesiz Şiirler / Hüseyin Mıngıroğlu

30-05-2026 - EDEBİ DUALİTE

Sanatın Işığında Bir Akşamüstü / Can Akın 

Sanatın Işığında Bir Akşamüstü / Can Akın 

29-04-2026 - EDEBİ DUALİTE