İÇİMDEKİ
Heyhat! İçimdeki duygularımı esrenden ötreye, yerle bir edenlerden geçtim. Kendimi kapattım kapatalı şu fani dünyaya, benden adam olası değil. Şu deniz, şu gök kubbe, şu altın sarısı güneş… Denizde boğulmak, gök kubbede kaybolmak, güneşte kavrulup yok olmak istiyorum. Belki de hiç olmak…
İnsanların parlayan yüzlerine inat, içlerinde deruni karanlıklar var.
Şu bankın dili olsa da konuşsa.
Kaç yıldır gelip oturuyorum buraya… Daha kaç insanın gözyaşına şahit olmuş burası. Yıllardır aynı yerde duruyor. Kim oturursa onun yükünü taşıyor. Ne hesap soruyor ne de terk edip gidiyor. Biraz ben gibi…
Ah insanlık! Dünya dönüyor, insanlar değişiyor. Maskeler… Maskeler…
Sırtım acıyor, neden diye sormayın. Dostlarım, menfaatlerinin bittiği yere kadar eşlik ettiler. Ah, en acısı da prangalarım!
Elimdeki salamlı sandviçe bakıyorum. Hiç iştahım da yok. Dün akşamdan beri Gülnihal’i düşünmekten ağzıma bir lokma girmedi. Ne garip… İnsan her hâlükârda yine kendini düşünüyor. Oysa kendimi düşünmediğimi sanıyordum. Karnım gurulduyor ama içimde başka bir açlık var.
Tam o sırada beyaz, kıvırcık tüylü bir köpeğin bana doğru yaklaştığını görüyorum.
Başını eğmiş, usul usul bana geliyor. Sonra içimi delen o bakış… Ne çok anlam yükledim o bakışa. Mahzun, bir o kadar bilge… Üstü ezilip çiğnenmiş tüm duyguların el değmemiş temizliği vardı gözlerinde.
İkimiz de susuyorduk ama dilsiz ve sözcüksüz konuşuyorduk.
“Ben de yalnızım, biraz ahbaplık edelim.” diyor.
İnsanlar konuşurken yalan söylüyor. Bu hayvan ise dilsiz hâliyle gerçeği anlatıyor.
Sandviçten bir parça koparıyorum. Tüm odak noktam bir anda değişiyor.
“Al bakalım.”
“Haydi, ver. Çok açım. Sen dünden beri, bense üç gündür ağzıma tek lokma koymadım.”
Kuyruğunu sallıyor. Son parçayı da içtenlikle veriyorum. Onun bu hâli içime dokunuyor. Uzun tüyleri kirden topak topak olmuş, biraz da yaşlı.
Karnını doyururken bile gözlerini benden ayırmıyor. Ne garip… Yemeği bitince yanıma gelip başını dizime değdiriyor. Gözleri dolu dolu… Biraz da şefkat bekliyor. Onunla aynı şeyi arıyoruz, hissediyorum.
“Haydi, ne duruyorsun? Okşa başımı. Sizde bir kahvenin kırk yıl hatırı var, bizdeyse ooo!”
deyip kuyruğunu iki kalçasına vuruyor.
Elimi uzatıp başını okşuyorum. Kulaklarını dikiyor, kuyruğunu daha hızlı sallıyor. Gözlerinde apaçık bir minnet duygusu var. Hem de günümüz insanlarının insanlıklarını kaybettiği bu çağda.
“Kıtmir” diyorum ona.
Kıtmir’in yanımdaki varlığı, duygularımı ters köşeye yatırıyor ve canımı yakıyor. Onun koca siyah gözlerindeki derin halkalardan içeri süzülerek geçmişe uzanıyorum.
Gülnihal’in beni aldattığını öğrendiğim o güne… Başka bir omuza başını yasladığı o güne…
Beni yaralayan… Beni ikiye bölen… Tasmayı boynuma o gece takıyorum.
Fütursuzca sürükleniyorum.
O güne… O cümleye… Belki de yok oluşuma…
“Sevgilim!” diye seslenirken can dostum Zahit’i görüyorum evimde.
“Sen de hoş geldin, haberim yoktu geleceğinden.”
İkisi de susuyor, bir suçlu gibi.
Başka günlerin aksine, başka bir hâl hissediyorum o gecede.
“Gülnihal ile biz uzun süredir sevgiliyiz.” diyor Zahit, uzun bir sessizliğin ardından.
Kulaklarım çınlıyor.
“Karım ile ha?”
Başka hiçbir şey duyamıyorum. Derin sessizlikte sadece dudak kıpırtılarını algılıyorum. Dünyayla ilişiğim kesiliyor.
Doğan güneşim o an batıyor.
Ve içimde bir adam ölüyor…
Havlama sesiyle Kıtmir’in gözlerindeki halkaya tutunarak göz bebeklerindeki karanlığa atlıyorum. Geçmiş arkadan paçalarımı çekiştiriyor. Biraz daha gayret edip o andan kurtuluyorum.
Kıtmir; arka ayakları üzerine çökmüş, ön iki patisini kaldırarak:
— Unutma efendim: Seni terk eden kişi, senin değerini azaltmaz. Giden, yanında taşıdığı sadakatsizliği götürür. Kalan ise sana kim olduğunu öğretir.
— Belki de insanlardan uzak durmak en iyi seçenek, Kıtmir. İnsan en çok güvendiği yerden yara alıyor. En derin yarayı… Mağarama girip oradan hiç çıkmak istemiyorum.
— Efendim, mağara dediğiniz yer evinizdir; insanlardan kaçmak için değil, insanın kendisini bulması için bir sığınaktır. Karanlıkta kalan, kendi içindeki ışığı görür.
— Sen de benimle gelmek ister misin, yaşlı bilge?
— Ben seni mutluyken değil, kırılmışken de beklerim. Ben aynı zamanda zor günlerin nöbetçisiyim.
Birlikte kalkıp mağaraya doğru yürüdük.
Mahallenin berberi arkamdan seslendi:
“Bekir Usta, sonunda…”
Yarım kalan cümlenin altını Kıtmir dolduracaktı.
Belki de ilk defa mağaramızda, yüzyıllar boyu anlatılan ve bağlılığın izini taşıyan tek duygu olarak uyuyacaktık.
Onu banyoya götürdüm. Topaklanmış tüylerini kesip attım, sonra yıkadım. Sanırım ilk defa yıkanıyordu. Hiç sesi çıkmıyor; her su döküşümde kuyruğunu sallıyor, teşekkür ediyordu.
Hayatında hiç görmediği bir duyguyla şaşkın şaşkın yüzüme bakıyordu.
Gözlerindeki anlamda yüzüyor ve mest oluyordum. Onun bana olan muhtaçlığı, beni yeniden hayata bağlıyordu.
İnsan dünyadan kaçmak için değil, kendi içindeki hakikati bulmak için bir mağaraya çekilir. Gerçek dost ise o karanlıkta bile yanında kalmayı başarabilendir.
Havluyla onu kuruladım. Yer minderine oturdu, kendi kendine kurulanmaya başladı. Arada o güzel gözlerini kaldırıp bana bakıyordu. Minnet duygusunu her fırsatta sunmayı ihmal etmiyordu.
Alışık değilim böylesi bir alışverişe ama hasretim var, ne yalan söyleyeyim.
Önüne mama koydum, suyunu verdim. Yemedi. Söyleyecek çok sözü var gibiydi.
— Efendim; sen ihanete değil, kendi yanılgına üzülüyorsun.
— Ne demek istiyorsun?
— Sen onun seni sevdiğine inandın. Belki de sevdiğin şey onun gerçeği değil, senin zihninde kurduğun görüntüydü.
Derin bir iç çektim.
Kıtmir kalktı, mamasını kıtırdatmaya başladı. Biraz su içip yerine oturdu. Bugün bayağı konuşası vardı ama benden bir cevap bekliyordu.
“Evet,” dedim. “İnsanların en büyük yanılgısı budur. Gerçeği görmek yerine görmek istediğine inanır.”
Sonra büyük bir sessizlik oldu.
Sormak istedim:
“Sadakat nedir Kıtmir?”
“Sadakat sadece bir yerde durmak değildir. Kalbinin yönünü değiştirmemektir. Zincirle bağlı bir hayvan sadık değildir; gitme özgürlüğü olduğu hâlde kalan sadıktır, efendim.”
Gözlerimi kapattım.
Asıl yalnızlığın, kalabalık içinde kendine yabancı olmak olduğunu anladım.
Uzun zamandır ilk defa gülümsedim.
“İnsanlardan daha derin konuşuyorsun.”
“Seçimleri sayesinde insanlar yönlerini belirler. Egoları onların boynuna yuları takmışsa vay hâllerine. Oysa sevmek için hesap yapmamayı, sevilirken sevilmenin kıymetini bilmeyi öğrenmeli insan.”
Mağaranın dışında rüzgâr esiyor, sokakta ne var ne yoksa silip süpürüyordu.
Kıtmir yarı kapalı gözlerle:
“Uyuyalım efendim. Sabah kalktığınızda aynı dünyaya döneceksiniz. Masmavi bir deniz, üzerinizde bir gök kubbe ve sizi ısıtmak için var gücüyle uğraşan bir güneş olacak. Ama siz yarın asla aynı insan olmayacaksınız, efendim.” dedi.
***
Editör: Nevin Bahtışen


















