FÜRUZAN
Hani bir kişinin kendine bir sinema filmi seçerek ve bu filmi sadece hareketlerle anlatarak, karşısındaki diğer kişiye tahmin ettirmeye çalıştığı oyun var ya; “sessiz film” diye… İşte özel hayatında onun ustası olan ve en büyük meraklarından biri film anlatmak olan o kadın, 1969 yılında bir gün, Cağaloğlu’nda, Papirüs Dergisi’nin ofisinde Tomris Uyar ve Cemal Süreya’ya film anlatmakta yine…
“Yahu, sen artık öykü yazsana” dedi Cemal Süreya birden…
Haklıydı, o öykü yazmalıydı, ki zaten bir süre sonra da yazacaktı. Hem de iki tane birden...
Yine o günlerden bir gün, yazdığı ve “Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi” adını verdiği öyküyü getirdi Papirüs’e. Aynı gün ondan biraz sonra Selim İleri elinde tuttuğu ve üzerinde “Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi” yazılı öykü dosyası ile girdi içeri.
Hayat tesadüflerden ibaret gerçekten de...
Selim İleri’nin nezaket göstererek: “Sorun değil. Ben öykümün ismini değiştirebilirim.” demesine nezaketle cevap verdi: “Hayır. Benim öykümün ismi ‘Piyano Çalabilmek’ olsun.” diyerek.
İlk öyküsü Papirüs’te yayımlandıktan sonra büyük bir hevesle ikinci öyküsünü yazıp Papirüs’e getirdiğinde Cemal Süreya ona kötü haberi verdi; kapıyı değil yeni yolu göstererek…
“Üzgünüm, Papirüs’ü kapatıyoruz. Öykünü ‘Yeni Dergi’ye götür. Taşralı’ya. O yayımlar.”
Taşralı…
Nazım Hikmet’in şiirlerinde tüm dünyaya “Oğlum Memet” diye tanıttığı, Piraye’nin oğlu Memet Fuat…
İşte oradaydı; Cağaloğlu’ndaki Vilayet Han’ın içindeki Yeni Dergi’nin ofisinde, masasında oturmuş ona bakıyordu. Memet Fuat karşılamak için ayağa kalkıp onunla göz göze geldiğinde, Nazım Hikmet ve Piraye de kendisine bakıyormuş gibi hissetmenin heyecanıyla eli ayağına dolaştı ve ne diyeceğini bilemedi.
“Ben öykümü getirdim size. Beğenirseniz basarsınız, beğenmezseniz basmazsınız. Ben gidiyorum.” diyerek dışarı çıktığında kalbi kulaklarında atıyordu. Ertesi gün Memet Fuat telefonla arayıp: “Bu çok güzel bir öykü. Hemen bu sayıda çıkacak.” dediğinde ise ağzı kulaklarında olacaktı. Sonrasında da Yeni Dergi’de öyküleri düzenli olarak yayımlanmaya devam etti. İşte, Türk edebiyatının çınarlarından olacak Füruzan’ın yazma serüveni böyle başlamıştı.
Hayat tesadüflerden ibaret demiştik ya, Cumhuriyet döneminin en önemli kadın yazarlarından biri olan Füruzan’ın yaşam serüveni ise takvimler 29 Ekim 1932’yi gösterdiğinde, Balkanlar’dan göç etmeye zorlanan, ekonomik şartları çok da iyi olmayan bir ailenin kızı Feruze Çerçi olarak bir Cumhuriyet Bayramı günü İstanbul’da başlamıştı.
Henüz iki yaşındayken bir gün evlerinin içinde bir kalabalık; herkes ağlıyordu. Evet herkes vardı ama bir tek babası yoktu. O zaman ne olduğunu tam anlayamadığı babasının vefatı, çocukluk yıllarındaki maddi problemleri de iyice gün yüzüne çıkardı.
Annesi ve diğer aile büyüklerinin hayatın geçim sıkıntısı ile boğuşmaları, onu hayatın içinde özgürleştirdi. Ve çocukluğu Kadıköy ve Kasımpaşa arasında geçti.
Kasımpaşa günlerinde Haliç’in vapurlarına sanki yolculardan birinin çocuğuymuş gibi binmek en büyük zevkiydi. O yıllarda vapura binerken çocuklara bilet alınmadığı için bu gezileri para açısından herhangi bir sıkıntı yaratmıyordu. Bu meraklı yolculuklarında Halıcıoğlu, Yemiş, Eyüp, Fener ve Balat’ı keşfetti.
Kadıköy’de geçen günlerindeyse Yoğurtçu Parkı, arkadaşları ile kurbağa arayıp bir türlü bulamadıkları Kurbağalıdere, gelip giden trenleri izledikleri Haydarpaşa Tren Garı, Fenerbahçe ve Kalamış en gözde mekânlarıydı. Ve sonrasında, ver elini Moda…
Moda’da Koço’nun altındaki Ayazma… İçinde gölgelerin olduğu yarı karanlık Ayazma’ya arkadaşları ile doluşup birbirlerine korku hikâyeleri anlatarak çığlıklar atıp avazları çıktığı kadar bağıran bu afacan kız çocuğu, daha altı yaşında bile değilken kendi kendine okumayı öğrenmişti. Çevresindeki nesneler gibi, harfler ve harfleri okurken çıkarılan sesler de ilgisini çekmiş; bütün mağazaların tabelalarını, gazete dergi manşetlerini bağıra çağıra okumaya çalışarak sökmüştü okumayı…
Zeki ve afacan bir kız çocuğuydu Füruzan. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Çocuklar Korkunç Allah’ım” şiiri gibi ya da annesinin ona hep dediği “Senin içinde cin oturuyor” gibi…
Kim ne derse desin, bir çocuk için kentin dokusunu, seslerini, ikilemlerini ve kokusunu tanımanın ne kadar zenginleştirici ve büyüleyici olduğunu yıllar sonra anlayacak ve yazacağı kitaplardaki çocuk anlatıcıları onun vazgeçilmezleri olacaktı.
Füruzan, birçok okul değiştirerek, zaman zaman da sıkıntılar sebebiyle ara verdiği ilköğretimini bitirdiğinde on dört yaşındaydı. Artık ergen bir genç kızdı ve o yıllarda fazla arkadaşı yoktu. Küçüklüğünden beri ilgi duyduğu okuma sevdası daha da alevlenince içinde, kitaplar en yakın dostları oldu. Panait Istirati okumaya başladı. Çok beğendi. Sonra Gorki, daha sonra da Fransız edebiyatı…
Büyük bir okuma sevdası hasıl olsa da Füruzan’a, onun aklında “sanatla ilgili bir şeyler yapma” düşüncesi de dönüp duruyordu. Ve harekete geçti, İstanbul Konservatuarı sınavına girdi. Kazandı da. Ancak bir süre sonra annesi, onun tek başına akşam saatlerinde yollarda olmasına izin vermedi. Ve bir de harçlık konusu vardı tabii.
Ama Füruzan vazgeçmedi sanat sevdasından. Küçük Sahne Tiyatrosu’nun yetiştirmek için gençler aradığını öğrendi. Ve bu tiyatro kursuna kabul edildi.
İlle de sanat… Tiyatrodan sonra bu kez de Nedim Otyam Korosu’na katıldı. Ancak burası da kısa sürdü. Tüm bu girişimleri zor mali koşullar yüzünden sona eriyordu ama o hiç vazgeçmiyordu.
Sonra birden her şey kesilmek zorunda kaldı. Artık anne evinde, İstanbul’da değildi. Aşçı ve hizmetçilerin olduğu başka bir konağın içindeydi. Mutlu değildi ve içinden nasıl çıkacağını bilemediği iki yıl geçirdi.
1950’lerin sonu ise Füruzan için bambaşka bir dönem oldu. 1958 yılında evlendiği karikatürist Turhan Selçuk ile hayatının en değerli, en benzersiz sevgisini önemli bir sanat ortamı ve bol kitap olan bir evde yaşamaya başladı.
Bu yıllarda Füruzan’ın bütün dünyada olan bitenleri görme hali başladı. “Hayat niye böyle yaşanıyor? Niye bazıları çok zengin? Bazıları ağır yoksul?” gibi soruların cevaplarını da aramaya başladı. Sol literatüre de giriş yaptı ve okuma yelpazesini daha da genişletti.
1969 yılında Cağaloğlu’ndaki Papirüs Dergisi’ndeki o günden sonra öyküleri önemli dergilerde yayımlanmaya başladı. Öykülerini Füruzan olarak yayımlıyordu.
“Niye soyadı kullanmıyorsunuz?” o yıllarda en sık karşılaştığı sorulardan biriydi.
Füruzan’ın bu soruya verdiği; “Benim soyadı kullanmama nedenimin temelinde şu gerçek vardır; ben, çok ünlü bir soyadı taşıyorum. Çok ünlü, çok saygıdeğer bir adamın kendi akıllarıyla, emekleri ve yetenekleri ile ünlendirdiği saygıdeğer bir soyadı... Ben, o ünlenmiş soyadının bana sağlama ihtimali olan kolaylıkları yaşamak istemiyorum. Yoksa bu onurlu soyadı, bütün Türkiye’nin sevdiği bir soyadıdır. Ben yazdıklarımın sınanmasını öyle bir şekilde yapıp bu büyük soyadından yararlanmamalıyım.” cevabı ise onun ne kadar saygıdeğer bir yazar olduğunun ispatı değil midir?
Ve Füruzan, 1971 yılında öykülerini topladığı “Parasız Yatılı” kitabını yayımladı ve bu kitap olağanüstü bir ilgiyle karşılandı. Nitekim, Füruzan “Parasız Yatılı” ile 1972 yılında bütün jürinin oy birliği ile Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandı. Bu ödül o yıl ilk kez kadın bir yazara verilmişti. Füruzan bu ödül ile “ilkokul mezunu”, “yarışmaya ilk kez katılmış” gibi kalıpları da kırmıştı.
Füruzan, 1972 yılında yine öykülerinden oluşan “Kuşatma” kitabını yayımladı. Türk Dil Kurumu’nun o yılki ödül verilecek kitap seçimlerinde; “bütün ödülleri bu kıza veremeyiz.” söylemini duymuş olsa da bunu “iyi kalplilik sendromu” olarak düşündü ve bu konudan hiçbir yakınması olmadı.
Ve Füruzan, bu kez de “Benim Sinemalarım” kitabını 1973 yılında yayımladı. Hem Kuşatma hem de Benim Sinemalarım kitapları Parasız Yatılı’nın yakaladığı başarıyı tekrarladı. Füruzan bu kitaplarında olağanüstü olaylar anlatmıyordu, okuyucusunun karşısına olağanüstü kahramanlar da çıkarmıyordu. Onun özgünlüğü sadece dilinden, anlatım tarzından değil aynı zamanda ele aldığı konulardan ve sınıfsal bakış açısından kaynaklanıyordu. Bu kitaplardaki kız çocukları, genç kızlar, yalnız anneler, yoksullar, göçmenler, çaresizler, amcalar, teyzelerin hepsi Füruzan’dı ya da okuyucuların kendisiydi. Tüm karakterleri sahiciydi, gerçek yaşamın içinde aramızdaydılar. Bu yönüyle onun bu kitapları, tıpkı sonraki kitaplarında olduğu gibi seyrederek okumamızı sağlıyor.
Yani anlayacağınız, o yıllarda Füruzan Türk edebiyatının gündemine oturmuştu. Sadece Türkiye’de değil yurtdışında da dikkat çekmeye başlamıştı. 1972 yılında Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Iowa Üniversitesi’nden bir yıllık burs teklifi ile bir “kültür daveti” aldı ancak Füruzan tüm masraflarının karşılanacağı bu burs teklifini kabul etmedi.
1974 yılında yazdığı ve ilk romanı olan “47’liler” de, yakın tarihin dramatik bir dönemini ele almış, kadın sorunlarını, taşra ve büyük kentler arasındaki kültür ve yaşam çelişkilerini yine başarılı bir şekilde fotoğraflayarak 1975 yılındaki Türk Dil Kurumu Ödülü’nü kazandı. Aynı yıl bu kez Batı Berlin’den önemli bir edebiyat oluşumuna katılması yönünde bir davet aldı. Bu kez çağrıya olumlu yanıt aldı ve Almanya’nın yolunu tuttu.
Alman Akademik Değişim Servisi (DAAD) adlı bir sanatçı programı kapsamında davet edildiği Berlin'de kaldığı bir yıl boyunca Türk işçilerle röportajlar yaptı ve bunları 1977 yılında yayımladığı “Yeni Konuklar” adlı kitabında topladı. 1979 yılında yayımladığı “Türkiye Çocukları” adlı çocuk kitabını da Berlin'de hazırladı.
Füruzan, daha sonraki yıllarda da göçmen ve gurbetçi işçi sorunlarını kitaplarına konu etti. 1988'de yayımladığı “Ev Sahipleri” kitabında, Almanya'nın önde gelen aydınları ve konuk işçileriyle yaptığı konuşmalar yer aldı.. 1988'de yayımlanan ikinci romanı “Berlin'in Nar Çiçeği” kitabında da Almanya'daki göçmenlerin hayatını işledi.
Sonraki yıllarda Füruzan’ın kitapları sinema, dizi ve tiyatroya da uyarlandı. Hatta bizzat Füruzan bu projelerden bazılarının içinde yer aldı. Mesela, “Ah Güzel İstanbul” öyküsünden uyarlanan aynı isimdeki filmde 1981'de Ömer Kavur ile birlikte senaristlik yaptı. Ve bu film, o yıl hiçbir filmin birinciliğe değer görülmediği Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde ikincilik ödülü aldı.
1990 yılında “Benim Sinemalarım” öyküsünden uyarlanan aynı isimli filmin yönetmenliğini ressam Gülsün Karamustafa ile birlikte yaptı. Bu yönüyle bu film, yönetmenliğini iki kadının yaptığı ilk ve tek Türk filmi olarak Yeşilçam tarihine geçti. Film daha sonra 1991'de Uluslararası İran Fecr Film Festivali'nde, uluslararası jüriden "En İyi İlk Film Jüri Özel Ödülü"nü kazandı. 1991'de Tokyo Uluslararası Film Festivali'nde seçilen "En İyi On Asya Filmi" arasında yer aldı.
1982'de yayımladığı “Gecenin Öteki Yüzü” kitabında yer alan ve kitapla aynı adı taşıyan öykü, 1986'da TRT tarafından dizi olarak çekildi. Dizi, TRT ve Modern Gazeteciler Kurumu tarafından en iyi dizi olarak seçildi.
Füruzan’ın “Redife'ye Güzelleme”, “Kış Gelmeden” ve “Sevda Dolu Bir Yaz” adlı öyküleri ise tiyatroya uyarlandı. "Kış Gelmeden" ve "Sevda Dolu Bir Yaz" Ankara Devlet Tiyatroları tarafından sahnelendi.
Füruzan, 1991 yılında da “Lodoslar Kenti” adlı ilk ve tek şiir kitabını yayımladı. Bosna Savaşı sırasında Balkanlar’a yaptığı yolculuğun izlenimlerini ilk önce 1994 yılında yayımladığı “İşte Bizim Rumeli” kitabında ve bu kitabın ismini 1996 yılındaki baskısında değiştirerek yayımladığı “Balkan Yolcusu” kitabında paylaştı.
Yani anlayacağınız, Memet Fuat çok haklıydı “Füruzan, Türk edebiyatı için büyük bir olaydır” derken…
Ve bu yüzden geçtiğimiz yıl şubat ayında sadece “Parasız Yatılı”yı okuyup unutamayanlar ya da Ankara sahnelerinde “Sevda Dolu Bir Yaz”ı izleyenler veya Yeşilçam’ın “Benim Sinemalarım” filmini ayrı bir köşeye koyanlar değil, edebiyat tutkunları olarak hepimiz çok üzüldük…
Nasıl üzülmeyelim ki?
Edebiyatımızın özgün ve üretken doksan bir yıllık çınarı Füruzan aramızdan ayrılmıştı…
Ruhu şad olsun.



















