ARİF NİHAT ASYA
(1904-1975)
Masanın ortasına konuşlandırılmış petrol lambası, göz altları çökmüş ve sırtı öne doğru eğilmiş bedbin bir adamı aydınlatıyordu. Adam yorgundu, Adana suskun. Her sokağa esaretin kokusu sinmişti. Esir şehir, tutulmuş bir nefes gibi kendini boğuyordu.
Sokaklarında ses vardı, konuşma yoktu. İnsanlar kelimeleri ağızlarında tartıyor, yabancı üniformalıların gölgesi yere düştüğünde başlarını biraz daha öne eğiyorlardı.
Fransız askerlerinin postal sesleri, şehrin her yerinden fışkıran karabasan gibiydi. Direkler bomboştu. Kahve müdavimleri fısıltıyla anlaşıyorlardı. Sadece çay kaşığı ve oyun taşları özgürdü. Geçmiş tutuklanmıştı, kimse "Ah nerede o günler..." diye başlayan cümleler kuramıyordu.
Pencereler erkenden kapanır, akşamlar çabuk çöker insanlar yalnızlaşırdı. Korku bağırmayı sevmezdi, anneler çocuklarını çağıramazdı. Buna rağmen tamamen boyun eğmedi şehir. Gizli gizli taşınan kâğıtlar, ezberlenen isimler, geceleri fısıldanan marş kırıntıları...
İşgal, Adana’yı yıkmamış, bilemişti. İnsanlar gülmeyi unutmuştu ama sabrı öğrenmişti. Şehrin sessizliği, teslimiyet değil bekleyişti. Nihayet beklenen haber geldi. Adana 5 Ocak'ta Fransızları kendi topraklarına geri gönderdi ( Ankara Antlaşması 20 Ekim 1921)
Altı yıl sonra bütün güzel romanların başlangıcında olduğu gibi, şehre bir yabancı geldi. Kurgu değil, gerçekti. Edebiyat öğretmeniydi Arif Nihat Asya. Adana'nın düşman işgalinden kurtuluşunun on sekizinci seneidevriyesinde Adana Erkek Lisesi öğrencilerinden bayrak konulu şiir yazmalarını istedi.
Öğrencilerin yazdıklarını yeterli bulmayınca âdeta “olması gerekeni” göstermek istercesine, aynı gece kendisi “Bayrak” şiirini yazmak için masasının başına oturdu. Uzun süre petrol lambasıyla bakıştılar. Gözleri yanmaya başladığında titreyen eline kalemi alıp kağıdın üzerine koydu. Ellerinin üşümesi yanlış bir kelime yazma korkusundandı. O, işgali yaşamamış, uzaktan izlemişti. O yüzden gelecek nesiller için ültimatom ruhu taşımalıydı… İlk mısra düştü kağıda.
"Ey göklerin, beyaz ve kızıl süsü" Ezan sesinin rüzgâra karıştığı uhrevi ortamda, elindeki kalem sadece bir araç değil, artık bir sancaktı…
BAYRAK
Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü…
Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü,
Işık ışık, dalga dalga bayrağım!
Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.
Sana benim gözümle bakmayanın
Mezarını kazacağım.
Seni selâmlamadan uçan kuşun
Yuvasını bozacağım.
Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder...
Gölgende bana da, bana da yer ver.
Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar:
Yurda ay yıldızının ışığı yeter.
Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün
Kızıllığında ısındık;
Dağlardan çöllere düştüğümüz gün
Gölgene sığındık.
Ey şimdi süzgün, rüzgârlarda dalgalı;
Barışın güvercini, savaşın kartalı
Yüksek yerlerde açan çiçeğim.
Senin altında doğdum.
Senin altında öleceğim.
Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim:
Yer yüzünde yer beğen!
Nereye dikilmek istersen,
Söyle, seni oraya dikeyim!
Şiirin içinde coşku yoktur, sorumluluk vardır. Kağıtla sabaha kadar cebelleşmiştir, şiir biter ama şair rahatlamaz.
Kâğıda bakar, bu şiir onu aşmıştır artık. Yarın o, sadece bir öğretmen olacak ama yazdıkları her anma töreninde hatırlanacaktır. Lambayı üfler. Arif Nihat Asya ve Bayrak şiiri artık ölümsüzdür.
Ertesi gün yazdığı şiir, törende okunur ve büyük etki yaratır. Daha sonra şiir yayımlanır. Şiirde Türk bayrağını yalnızca bir sembol değil; tarih, inanç, fedakârlık ve millet bilinciyle yüklü canlı bir varlık olarak ele aldığı için kendisine BAYRAK ŞAİRİ denmiştir.
Arif Nihat Asya, Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin millî duyarlılığı en güçlü isimlerinden biridir. İstanbul’da doğmuş, öğretmenlik ve milletvekilliği yapmıştır.
Şiirlerinde vatan, bayrak, tarih, din ve millet bilincini coşkulu bir dille işlemiştir. Hem hece hem serbest ölçüyü kullanan Asya, nesir ve denemeleriyle de edebiyata katkı sağlamıştır. Arif Nihat Asya, 5 Ocak 1975’te Ankara’da, bir süre yaşadığı sağlık sorunlarının ardından hayata gözlerini yummuştur.
Gösterişten uzak, sessiz bir ayrılıştır bu; şiirlerinde gür sesle savunduğu bayrak, vatan ve millet kavramları, onu son yolculuğunda da kuşatmıştır. Ardında, coşkusu hiç eksilmeyen dizeler ve bir şairden çok bir inanç hâli bırakarak edebiyat tarihindeki yerini almıştır.
Arif Nihat Asya öldüğünde, arkasında sadece kitaplar bırakmadı. Gökyüzüne bakıldığında dalgalanan her al kumaşta onun bir mısrası, her 5 Ocak sabahında onun ruhunun serinliği var. Şimdilerde hangi minareden bir ezan yükselse veya hangi dağ başında bir sancak çekilse, Bayrak Şairi bir rubai sessizliğiyle oradan geçer.
ESERLERİ
Kanatlarını Arayanlar
Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor
Kubbeler
Ses ve Toprak
Top Sesleri
Dualar ve Aminler
Kökler ve Dallar
Aramak ve Söyleyememek
Fatihler Ölmez ve Takvimler
Ayın Aynasında
Rübaiyyat-ı Arif 1
Rübaiyyat-ı Arif 2
Şiirleri
Heykeltıraş (1924)
Yastığımın Rüyası (1930)
Ayetler (1936)
Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor (1946)
Kubbe-i Hadrâ (Mevlana üzerine, 1956)
Kökler ve Dallar (1964)
Emzikler (1964)
Dualar ve Aminler (1967)
Aynalarda Kalan (1969)
Bütün Eserleri (1975-1977)
Rubaiyyat-ı Ârif (rubailer, 1956)
Kıbrıs Rubaileri (rubailer, 1964, 1967)
Nisan (rubailer, 1964)
Kova Burcu (rubailer, 1967)
Avrupa'dan Rubailer (1969)
Şiirler (Ahmet Kabaklı derledi, 1971)
Bütün Eserleri (1975-1977, Ötüken Yayınları)
Bayrak (1940)[9]
Çocuk ve Ağaç
Bayrak Şiiri
Düz yazıları
Kanatlar ve Gagalar (özdeyişler, 1946)
Enikli Kapı (makaleleri, 1964)
***



















