Zamansız Köşe / Yadigar Uyar Özyapan

Yazan: Yadigar Uyar Özyapan -ZAMANSIZ KÖŞE
Advert

ÖYKÜ - 24-08-2025 19:39

ZAMANSIZ KÖŞE

Telefonumun alarmı çaldığında telaşla yataktan fırladım. Yine yollara düşeceğim. Bu kaçıncı seyahat saymadım. Bir yandan kahvemi yapıyor, bir yandan akşamdan hazırladığım sırt çantamı kontrol ediyorum. Gülüyorum kendi kendime, "Ne bu telaş?" diye.

Komşularım “koşan kadın” koymuş adımı. Doğru ya hiç yürümüyor hep koşuyordum. Evde son kontrolleri yaptım, sevgili çiçeklerimin suyunu verdim. "Ben gelene kadar iyi bakın kendinize." deyip vedalaştım. Tabii yine koşarak indim merdivenleri ve çağırdığım taksiye zor attım kendimi. 

Gara geldiğimde artık bir bütün olduğum sırt çantam ve ben rahatlamıştık. Ne çok seviyorum trenleri. Çocukluğumda, tren giderken raylardan çıkan sesi dinlerdim gözlerim kapalı. Şimdi ses yok, hızlı tren rayların üstünde yağ gibi kayıyor. 

Tren hızla yol alırken geçen dağlardan gözlerimi alamam. Yeşilin tonlarına dalıp giderim. Hele de tünelden geçerken. Girerken içime bir ürperti çöker, tünelden çıkarken aydınlığın ve kavuşmanın huzuru dolar. 

Her yolculuk bir macera bana. Kimlerle karşılaşacağımı ve nasıl bir yolculuk olacağını merak ederim. 

Sonunda kompartımanıma girdim. Dört kişilik masalı yerime oturdum.

Yanımda henüz kimse yoktu. Karşı koltuklarda orta yaşlarda biraz tombulca iki kadın oturuyordu. Sağlık fışkıran kırmızı yanakları, çiçekli şalvarlarıyla ilk anda dikkatimi çekti. Başlarındaki yemeniler sanki doğanın tüm renklerini, çiçeklerini içine çekmiş gibi. “Merhaba, iyi yolculuklar” diyerek yerime oturdum. İkisi birden “ merhaba bacım, sana da” dediler. 
“ Yemenileriniz ne kadar güzel, size de çok yakışmış” dedim. “Sağ ol” diyerek gülümsediler.

Karşımda ve etrafımda oturan insanları gözlemlemek hatta çaktırmadan dinlemek alışkanlık haline geldi. Hoş değil belki ama kulak misafiri olmak  bazen elde olmuyor. Yabancı değiliz, yol arkadaşıyız sonuçta. Arkadaşlarımın hikâyesini merak etmem normal yani!

İstanbul’a gidip gelmek artık bana, Cebeci’den Kızılay’a gidiyormuşum gibi geliyor.

Dilimde yine o şarkı; 
“Ah güzel İstanbul!
Ey şirin İstanbul!..”

Güzel, güzel olmasına da alışamadım hâlâ. Ne de olsa Ankara âşığıyım, çok seversem ihanet gibi gelir bana.

Düşüncelere dalmıştım. Farkında olmadan yanımdan ayırmadığım  defter ve kalemimi çantamdan çıkarıp, önümdeki küçük masaya koydum.

Sevimli kadınlar derin bir sohbete dalmışlardı. Yine kulak kabarttım. 

“Gız anam evine temizliğe gittiğim Sevil Hanım var ya? Pek üzülüyom ben ona. Evi bi güzel bi güzel ama o hep kırmızı, pembe bir köşesi var merdiven altında, orada oturur. Duvardan duvara kitap dolu. Bir duvarında kocaman bi saat, saat tam 10.00'da durmuş. Hatta tozunu almak ve saati kurmak  için merdivene çıktım bir gün. “Sakın, saate dokunma!” diye bağırdı bana.

“Niye ki?” dedi, arkadaşı. 

Adını Pembe koyduğum kadın devam etti. 

“Elinden kitap defter düşmüyor, yazarmış Sevil Hanım”

“Ne yazarmış?”

“Gız işte roman neyin.” 

İkisi birden gülmeye başladı. Gülmek bulaşıcı derler ya, beni de aldı bir gülme. Kompartmanda herkes bize bakıyor. Çoğu bize katıldı, herkes gülüyor. 
Döndü bana sordu bu defa muzip Pembe Hanım. Masada duran defterimi  işaret ederken. 

“Sende mi yazarsın?” deyince yine kahkahalar uçuştu havada. 

Bir süre sonra yoruldular sanırım, uyuklamaya başladılar. 

Benim aklıma takılmıştı anlattıkları. Sevil Hanım'ın duvarındaki saat. Neden 10.00'da durmuş ve hiç dokunulmamıştı? Ânında birçok senaryo oluştu kafamda. "Uyansalar da sorsam" diye sabırsızlanıyorum. O ara ben de dalmışım. Uyandığımda hemen saate baktım. Neyse ki daha iki saat yolumuz vardı. 

Pembe yanaklı hanım uyanmıştı. Hemen sordum; “Çok özür dilerim, merakım ağır basıyor, eğer sakıncası yoksa Sevil Hanım'ın saati neden değişmemiş öğrenebilir miyim?”

Pembe Hanım'ın yüzü bulutlandı. 

“Anlatırım tabii” dedi. 

Sevil Hanım ve kocası çok severek evlenmişler. Çok mutlularmış, çocukları olmamış. Bunun eksikliğini hep duymuşlar. Sonra da yavru bir köpek almış, evlatları gibi büyütmüşler. 

Bir gün kocası köpeği gezdirmek için parka giderken, “Hayatım bir saat sonra geliriz, saat daha dokuz. On gibi evde oluruz.” demiş ve çıkmışlar. 

Kaldırımda yürürlerken köpeğin tasması açılınca yola fırlamış. Adam onu kurtarayım derken hızla gelen araba çarpmış. 

“Aaa, olamaz!” dedim birden.

“Olmuş” dedi, Pembe Hanım. 

Duyunca ben şok oldum bir anda. Sevil Hanım'ı düşünemedim bile. Pembe Hanım devam etti heyecanla. 

“Sevil Hanım, saate baktığında saat tam onmuş ve saatin tik takları bile durmuş. Ambulans sesi, sirenler birbirine karışmış. Adamcağız oracıkta can vermiş. Üzüntüyle, “E peki köpek ne olmuş?” diye sordum birden. 

"Köpeğe ne olduğunu bilen yokmuş, kaybolmuş ortalıktan. Çok aramış sonradan Sevil Hanım. Kocasını kaybetmiş ama en azından çok sevdikleri köpekleri gelir diye aylarca beklemiş. Uzun zaman kendine gelememiş. Anlatırken çok ağladı, içim parçalandı. Sonra da yazmaya başlamış işte. Ünlü bir yazarmış."

Anlattığı olay çok etkilemişti beni. 

"Teşekkür ederim paylaştığın için." dedim. Ve artık İstanbul’a gelmiştik. Sevimli yol arkadaşlarıma sarıldım. Vedalaştık. 

Şimdi anlamıştım Sevil Hanım’ın neden evinde zamanı böyle durdurduğunu. Zamansız bir köşe yapmıştı kendine.

***

TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE  KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...

Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz

Editör: Nevin Bahtışen

Günün Diğer Haberleri