VELİ
"Tahtın üstü altından amma, içi dolu nice hamdan; Yâ Hakk, hüküm verir mi ehline değil sultan" İstanbul, Hicri 1047 / Miladi 1638
Denizin kıyısında, yeşil tepelerin ardında saklı bir dünya gibiydi Beykoz... İstanbul’un kalabalığından uzak, denizle birleşen bu köy; 1600’lerin İstanbul’unun gürültüsünden, curcunasından henüz tam olarak nasibini almamış bir yerdi. Saray’ın yoğun politik oyunlarından ve etraftaki kargaşadan uzakta, yalnızca zamanın kendi ritmiyle hareket eden bir köy...
O yıllarda İstanbul’un bu kıyılarındaki halk, sadece birkaç düzine balıkçı, az sayıda köylü ve birkaç saray görevlisiyle sınırlıydı. Saray’ın köleleri, burada huzurlu bir hayat sürüyorlardı; ama Saray’ın gümüş kapılarını aralayıp şehri görmek, onları dünyanın gerçek yüzünden çok uzak tutuyordu. Beykoz, bir yönüyle Saray’ın karanlık tarafından kaçan ruhların son sığınağıydı, bir diğer yönüyle de Saray’ın göz hapsinde kalmış bir sahil kasabası…
Buradaki evlerin çoğu ahşaptı ve dışları kırmızı çinilerle süslenmişti. Evlerin çatılarında kuşlar yuvalanmıştı, bazı evlerin bacalarından ise ince ince dumanlar yükseliyordu. Dar sokaklardaki evler, denizin kıyısındaki kayalıkların arasına sıkışmış sanki birbirlerine yaslanmış gibi dizilmişti. Beykoz’un bu huzurlu atmosferi, Saray’ın o görkemli ihtişamından çok uzaktı; ama bir şekilde kendi içinde kendi dünyasını yaratmıştı.
Göğün rengi her geçen dakika değişiyor, deniz ise sabahın ilk ışıklarıyla güne başlarken yavaşça koyulaşıyor, kıyıya vurdukça kayaların arasında kayboluyordu.
Yol boyunca sükunet içinde yürüyen bir dervişin ayak izleri, toprakta derin izler bırakıyordu. Kasım oğlu Veli, Beykoz'un kıyılarına sırt vermiş eski bir köyde doğmuş bir derviş idi. Yürürken yol üstünde karşılaştığı ahaliye selam veriyor, selamlarını alıyordu. Aynı zamanda bir arif bir veli olarak halk arasında derin bir sevgi ve saygıya sahipti. Yalnızca kalbi temiz olduğu için değil, kimseyi küçümsemediği, her derde bir çare bulmaya çalıştığı için seviliyordu.
Toprağın, taşın ve denizin kokusunu içinden hissederek büyümüştü; ne denizin enginliğini ne de taşların kudretini anlamıştı, ama her birini içinde ayrı ayrı duymuştu. Yoksulluk, her sabah uyandığı andan itibaren vardı ama o, bunu kader olarak kabul etmişti. Zihninin kenarlarında ise bambaşka bir dünya vardı; ona göre yoksulluk sadece dünyevi bir hâldi. Ruhun en saf olduğu yer, dünyanın en uzak köylerindeydi, bilinçaltındaki çiledeydi.
Kasım oğlu Veli’nin gözleri, ilk bakışta içi kararmış bir kuyu gibi alabildiğine derindi. Hüzünlüydü, ama bir o kadar da içsel bir aydınlık vardı bu karanlıkta. Onun ruhu, derinlerin ötesine geçmeyi arzulayan bir iç yolculukta büyümüştü.
Bektaşiliği ilk kez sarhoş bir dervişin sadık tavsiyeleriyle duymuştu. Beykoz’daki bir tekkeye, Akbaba Mehmed Efendi’nin İstanbul’un fethinden hemen sonra kurduğu Akbaba Tekkesi’ne tabiydi bu sarhoş derviş… Veli, o dervişin derin hüzünlü bakışları ve tarif edilemez gülüşüyle bir araya gelmiş, aynı tekkeye tabi olmayı seçerek Bektaşiliği kabul etmişti. O derviş; Naim oğlu Gevher, Veli için bir yoldaş ve hiçbir zaman kaybolmayan bir ışık gibiydi.
Bektaşi tarikatı, halka hizmeti en yüce görev olarak kabul ederdi, bu yüzden Veli’nin gözleri her zaman halkı arardı; Saray ise tam tersine, halktan uzak dururdu. Dervişlerin, insanların gönlüne dokunmak dışında bir amacı yoktu oysa Saray’da her şey hırsla, zenginlikle, güçle ve intikamla ölçülüyordu.
Veli’nin yüreği, Saray’ın o uzaktan görünen altın sarısı ışıklarından pek hoşlanmazdı. O, saltanatla süzülen tüm parıltıyı elinde tutmak isteyenlere karşı içinde bir isyan taşıyordu. Bektaşi geleneği de her türlü maddesel güce karşı duruşunu belirlemişti. Saray’ın kokuşmuşluğu, haksızlıkları, yoksulları ezmesi onun her gün biraz daha acı çekmesine neden oluyordu. Saray’ın huzurunda zekası ve gücüyle tanınan vezirlerin, halktan gitgide uzaklaştığına şahit olmuştu. Vezirlerin gözlerinin, üzerlerinden halkı küçümseyen bir bakışla geçip gittiğini sıklıkla görüyordu.
Kasım oğlu Veli, Saray’ın önünde ve içinde var olan bu iki dünya arasına bir çizgi çekmişti. Her geçen gün içindeki Bektaşi öğretileri ona Saray’ın görkeminden daha farklı bir gerçeklik sunuyordu. "Varlık her şeyde, her şey varlıkta gizlidir." diyordu ya dervişler... Saray duvarlarında altın ve gümüş kadar değerli olan bir şey yoktu; ama onun ruhundaki bilgeliğin derinliğinde çok farklı bir altın bulunuyordu: insanın kendi iç yolculuğu…
Beykoz'un serin ormanları, yavaşça sisle sarınmışken, bu düşüncelerle Akbaba Mehmed Efendi Tekkesi'nin taş duvarlarından içeri geçmekte olan Kasım oğlu Veli'nin adımları, geniş gövdeli çınarların yavaşça düşen gölgesinde yankı buluyordu. Buraya, haksızlıkların ve zulmün her köşeye yayıldığı İstanbul'dan kaçıp gerçek huzuru bulmak için gelmişti. Yalnızca bedeniyle değil, kalbiyle de buradaydı. Her köşe başında zalimlerin saltanat sürdüğü, fakirin ekmeğiyle oynandığı bu dünyada, Bektaşi öğretileri onun tek gerçeği olmuştu: "Adalet, her şeyin önündedir!"
Günün yavaşça düşen gölgeleri, tıpkı ona öğretilenler gibi onu kendi iç yolculuğuna doğru çağırıyordu. Akbaba Tekkesi'nde, nefesini tek bir sözcüğe tek bir düşünceye vermeyi öğrenmişti. Tahtı yeren şiirler kaleme alıyor, sesini hiç olmazsa halkın arasında duyulur kılmaya çabalıyor ve bunda da muvaffak oluyordu. Ne var ki kaside ve ilahiler arasında, kalbinde beliren fırtınalar daha geçmemişti. İçinde sürekli sızlayan bir adalet arayışı vardı; yazdıklarıyla da bu isyanı halkın arasında çoktan bilinir olmuştu. Onun adı, haksızlığa karşı direndiği, zulmün karşısında dimdik durduğu her yerde anılıyordu.
Dönemin İstanbul’unda Beykoz gibi köyler, Saray’ın hışmından bir şekilde korunmuştu. Köydeki bu sükunet, sakinlerini daha çok içsel bir arayışa itiyordu. Veli, halkla daha derin bir bağ kurmak için burada kalmak istiyordu; fakat şehre geri dönmeye de bir o kadar mecburdu. Zira Saray’ın baskısı her geçen gün biraz daha artıyordu. Dervişlerin tavsiyeleri, yıllar boyunca öğrenilen ilimler, bu topraklarda onlara birer koruma değil, aksine bir yük gibi gelmeye başlamıştı. Bektaşi öğretisi, her şeyin ötesinde bir insan sevgisi önerse de Saray’ın gözünde bir tür yabancılığa, küfre dönüşüyordu.
Saray, geç de olsa onun başındaki sarığın ve derviş cübbesinin gizemini fark etmeye başlamıştı. Kasım oğlu Veli'nin halkla kurduğu bu derin bağ rahatsızlık veriyordu. Çünkü Veli’nin her cümlesi her şiiri her dizesi halk nezdinde etkili bir yankı uyandırıyordu. "İlim değil, gönül işidir; gerçek bilgeliği bulmak." diyordu Veli. Hüzünlü ama bilge bakışları, her zaman aradıkları huzuru onlara sunuyordu.
İstanbul’un saraylarında, saltanat oyunları ve saray entrikaları arasında, halkın içinde büyüyen kasideyi duyan padişahın yaverleri bir tehdit sezmişti. Kasım oğlu Veli’nin adalet peşindeki mücadelesi, aslında saraya bir tehdit demekti.
"Tahtın üstü altından amma, içi dolu nice hamdan;
Yâ Hakk, hüküm verir mi ehline değil sultan"
dizeleri, dönemin zalim yönetimleri için tehlikeli bir uyarıya dönüşmüştü. Bir süre sonra halkın arasına salınan muhbirlerin "Bu derviş, halkın arasında huzursuzluk çıkarıyor; o, Saray’ın düzenini bozan, nifak sokan bir isyancı." şeklindeki ifadelerine de yaslanan vezirler, Veli'yi etkisiz hâle getirmeye soyundular. Gerçekte ise Kasım oğlu Veli, halkın gözlerinde kendi içsel hakikatine de ışık tutmaya çalışıyordu. Fakat köy halkı nezdinde o, “gerçek” olana yaklaşan bir yol göstericiydi ve sarayın öngörülemez gücü bu ışığı karartmak istiyordu.
Veli, sonraki günlerden birinde Saray’ın en yüksek yetkililerinden bir paşanın konağına davet edildi. Davet, aslında Saray’ın içindeki kargaşayı örtmek için yapılmış bir manevraydı. Benzer şekilde birçok tarikatın önde gelen temsilcileri davet edilmişti paşanın konağına. Amaç; Veli’yi bir şekilde davete getirtip yakalamak ve onu zindana atmak, tez elden infazını sağlamaktı. Vezirlerin planı aksamadan işledi; davete icabet eden Veli kıskıvrak yakalanarak Sadrazam Tayyar Mehmed Paşa’nın buyruğuyla Eminönü’nde, Yemiş İskelesi’nin hemen arkasındaki Baba Tayyar Zindanı’na kapatıldı. Hüküm kat’iydi: Boğularak idam edilecekti!
O zindanın soğuk karanlığında Veli, hükmün gerçekleştirileceği günün çaresiz bekleyişinde ruhunu törpülüyordu.
Hüküm hemen ertesi sabah gerçekleştirilecekti, emir ise cellada; Kör İhsan’a akşamdan iletilmişti. Veli, el ve ayak bileklerindeki zincirlerin şakırtısı eşliğinde zindanın nemden çürümüş bir köşesinde çömelmiş hâldeydi; karşısına çıkacak olan Cellat Kör İhsan'ı hiç görmemişti, namından ötürü biliyordu sadece. Kör İhsan, karanlıkları görse de kasveti içinde taşıyan bir adamdı. Sabah namazına çok az zaman kalmıştı; Veli zindanda tek ışık giren yer olan yüksekteki parmaklıklara gözlerini asmış “Hiç sabah olmasın!” diyen çaresiz ve yalvarır bakışlarla kaderinin gecikmesini diliyordu, ağlamaklı.
Duvara yaslanıp uykuya daldı o soğukta.
Ne kadar zaman geçti bilinmez, önce anahtarların şangırtısını sonra da hücrenin demir kapısının gıcırdayarak açılışını duydu Veli.
İçeriye elinde kemendiyle eceli Kör İhsan girdi, iki adımda. Gözlerindeki ifade loş ışıkta pek anlaşılmıyordu, fakat Veli emindi sanki; hiç merhamet sızmıyordu İhsan’ın o bakışlarından.
Veli’nin sırtı kamburlaşmıştı ama gözleri hâlâ diriydi. Belki teslimiyet belki meydan okuma… Sanki celladın ruhuna, çarpık bir aynadan kendini göstermeye çalışan bir bakış… O kadar…
Cellat İhsan bir adım yaklaştı. Parmakları kemendi sıkı tutsa da dirsekleri titredi. O an sanki ikisinin dışında her şey; dünya dahil, durmuştu.
Veli, başını kaldırdı. Alnından yere kadar inen bir ter damlası süzüldü. Dudaklarından sessizce bir şeyler döküldü. Belki bir dua, belki bir sır… Belki de hiç kimsenin duyamayacağı bir meydan okuma…
İhsan elindeki kemendi sıkıca kavradı. Zindanın zeminindeki tozlar havalandı bir anlığına… İhsan başını çevirdiğinde Veli’nin ona anlamaz bir ifadeyle baktığını gördü.
Cellat İhsan zindanın taşlarına bakıyordu. Her taşta bir çığlık vardı, her rutubette bir dua kurumuştu. O gece farklıydı. Havanın içinde asılı bir şey vardı; bir karar değil, bir vazgeçiş...
Veli; zincirlerine yaslanmış, gözü kararmış, sesi tükenmişti.
İhsan kemendi ve kılıcını yere bıraktı. Cebinden katlı bir kâğıt çıkardı, Veli’nin önüne attı. Göz göze bile gelmedi. Sonra arkasını döndü, zindandan çıkarken oraya sadece iki cümle bıraktı, mühürlü dudaklarından:
“Bir canın bedeli kaç rekâttır?”
“Ve affın, kaç gözyaşı sürer alın çizgisine?”
Veli şaşkın gözlerle yerdeki katlı kağıdı aldı açtı, okumaya başladı:
“Öleceksin Veli… Ama şimdi değil. Hem sözün diri kaldıktan sonra, ölen sadece et olur. Ben celladım evet, ama yoruldum artık; unutma, seni öldürmek anca kemendi kör eder. Kapının ardındaki nöbetçiye rüşvet verdim. Var, git yoluna… Sana ne özgürlük bırakıyorum ne de ölüm... Sadece bir boşluk… İçinden ikimiz de geçeceğiz. Ama sen kendi yükünle... Ben kendi suskunluğumla...”
Veli zindandan tez çıkıp Balat’a doğru yöneldi; tozlu yola koyulduğunda yüreği içsel bir derinlikten yankı buluyordu artık.
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz
