VE PERDE
Bazen en beklenmedik zamanda hayatın akışı değişir. Ahmet pırıl pırıl bir havada yürürken, aniden bastıran yağmurdan kaçmak için hızlandı. Önünde durduğu mekânın tabelasını okuyunca gülümsedi:
“Askıda Kitap”
Yağmurun sesini ve sokağın gürültüsünü dışarıda bırakıp, kapıdan adım attığında hayatının değişeceğini bilmiyordu.
İçerideki nefis kahve ve kek kokusunu içine çekti. Etrafına bakındı; sade küçük masalar, ellerinde okudukları kitaplara dalmış insanlar. Huzurlu bir sessizlik…
Sonra onu gördü, kitapları raflara yerleştiriyordu. Siyah uzun dalgalı saçları, iri mavi gözleri… O gözlerin çekiminden kurtulamıyordu. Bir an gözleri kenetlendi, sanki her şey donmuş zaman durmuştu. Sadece bir bakışla ömürlük bir hikâyenin başlayacağını da bilmiyordu.
Garsonun getirdiği kahvesini yudumlarken, yine o mavi gözleri aradı. Bu defa bulutluydu sanki. Ayağa kalktı ve genç kıza yaklaştı.
“Bir kitap seçmeme yardımcı olur musunuz?” dedi.
Genç kız, “tabi” der gibi hiç konuşmadan başını salladı. Eliyle kendisini takip etmesini işaret etti.
Ahmet’in genç kızın hiç konuşmaması çok tuhafına gitmişti. Genç kızın önerdiği kitabı biraz inceledi. Saatine baktığında dans kursuna geç kalacağını anlayınca, aceleyle çıktı.
Ahmet, yoğun iş temposunun ve yalnızlığının ağırlığını dansta hafifletiyordu. Bir dans stüdyosuna uzun zamandır devam ediyordu. Ancak derse geldiğinde aklı, kafede gördüğü kızdaydı. Mavi gözleri zihninden çıkmıyordu. Genç adam, her seferinde kitap okuma bahanesiyle dükkana gelmesi ile aralarında farklı bir bağ oluşmaya başlamıştı. Fakat ne söyleyeceğini bilemediği için her seferinde utangaç bir şekilde sadece bakmakla, yetiniyordu. Genç kız; onun davranışlarını fark etmişti ancak sadece gözleriyle, duygusal bir yakınlık kuruyordu. Aralarında sessizce, gizli bir dil gelişiyordu. Genç kız da hayatının dönüm noktasında olduğunu bilmiyordu.
Ahmet, artık her fırsatta onu görebilmek için kafeye gidiyordu. İkisinin de karşı koyamadığı müthiş bir çekim vardı. Fakat genç kız hiç konuşmuyordu. O da Ahmet’e ilgisiz değildi ama...
“Sağır olduğumu bilse bana nasıl davranırdı?” diye düşünmekten kendini alamıyordu.
Yine de her gün heyecanla bekliyordu. Küçükken geçirdiği ateşli bir hastalık sonucu işitme yetisini kaybetmiş olan Ayşegül, sadece anne ve babasının sesini hatırlıyordu. Uzun tedaviler, ameliyatlar hiçbir işe yaramamıştı. Denenecek her yolu denemişler ancak olumlu bir sonuç alamamışlardı.
Ayşegül, büyüdükçe engelinin farkına varıyordu. Ve bu engel, kendisini dünyadan dışlanmış gibi hissetmesine neden oluyordu. Bu onun dünyasında bir boşluk, bir kaybolmuşluk hissi yaratıyordu. Okula bile gitmek istemiyordu. Ailesinin yardımı ve aldığı psikolojik desteklerle, zamanla engelini kabullenmişti. Dudak okumayı ve işaret dili öğrenmek için kurslara gitmişti. Çevresinde kendisi gibi engelli bir çok insanla tanışmıştı.
Eğitim sürecini başarıyla tamamlamıştı. Bu süreçte kitaplar en iyi arkadaşı olmuştu. Sürekli okuyor, araştırıyordu. Daha sonraları, dedesinin sahaf dükkânını sevimli bir kitaphaneye çevirdi. Mekân kısa zamanda çok büyük ilgi gördü. Kitap okumayı seven insanlar evde fazla olan kitaplarını getirip bırakıyorlardı. Bazen yazarlar gelip hem imza günü yapıyorlar hem de kitaplarından mekâna hediye ediyorlardı. Annesinin yaptığı minik kurabiye ve kek eşliğinde, kahve ve çay servisi de yapılıyordu. Üstelik burada duyması ya da konuşmasını gerektirecek bir durum yoktu ve huzurluydu.
Yakışıklı genç adam gelene kadar… Karşılıklı bakışmalar, sessiz anlaşmalar hoşuna gidiyordu. Hepsi bu kadar dahası olamazdı. Hiç kimse duymayan konuşmayan biriyle birlikte olmak istemezdi.
Kalbinin deli gibi atışından anlamıştı, genç adamın geldiğini.
Ahmet, “Artık konuşmamız gerekiyor.” diyerek ellerini tuttu.
Ayşegül hep elinde tuttuğu küçük deftere, “ben seni duyamıyorum, işitme engelliyim.” yazan notu gösterdi.
Ahmet; şaşkınlık içinde bakarken, Ayşegül yazmaya devam etti. “Dudak okuyabiliyorum ve işaret dili ile iletişim kurabiliyorum, bir de yazarak.”
Ahmet; kafası karışmış bir şekilde, genç kızın yüzüne bakarak; tane tane “ol-sun, ne ö-ne –mi var.” derken, Ayşegül ufak bir kahkaha attı.
Ahmet, “Ama gülebiliyorsun!!!” dedi.
Ayşegül; “evet sadece duyamıyorum, bazı kelimeleri söyleyebiliyorum.” dedi.
“Seni seviyorum!” dedi. Ahmet yüksek sesle.
Genç kız heyecan içinde hemen defter yaprağına büyük harflerle yazdığını gösterdi, “SENİ SEVİYORUM”
Ayşegül; normal sesleri duyamasa bile, kalbinin sesini duyabildiğine çok mutlu olmuştu.
İki gencin aşkları günden güne baharda açan çiçekler gibi coşuyordu. Ahmet bir gün genç kızı dans ettiği stüdyoya götürdü. Genç kız dans eden sevgilisini ve arkadaşlarını izlerken içi burkulsa da, zevkle izledi. Ahmet, sevdiğinin içindeki fırtınayı hissetmiş hemen yanına koşmuştu. Genç kızı kollarına alıp uçuruyor gibi dans etmeye başladı. Önceleri tedirgin olan genç kız sonra tamamen Ahmet’in dansına uyum sağlamaya başlamıştı. Ahmet ile birbirlerine çok iyi gelmişlerdi ve aileleri de bu durumdan çok memnundu.
Ahmet, “Artık evlenmemiz lazım, benim çok sevdiğim insanın yanında olmam gerekiyor.” diyerek, hemen bu düşüncesini gerçekleştirmek için plan yaptı. Planın içine arkadaşları da dahil olmuştu.
Ahmet, akşam buluştuklarında “Bugün seni dans gösterine götüreceğim” dedi.
Gösteri salonuna geldiklerinde, “gel kulise gidelim, arkadaşlarımızı görelim.” Demesine rağmen, elinden tuttuğu genç kızı direk sahneye getirdi. Ayşegül, şaşkın şaşkın bakıyordu. Ahmet; “Bugün biz dans edeceğiz, çıkar ayakkabılarını.” dedi.
Sahnenin ışıkları yandığında muhteşem bir dekor ortaya çıktı. Ayşegül, sahnede renklerin arasında ritme göre uçuşan renkli notalara hayranlıkla bakıyordu. Müziğin ahengini çıplak olan ayaklarıyla hissedebiliyordu. Kalbinin ve müziğin ritmi uyum içindeydi. Artık tamamen kendini akışa ve Ahmet’e bırakmış, büyüleyici bir dans başlamıştı. Bütün benliğiyle özgürlüğün tadını çıkarıyordu. Müziğin durduğunu, ayaklarının altındaki titreşimin durmasından anlamış olan Ayşegül; Ahmet’in yüzüne sevgiyle ve minnetle baktı.
Ahmet, elindeki kutudan yıldız gibi parlayan yüzüğü çıkarıp “Benimle evlenir misin?” dediğinde, salonun ışıkları da yandı. Salona bakan genç kız salonun tamamen dolu olduğunu gördü. En önde aileleri ve arkadaşları. Herkes ayaktaydı ve alkışlayan ellerdeki coşkuyu bile duyabiliyordu sanki.
Ayşegül; bütün korkularını aşarak, bütün sessizlikleri yırtarcasına ilk defa “evettt, evettt seni çok seviyorum!” diye bağırdı. Ruhunun, kalbinin ışıltısı çevresine yayılmıştı.
Ve perde…
Perdede büyük harflerle yazan ise; AŞK VE SEVGİ ENGEL TANIMAZ…
