SAVAŞIN DEĞİL ACININ ÇOCUKLARI
Bu yazıyı, yaşanan koca insanlık değil insafsızlık davası üzerine yazıyorum.
Küçük çocukların ölmediği bir dünyaya.
Hep beraber.
***
Gözleri baygınca bakıyordu. Onları arıyordu zihninde, kendince. Kollarına acının rengi bulaşmıştı. Sol kulağında büyük bir çınlama peydah olmuştu. Geçmiyordu. Sağ bacağını hissetmiyordu bile. Gözlerini kıstı, yutkundu, gözleri doldu. Yavaşça bacağına baktı. Kemiği görünüyordu. Aniden bir titreme sardı onu. Acısı o kadar fazlaydı ki artık hissettmiyordu. Ya da artık bir bacağı olamayacaktı. Bilmiyordu.
Etrafına baktı kısık gözlerle. Her yer dumandı ama arkada bir kırmızılık vardı. Bir güneş doğmuştu oraya. Onu öldüren bir güneşti.
Başkalarının güneşi onun ölümü mü demekti? Bu nasıl bir adaletsizlikti?
Titremesi geçmeden yavaşça döndü. Ellerini toprağa bastırdı. Kalkabilecek miydi? Kolları ölesiye ağrıyordu; sabah, bir gün daha yaşama umuduyla giydiği ağabeyinin beyaz gömleği kana bulanmıştı. Bedeni cayır cayır yanıyordu. Sanki, o kan bedenini yakıp toprağa karışıyordu.
Bedeni daha çok titredi. Acıyı daha çok hissetti: kulağında, kollarında, bacaklarında, her yerinde...
O küçüktü, minicik bedeni bu kadar acıya nasıl katlanacaktı!?
Dizlerinin üstüne durduğunda acıyla haykırdı, sesi gökyüzüne ulaştı. Oysaki etrafta çok fazla insan vardı, onların sesleri neden yoktu ki? Ama bilmiyordu, ölülerin sesi çıkmazdı, son defa bağıramazlardı. Onlar acıyla ölmüşlerdi. Yüzlerinde tebessüm olmazdı, acı yüzlerine ebediyen otururdu. Bu yüzden acı çekerek ölmek en kötüsüydü.
Ayağa kalktı dualarla. Ve o an fark etti. Bacağı... Bacağını hissettmiyordu. Sağ bacağını acıyla tuttu. Kana bulanmış olan bacağının varlığı fazlalık gibiydi.
“Hayır” dedi içinden; “Allah'ım, lütfen gitmiş olmasın...”
Etrafa baktı. En son ne olmuştu? Annesi, babası ve kardeşleriyle evdeydiler. Annesi... Neredeydi? Babası? Kardeşleri?
"Anne!" diye haykırdı. "Anne! Neredesin!?"
Durmadı; “Baba!?" Tekrar bağırdı; "Baba! Anne!"
Gözlerinden yaşlar düşmeye başladı.
“Neredesiniz?!"
Kardeşleri geldi aklına.
“Faris!"
Tekrar bağırdı; "Faris! Meryem!"
Acıyla yaşlar boşalıyordu gözlerinden.
"Anne! Baba! Faris! Meryem!"
Her yer yanıyordu. Kül oluyordu. Gökyüzü artık mavi değildi, kırmızıydı. Kızıldı. Gökyüzü rengini kaybetmişti. Ve o an, bu küçük çocuğu -Hamza'yı- tamamıyla öldüren bir şey gördü.
İleride, yerde, bir kadın yatıyordu. Sol tarafı kanlar içindeydi sağ koluna sarılı biz bez parçası vardı, bir bebek. Ruhu titremeye başladı. Dua ediyordu içinden, lütfen ikisi olmasın diye. Yavaşça adım attı. Bacağını arkasından sürükleyerek. Ardından koşmaya çalıştı, ikinci adımı atamadan yere düştü. Bağırdı.
"Anne! Meryem!"
Kendini sürükleyerek kadının yanına yaklaştı. Saçları dağılmıştı, sol tarafı yanmıştı. Bu annesiydi. Kolunda yatan ise Meryem'di.
O an şoka girdi. Durdu, annesine baktı.
“Anne," dedi acıyla.
"A-anne yü-yüzüme bak."
Sol tarafı parçalara ayrılmıştı. Sadece sağ tarafından anlamıştı annesi olduğunu. Elini annesinin boynuna götürdü. Elleri zangır zangır titriyordu. Yavaşça parçalanmış boynuna götürdü.
Ölmüştü…
Melek kardeşinin sarılı olduğu bez, kıpkırmızıydı. Küçücük yüzü görünmüyordu bile. Yavaşça Meryem'in yüzündeki bezi çekti. Acıyla gözlerini kapattı.
Kolu yoktu. Bir bacağı da.
Meryem 3 aylıktı. Ölmüş olamazdı. O suçsuzdu, günahsızdı. Neden ölmüştü ki? Ne yapmıştı?
Allah masum kullarını yanına alıyordu.
"Anne," dedi hıçkırarak, fısıltıyla.
"Anne. Anne. Anne. Anne. Anne."
Kalan saçlarına dokundu. Elini annesinin kalan başörtüsüne götürdü, kokladı. Annesi yanık bile değil, et kokuyordu.
Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı ardından. Annesinin kan kokan, parçalanmış bedenine sarıldı. Saatlerce anne dedi. Ağladı. Sarıldı. Öptü. Ama Meryem'e bakmadı, bakmaya korkuyordu, üstündeki bezle Meryem'in vücudunu örtmüştü. Annesi de parçalanmıştı ama annesinden korkamazdı ki.
Babası aklına geldi o gözyaşlarının arasında. Ağabeyi Faris, ikisi de yaşıyor muydu?
Kafasını kaldırdı. Her yer ceset doluydu. Etraf kokuyordu. Ateş hala devam ediyordu. Gecenin karanlığı vardı.
Babası az ilerideydi. Haberi yoktu. Ağabeyi Faris arkadaşlarıyla geziyordu yakında bomba atıldığı sıra. Faris onlardan tam olarak 342 metre ilerideydi.
Babası, bomba her an gelebilir diye evindeydi, eşinin yanında. Fakat bomba, yaşarken değil ölürken onları ayırmıştı. Babası 24 metre ilerideydi eşinden.
Annesi Meryem'i sıkıca sarmıştı. Hissettmişti o. Meryem'de hissettmişti. Bomba atılmadan bir saat önce ağlamaya başlamış, susmamıştı. Bomba atılmadan 10 dakika önce anne ve babasına gülümsemişti. Ardından annesinin göğsünde uyuya kalmıştı. Annesi huzursuzdu, babası ona telkinler vermişti. Alnından öpmüştü. Sarılmıştı. Ve bomba tam olarak bu anda patlamıştı.
Küçük Hamza dışarıdaydı. Bahçede. Yerdeki taşlarla oynuyordu. Bahçeden ayrılmazdı zaten. Toprağı çok seviyordu.
Artık sevmiyordu toprağı.
Ondan ailesini almıştı.
Bitmişti bir yuva, beş hayat, küçük çocuklar, masum ruhlar. Umutları ölmüştü onlarla beraber, toprağa girmişti. Kefenleri bile yoktu.
Koca bir şehir ölmüştü, daha nice hayatlar göçmüştü. Öldürülmüşlerdi. Kalan ruhlar kararmıştı. Arda kalan hiçbir şey yoktu artık.
Geriye kalan ölüler dışında.
Ve Hamza'nın da hayatı annesinin başında ağlarken bitti. Babasını da gördü, idrak edemedi ama biliyordı. O da ölmüştü. Ağabeyi de.
Kendisi de öldü.
Öldü.
Ve bu, onların güneşini harmanladı. Daha sert bombalar atıldı.
Nice Hamzalar, Farisler, Meryemler öldü.
Ve bu vicdansızların umrunda bile olmadı.
