Rüyadan Hakikate / Hilal Haznedar

Yazan: Hilal Haznedar -RÜYADAN HAKİKATE
Advert

ÖYKÜ - 29-01-2025 18:48

RÜYADAN HAKİKATE

Fatih’in tarih kokan sokaklarından birinde, biraz yorulmuş bir şekilde yürüyordum. Gözlerimde, şehrin hem geçmişine hem de geleceğine dair bir hüzün vardı. Yürümeye devam ederken yakınımda zeytin ağacı ve gölgesine sığınan bir bank gördüm, gidip birkaç dakika oturmak istedim. Banka oturup, gözlerimi bir an için kapadım ve derin bir nefes aldım. Şehrin karmaşasından biraz uzaklaşmak, zihnimi toplamak istiyordum.

Gözlerimi açtığımda, bankın diğer ucunda çok tanıdık bir silüet belirdi. O, bir zamanların büyük şairi Mehmet Akif Ersoy’du İçimde bir heyecan dalgası yükseldi. Kalbim hızla atmaya başladı. O an, gerçek mi hayal mi olduğundan emin olamadım. Nasıl bu kadar yakınımda, zamanın ötesinden gelmiş bir insanı bu kadar net görebiliyordum? Yüzündeki çizgiler, sanki yılların izlerini taşıyor ama bir o kadar da acı ve gurur barındırıyordu. Gözlerim büyüdü, kalbim hızlı atmaya başladı. "Mehmet Akif!" diye mırıldandım, ama o daha fazla şey söylememe fırsat vermedi. Sadece başını eğerek konuşmaya başladı.

“Hoş geldin evlat,” dedi, sesinde yılların birikmiş yorgunluğu vardı.

"Niçin böyle bakıyorsun? Gel seninle biraz sohbet edelim."

O an, ruhumda bir kıvılcım oluştu. Sanki farklı bir dünyadaydım. Üstat, bana bakarken gözlerinde bir hüzün, bir de derin bir inanç vardı.

“Bugünün gençlerini nasıl görüyorsun?" dedi.

Ve söze başladım.

“Efendim gençlik farklı bir savaşın içinde. Eskiden olduğu gibi büyük bir vatan savaşı, bağımsızlık mücadelesi yok belki ama bir başka savaş var: Yalnızlık, gelecek kaygısı, hızla değişen dünyanın yüklediği sorumluluklar, bizim zamanımızda her şey çok hızlı gelişiyor. Bu gelişim bir yandan çok faydalı olsa da, diğer yandan insanların yalnızlaşmasına sebep oluyor. Hedefler belirsiz, değerler kaybolmuş durumda… Herkes koşturuyor, ama nereye, nasıl bir yere doğru gittiğinden emin olamıyor. Çoğu genç, adeta kaybolmuş bir kayık gibi, denizin ortasında yön bulmaya çalışıyor.”

Üstat gözlerini derinleştirerek söze girdi.

“Evet, doğru” dedi.

“Gençler, hedeflerine ulaşmak istiyorlar. Ama bazen, yolda kayboluyorlar Gerçek başarı, yalnızca varılacak noktada değil, yolda geçirilen zamanın kalitesindedir. Bizim zamanımızda evlere ekmek götüremeyen babalar, çocuklarını savaş meydanında şehit vermiş analar vardı. Gençler ise büyük bir yük sırtlanıp, erken yaşta hayatın zorluğuyla tanışıp, yüce bir amaç için savaştılar; vatan, millet, özgürlük… Fakat şimdi, baktığımda sizler bir hedef arıyorsunuz ama bir yön bulmakta zorlanıyorsunuz. Teknoloji, size dünyayı daha yakın kıldı ama aynı zamanda insanın ruhunu da bir parça daha uzaklaştırdı. İçinde olduğunuz zamanda o kadar çok nimet var ki, her şeyin sonunda neye sahip olduğunuzu bilmiyorsunuz. Nice gençlerimiz, kendi özünü ve değerlerini unutarak yabancı hayranlığına kapılıyor. Ben hep derim ki ‘Sahipsiz olan memleketin batması haktır, sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.’” dedi gurur dolu bir tonla…

Tüylerim diken diken olmuştu sonra meraklı ve titrek bir sesle sordum.

“Peki ya biz, gençler ne yapmalıyız?”

Üstat yavaşça başını salladı.

“Sizler, içinizdeki gücü keşfedin. Bütün insanlık tarihinin yükü omuzlarınızda. Hayallerinize sıkı sıkıya sarılın, çünkü bir milletin yükselmesi, o milletin gençlerinin elindedir. Önder Mustafa Kemal Atatürk’ünde dediği gibi; ‘Cumhuriyeti biz kurduk onu yaşatacak ve yükseltecek olan sizlersiniz.’”

İçimde bir hüzün belirdi. Akif’in sözleri, yıllar önce yaşanan Çanakkale’nin, Kurtuluş Savaşı’nın acılarını, zaferlerini düşündürdü. “Onlar, yurtları için canlarını verirken biz bugün neyi savunuyorduk? Neyi paylaşamıyorduk? Ne istiyorduk?” gibi sorular kafamı iyice karıştırmıştı.

Mehmet Akif bir süre sustu, gözleri uzaklara daldı, ama sonra tekrar bana döndü.

“Hedefine ulaşmak için her şeyin mükemmel olması gerekmez. Her şey senin elindedir. Eğer bir kez düşersen, kalkıp yeniden başlamak zorundasın. Çünkü gerçek zafer, düşüp yeniden ayağa kalkabilmektir.”

Akif Bey’in sözleri, bana sadece bir ders vermekle kalmıyor, adeta bir yaşam felsefesi sunuyordu.

“Hayatın boyunca, ne kadar büyük işler başarmış olursan ol, her zaman insan olmayı unutma. İnsanın kalbi, onun en güçlü silahıdır” dedi.

Sözleri adeta ışık saçıyordu…

“Üstadım lütfen birazda kendi döneminizden mesela Çanakkale Savaşı’ndan bahseder misiniz” diye sordum.

Mehmet Akif, gözlerinde büyük bir derinlik ve gururla bana bakarken, birden uzaklara daldı. İçindeki acıyı ama aynı zamanda büyük bir kahramanlıkla dolu gururu gözlerinden okumak mümkündü. Derin bir nefes alıp anlatmaya başladı.

"Evlat" dedi durdu. Bir an susarak, o günleri anımsamaya çalıştı. Biraz sessizlik oldu. Akif Bey, sanki o anların içinde kaybolmuş gibiydi. Hüzünle devam etti: “Evlat, biz orada sadece can vermedik. Biz orada bir milletin yeniden doğuşunu izledik. O gün, toprağın altına düşen her asker, sadece kendi bedenini değil umutlarını da gömdü. Her bir damla kan, birer yıldız gibi göğsümüzde parladı. Ve o parlayan yıldızlar, bütün ulusun umudu oldu.

Sesindeki hüzün, içimde derin bir iz bırakırken, gurur dolu bir gülümseme belirdi.

“Ve o destan, bir ömür boyu dillerden düşmedi. Çünkü biz, bir araya gelip, birbirimize tutunarak kazandık o savaşı. Birer asker, birer kahraman, birer ana, baba, genç yaşlı ayırmaksızın savaştık. Bizim Çanakkale’deki zaferimiz, sadece bir askeri zafer değil, bir milletin kurtuluşudur. Çanakkale’de, sadece topraklar kazanılmadı, Çanakkale de, yürekler kazanıldı.”

Üstat, gözlerindeki gururla bana baktı. "Evlat," dedi; “Gözümde gurur ve hüzünle o günleri anlatıyorum sana. Çünkü Çanakkale, bizim milletimizin kurtuluşudur. O yüzden, sizlere düşen kutsal görev, bu mirası yaşatmak ve unutmamaktır. Hatırlamalısın ki Çanakkale’de her bir asker, toprağını savunmuş, namusunu korumuştur. Bizim vatanımızı ve özgürlüğümüzü savunmak, senin de en büyük görevin olacaktır."

Ve ardından aklıma o muhteşem şiir geldi kendimi durduramayıp sordum.

“Efendim, ‘Çanakkale Şehitlerine’ şiirini o şartlarda nasıl yazdınız?”

Yüzünde tatlı bir tebessümle başladı.

“Çetin savaş devam ederken ben Necid çöllerindeydim gece sabaha kadar çadırımdaki mum sönmezdi çünkü uyuyamazdım Çanakkale’de Mehmetçik hercü merc ederken uyumam mümkün değildi. O sıralar  İçimde bir fırtına vardı. Bir yandan bu uğurda kaybettiğimiz insanların acısı, bir yandan da onlara karşı vefa borcumuzun olduğunu düşünüyordum. İşte tam o an, bu duyguları bir araya getirmeye çalıştım. Orada verilen mücadelenin yalnızca askeri bir zafer değil, bir milletin varlık mücadelesi olduğunu vurgulamak istedim. O günlerde ben, sadece bir şair değil, aynı zamanda bir milletin evladı olarak, kelimelerle onlara olan borcumuzu ödemeye çalıştım. Ve nihayetinde, o şiir yazıldı. Sadece ben değil tüm Türk milleti için bir anlam taşıyan, Çanakkale'nin kahraman evlatlarına bir dua, bir hatırlatma olarak kalıcı oldu.” dedi.

Gözlerimden yaşlar aktığının farkındaydım ama kendime engel olamıyordum. Bu sözlerden sonra nasıl duygulanmaz ki insan…

Bir anda her şey bulanıklaştı. Mehmet Akif’in sesinden geriye sadece bir yankı kaldı. Görüntüsünün, sesinin, etrafımdaki her şeyin yavaşça kaybolduğunu gördüm. Gözlerimi kapatıp tekrar açtım, ama her şey bir anda kayboldu. O an, yaşadıklarımın bir rüya olduğunu fark ettim. Mehmet Akif ile geçirdiğim o tatlı sohbet, sadece zihnimde oluşan bir hayalden ibaretti. Her şey silinmişti. O uyanış anı, bana gerçek ve hayal arasındaki farkı gösterdi. Akif’in söyledikleri rüya içinde büyük bir anlam taşırken, bu anlamı gerçeğe dönüştürmek bizim sorumluluğumuzdur. Hayallerdeki kahramanlıklar, gerçek hayatta da var olmalı. Geçmişin derslerini unutmamak, onu yaşatmak ve bu topraklarda yaşarken her an, her zaman o büyük mücadelenin ruhunu içimizde taşımak gereklidir.

Ve unutmayalım ki “Her rüya, içinde bir gerçeğin yansımasını taşır...” 
 

Günün Diğer Haberleri