Müslümanca Düşünme: Uyuyan Devi Uyandırmanın Zamanı / Turgay Adlım 

Turgay Adlım -MÜSLÜMANCA DÜŞÜNME: UYUYAN DEVİ UYANDIRMANIN ZAMANI
Advert

DENEME - 18-01-2025 01:03

MÜSLÜMANCA DÜŞÜNME: UYUYAN DEVİ UYANDIRMANIN ZAMANI

Müslümanca düşünmek...  Kulağa ne kadar da kolay geliyor, değil mi? Belki de biraz nostalji tadında bir söz.  Cami avlusunda huzurla kılınan bir namazın ardından edilen samimi dualar, Ramazan sofralarında paylaşılan iman dolu sohbetler... Hatta belki de televizyon başında iftarı beklerken, “Acaba sakız orucu bozar mı?" sorusunun etrafında dönen o klişeleşmiş geyik muhabbeti...  Ya da kendini "çağdaş" olarak adlandıran, İslam’ı kendi dar kalıplarına uydurmaya çalışan, hadislerle kavgalı "Protestan” hocaların sohbetleri...

Diğer tarafta ise, tarikat mensubu, sohbetlerini fıkralarla süsleyerek bir stand-up gösterisine çeviren hoca efendilerin tebessüm dolu vaazları...

Bütün bunlar, Müslümanca düşünmenin sadece zavallı bir karikatürü!
Müslümanca düşünmek, bu yüzeysel ritüellerin, sığ tartışmaların ve gösterişli vaazların çok ötesinde, zihnimizin derinliklerinde uyuyan bir devi uyandırmaktır. O, bir medeniyet tasavvurudur; bir hayat felsefesidir, dünyayı anlamlandırma ve ona yön verme çabalarının özünde yatan kudrettir.  Ancak şu anda, Müslümanların büyük çoğunluğu, bu kudreti kültleştirilmiş ritüellerin arkasında unutmuş, zihinlerini tembelliğe ve taklitçiliğe teslim etmiş durumda.

Bir zamanlar dünyanın akıl merkezleri, ışığını Bağdat’tan, Kurtuba'dan ve Buhara'dan saçıyordu. Beytül Hikme'nin duvarları arasında felsefe ve bilimin nabzı atıyor, Kurtuba'nın ışıklandırılmış kütüphanelerinde bilginler gecenin geç saatlerine kadar çalışıyor, Buhara'nın medreselerinde ise alimler ilmî münazaralarla zihnin sınırlarını zorluyordu. O dönemin Müslüman bilginleri; El-Harezmi cebirin temellerini atarken, İbn-i Sina tıp alanında çığır açan eserler kaleme alıyor, Farabi ise felsefeyi Aristoteles'ten sonra yeni bir boyuta taşıyordu.  Çağın çok ötesinde fikirler geliştiren bu dâhiler, sadece kendi dünyalarını değil, Rönesans'ı tetikleyerek Batı'nın aydınlanma çağını da şekillendirdiler.

Bir zamanlar bilim ve felsefede dünyaya yön veren bir medeniyetin mirasçılarıyken, bugün Batı'nın ithal ettiği ürün ve fikirlerin esiri haline geldik. Kendi değerlerimizi üretmek yerine, başkalarının fikirlerini körü körüne takip eden, tüketime ve onun cazibesine kapılmış bir toplum olduk. Akıl ve vahiy arasındaki o muhteşem dengeyi kaybettik. Tarihsel süreçte yaşadığımız badireler, dogmatik yaklaşımların yaygınlaşması ve eğitim sistemindeki eksiklikler, bizi bu duruma sürükledi.

Sloganların, ezberlerin ve sürekli tekrarların dünyasında, derine inmeden, düşünmeden, sadece hızlı ve kolay çözümler arayan bir nesil haline geldik.  Kendi ayakları üzerinde durmak yerine, başkalarının başarılarını taklit etmeye çalışan, emek harcamadan elde edilecek nimetlere tamah eden, kuş uçuşuyla zirveye çıkma hayali kuran bir toplum haline geldik.
Bu bir ihanet değildir de nedir?  Atalarımızın kanları ve terleriyle kazandığı hür düşünce, bilimsel merak, hoşgörü ve çok kültürlülük gibi değerlere, tarihi mirasımıza, medeniyetimize ve bizi var eden değerlere karşı işlenmiş en büyük ihanet! O şanlı medeniyetin bize bıraktığı zengin miras, sahip olduğumuz her şey...

Şimdi ya bir nostaljik hayalet gibi peşimizi bırakmıyor ya da şehrin ücra bir köşesinde, bir çöplükte çürümeye terk edilmiş! Etrafımızı saran ise bize yabancı bir medeniyetin, Batı'nın sefil taklitleri!  Giyimimiz, mimarimiz, müziğimiz, yaşam tarzımız...  Her şeyimiz Batı'nın soluk bir kopyası! Kendi kültürel değerlerimizi unutup özümüzden bu kadar uzaklaşmamız...

Osmanlı Türkçesi hakkında bir tartışma yürüten muhafazakâr ve Kemalist iki arkadaşın arasında kaldığımda anladım bitip tükenmişliğimizi. Muhafazakâr arkadaş, Osmanlıların Arapça konuşup yazdığını iddia ederken, Kemalist arkadaşımız ise şimdi kullandığımız Latin alfabesini "Türkçe" diye savunuyordu. İkisine de Osmanlı atalarımızın Arap alfabesiyle Türkçe yazıp konuştuğunu anlatamadım. Kendi dilimize ve tarihimize bu kadar yabancılaşmış olmamız gerçekten üzücü. Cahiliye Arapları, o putperest kavim dahi bu kadar cahil değildi emin olun.

Bu cehaletten çıkabilmek için önce mevcut durumumuzu kabul etmeliyiz. Gerçek şu ki, var olan eğitim sistemimiz, tam anlamıyla bir gecekondu gibi. O kadar köhne, o kadar plansız ve sağlıksız ki; her yönetici değişiminde, tıpkı bir karalama tahtası gibi, yeniden şekillendirilmeye çalışılan bir yapı. Bu düzen, tıpkı çürük bir temel gibi, tamir edilmesi neredeyse imkânsız bir hale gelmiş. Çünkü mevcut yapı, asla sağlamlaşamaz. Her iyileştirme çabası, sadece daha fazla bozulmayı tetikleyecektir.

Ezberci eğitim anlayışı, insanın içindeki derin düşünme gücünü yok ederken, sorgulama yeteneğini ve eleştirel bakış açısını kaybettiriyor. Bu körleşmiş düşünüş tarzı, hiçbir şekilde ne bireye ne de topluma fayda sağlayacak bir bilgiye ulaşmayı mümkün kılmıyor. Talebenin içindeki merak duygusunu ateşlemedikçe, özgür düşünmeyi teşvik etmedikçe; her bireydeki potansiyel göz ardı edilecektir. Gerçek bir medeniyetin doğabilmesi, sorgulayan, derin düşünen, sürekli olarak kendi gerçekliğini yeniden üreten bir toplumla mümkündür.

Bu, tıpkı bir gecekonduyu yıkıp yerine sağlıklı, güvenli bir yaşam alanı inşa etmek gibidir. Yıkılmadan, yeniden inşa edilemez. Evet, bu inşa, bu değişim ve dönüşüm belki de asla gerçekleşmeyecek, bunu biliyorum. Ancak, bununla birlikte, gençler! Bunu fark edin istiyorum ve bu andan itibaren, kendi yolunuzu bulmak için adım atmalısınız.

Okuyun, çılgınca okuyun! Çünkü başka hiçbir alternatifiniz yok. Kendinizi yetiştirmek, geliştirmek, kendi gücünüzü keşfetmek dışında bir çıkış yolu bulamayacaksınız. Her türlü dışsal değişim hayalini bir kenara bırakın, çünkü kimse sizin dünyanızı daha iyi hale getirmeyecek.

Dünyanız, savaşlarla, hırslarla kirletilmeye devam edecekler. O kazanma hırsı, o egolar, siz farkında olmasanız da her an hayatınıza girmeye, şekil vermeye çalışacak. Savaşlar süregeldikçe, bu savaşların taşları üzerinize düşecek. Ama bu kirlenmeye, bu çürümeye dur demek sizin elinizde. Sizin gücünüzde. Eğer geleceğe dair bir umut ve bir hayal kurabiliyorsanız, bu hayali gerçeğe dönüştürebilecek tek araç ilim olacaktır. Çünkü dünyayı değiştirmek, sistemleri kırmak ancak ilimle mümkün olur.

Kimse sizin yerinize düşünmeyecek, kimse sizin yerinize kendi hürriyetinizi kazanmayacak. Herkes kendi çıkarı peşinde koşarken, siz kendi iç yolculuğunuzda büyümek zorundasınız. Her bir kitap, her bir bilgi kırıntısı, sizi daha güçlü kılacak, sizi toplumun ya da dünya düzeninin dayattığı sınırların dışına taşıyacaktır. Kimse sizi daha iyi bir hale getirme yükümlülüğünü taşımıyor. Sizin en kıymetli silahınız, yalnızca ilim ve düşünce olacaktır.

Gerçek değişim, sistemin dışındaki, dışarıdan bakabilen gözlerin sahip olduğu özgürlükle gelir. Her şeyin temeli burada başlıyor: Düşünmek. İnanın, geleceği inşa etmek, sizin ellerinizde ve başlamak için ihtiyacınız olan tek şey, derinlemesine bir bilgi, bir kültür ve kalıcı bir iradeye sahip olmaktır.

Sonuç olarak, bizler sadece gitgide laikleşen bir halkın, gecede gökten zembille inen köksüz bir ferdi değil, aksine, Dünyada asırlarca var olmuş, imparatorluklar kurmuş, bin yıllar boyunca dünyaya yön vermiş Müslüman bir milletin evlatlarıyız. Biz, sabrın, azmin ve zaferin çocuklarıyız. Bu topraklar, tüm insanlık için bir nur kaynağı olmuştur; çünkü bizler, vicdanını yitirmiş bir dünyaya nefes aldıracak kökleri taşıyoruz.  Bu kökler sadece tarihimizde değil, kalbimizin derinliklerinde de yaşıyor.  Geçmişin derinliklerinden gelen bu kökler, geleceğin ufkunda yeniden yeşerecek ve bizleri aydınlık yarınlara taşıyacaktır.

Zulümlerin, baskıların ve karanlıkların ortasında, bizler bir merhamet adası gibi duruyoruz. Bizim içimizde, zulüm okyanuslarının taşkın dalgalarının ulaşamayacağı bir huzur, bir güven var. Bizim kültürümüz, bu dünyaya sadece adaletin değil, insanlığın ve merhametin de örneğini sunmuştur. Bütün bu yıllar, ruhumuzun inşa ettiği bir şehirdir ve bu şehrin inşa edilmesinin en değerli temeli, insanlık onuru ve vicdanıdır.

Bize düşen, bu mirası, geçmişin ışığını ve geleceğin gücünü birleştirerek, bir kez daha dünyaya sunmaktır. İşte o zaman, bizler yalnızca geçmişin hatıralarıyla değil, geleceğin kahramanları olarak var olacağız. Bizim medeniyetimiz, zulmün karanlıklarında parlayan bir yıldız olacaktır.

Ve her şey bittiğinde, bu merhamet adası, sonsuza kadar varlığını sürdürecek; zulüm nehirlerinin dalgaları, bizim huzurumuzu ve ışığımızı sarsamayacaktır. Bu, bizim kaderimizdir ve bu kader, bir son değil, bir başlangıçtır.

Günün Diğer Haberleri