KARANLIKTAKİ RENKLER
Tenimi okşayarak serinleten rüzgâr, saçlarımın arasından süzülerek geçerken, delişmen saçlar bu hareketlilikten memnun, rüzgârın ardı sıra ileri atıldılar. Bir süre havada asılı kalıp rüzgârın kaptanlığında uzaklara erişmek istercesine köklerinden kopup uçmaya niyetlenseler de bunu başaramayınca geri düşerek yüzümü kırbaçlayıp duruldular. Ama az sonra hain rüzgârın kandırdığı saçlar, durulmaz bir hevesle yeniden savrulmaya başladı.
Sonsuz bir döngüydü bu aslında, umudu yakalayıp umutsuzluğu düşmek.
Gözlerimi kapatmış parkın bu ıssız köşesinde, bankın üzerinde oturmuş baharı hissetmeye çalışıyordum. Bahar dediysem, mart ayının sonlarında yazı özleyen mevsimin serin rüzgârı, açmaya çalışan çiçekleri, yeni yeni cıvıldaşmaya başlayan kuşları, havayı dolduran çiçek kokuları baharı çağrıştırıyordu.
Tam bu kokuyu derinden hissetmek için burun deliklerini genişletiyordum ki…
“İyi günler, oturabilir miyim?”
Araladığım tek gözümle bankın kenarına ilişmiş yaşlı adama üstünkörü bir göz atıp, homurtuyu andıran bir sesle cevap verdim.
“Elbette!”
Gözümü kapatıp yeniden baharı yakalamaya çalıştım ama ne mümkün! Büyü bozulmuş, baharı çağrıştıran her şey yan taraftan gelen hışırtı ve gıcırtıların eşliğinde yok olmuştu.
Derin bir iç çekerek kafamı yaşlı adamdan ters yönüne çevirdim.
“Hava ne kadar güzel değil mi?”
Yaşlı adam kibar bir tonda konuşmak istediğini belirtiyordu. Ama ben o demde değildim.
“Hıhıı!”
Yaşlı adam ısrarcıydı.
“Sizi rahatsız etmiyorum ya!”
“Yok, hayır.”
Kademesiz tek perdeden çıkan sesimdeki rahatsızlığı anladığını umarak ters yöne bakmaya devam ettim. İkimizin arasına yerleşen sessizliğe bakılırsa anlamıştı yaşlı adam.
Hemen karşıdaki ıhlamur ağacından neşeli bir cıvıltı çalındı kulağıma. Açık yeşil yapraklar arasından bu çok tanıdık sesin sahibini bulmak için bakınırken tam karşımda üst dallardan birinde olduğu yerde neşeyle kıpırdanan saka kuşunu gördüm. Sevgiyle baktım kuşa. ‘Benim kuşum’ diye mırıldandım gülümseyerek.
Özgürce uçan tüm saka kuşları ‘benim kuşum’du.
İlkokula yeni başladığım sıralarda arkadaşlarım, dökülen dişlerimi yastığımın altına koyup da diş perisinden bir hediye dilersem gerçekleşeceğini söylemişlerdi. Saf çocukluğumun verdiği heyecanla dişimi yastığımın altına saklayıp, tuttuğum futbol takımının renklerinde bir kuşumun olmasını dilemiştim. Sabah heyecanla baktığımda dişimin yerinde durduğunu ve etrafında kuş falan da olmadığını görüp hayal kırıklığına uğramıştım. Kahvaltıda neden üzgün olduğumu soran anneme gerçekleşmeyen dileğimi anlatmıştım somurtarak. Bazen ikinci sabahta dileğimin gerçekleşebileceğini söyleyen annem bana yeni bir umut vermişti.
Akşam yastığımın altına koyduğum dişimin sabahleyin yerinde olmadığını görünce sevinçten deliye dönmüş ama istediğim kuşu da odamda görememiştim. Anneme koşup heyecanla diş perisinin dişimi aldığını ama kuşu getirmediğini söyleyince annem diş perisinin aslında geldiğini, beni uyandırmak istemediği için kuşu anneme verdiğini söyleyip küçük bir tahta kafesin içinde çırpınan kuşu elime tutuşturmuştu. İnanılmaz güzellikte canlı renklere sahip bu yaratığa bakarken sevinçten ağlamaya başlamış, diş perisine içtenlikle teşekkür etmiştim. Çok sonraları babamın anlattığına göre kuş cinsinden bihaber babam dileğimi yerine getirmek için kuş satan bir dükkana gidip sarı kırmızı renkli bir kuş istemiş sonra da içlerinden en ucuz olanını alıp getirmişti. Birkaç hafta hayranlıkla baktıktan sonra kuşun çok çırpınmasının nedenini onlarca kanaryaya sahip köşedeki yaşlı kunduracıya sormuş, o da bu kuşun aslında yabani bir kuş olduğunu, özgürce uçmak için çırpındığını söyleyince eve gelip küçük bir törenle kuşu gökyüzüne salıvermiştim.
Saka kuşunun elimden uçarak karşı ağaca konuşunu, cıvıldayarak bana teşekkür edişini ve ardından bir ok gibi fırlayarak gökyüzünde kayboluşunu hiç unutmuyorum. Bu nedenle havada gördüğüm her saka kuşu ‘benim kuşum’du. Onlara sevecenlikle, hayranlıkla ve tekrar tatmak istediğim o ilk heyecanımla bakardım.
Ihlamur ağacında cıvıldayan saka kuşuna bakarak farkında olmadan mırıldandım.
“Tanrım, şu kuşun güzelliğine bak.”
“Saka kuşu değil mi o?”
Sağımdan gelen sesle irkilip hayallerimden sıyrıldım. Yaşlı adam yine hayallerimi aralamış, tam ortasına bodoslamadalmıştı. Bu sefer fazla zorlamadım kendisini.
“Evet saka kuşu. Renklerine hayranım bu kuşun. Sarısı, siyahı, kahverengisi, kırmızısı, beyazı… Bambaşka bir alemden gelmiş gibi duruyor, ne dersiniz?”
“Gerdanında beyazı da var değil mi?”
Sinirlendim, yaşlı adam benimle dalga geçiyordu.
“Siz baktığınızda başka bir renk mi görüyorsunuz?” dedim sinirli bir sesle.
“Ah! Bir görebilseydim neler vermezdim ki.” diye iç geçirdi yaşlı adam.
İlk kez yaşlı adama dönüp dikkatlice baktığımda gördüm onun ne demek istediğini. Yaşlı adamın bana dönen yüzünde çukurlarına kaçmış küçük yeşil gözleri bana baksa da uzaklara bir yerlere odaklanmıştı.
“Aaa! Özür dilerim.” diye kekeledim. “Ben kör… Yani görme özürlü olduğunuzu fark etmemiştim.”
“Özür dilemene gerek yok delikanlı, bu senin suçun değil. Yıllardır buna alıştım artık.”
Soluklandı…
“Yalnız ‘kör’ ya da ‘görme özürlü’ yerine ‘görme engelli’ derseniz daha memnun olurum. Sonuçta bu bizim özrümüz değil, engelimizdir.”
“Aaa,şey tabii… görme engelli.”
Sustum. Kaçamak bir bakış fırlattım az önce hayallerimi bozan adama.
Hayret! Az önceki yaşlı adam gitmiş yerine kibar bir adam gelmişti.
Saka kuşu hâlâ cıvıldamaya devam ediyordu ıhlamur ağacının üst dallarında.
Derin bir nefes aldı yaşlı adam…
“Baharın kokusunu duyuyor musunuz? Yeni kesilmiş çimen kokusu.”
Laf olsun diye karşılık verdim.
“Hardal gazı böyle kokarmış, nedense her taze kesilmiş çimen kokusunu duyunca bu gelir aklıma.”
“Yanlışınız var.” dedi yaşlı adam; “Taze çimen kokusu olan Fosgen gazıdır. Hardal gazı kükürt gibi kokarmış, bir kitapta okumuştum.”
“Siz sonradan mı kör… Yani görme engelli oldunuz? Kitapta okudum deyince…”
“Maalesef doğuştan. Sizce körler kitap okuyamaz mı?”
“Hayır, onu demek istemedim. Sizin körler alfabesi, şey… Yani kabartmalı alfabe ile basılmış kitapları okuduğunuzu duymuştum.”
“Braille Alfabesi. Çekinme delikanlı körler alfabesi diyebilirsin ona. Eğer o da olmasaydı hayat çekilmez olurdu bizim için.”
Çenesini dayadığı bastonunu ileri geri hareket ettirdi.
“Okumak hayatı öğretiyor bize, görmesek de her şey hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. Mesela şu senin saka kuşu hakkında çok şey biliyorum. İspinozgiller familyasından ötücü bir kuş. Çoğunlukla Avrupa’da yaşar ve çok canlı renklere sahip.” durdu.
İç geçirdi:
“Ama bu kadar bilgi yerine onu bir kez görebilseydim yeterdi bana.”
Ortalıkta gezinen rüzgârın ıslığı daha net duyuldu bu sessizlikte.
“Yeni tanıştık ama sizden bir şey rica etsem.” dedi aklına gelmiş gibi yaşlı adam. Sonra cevabımı beklemeden devam etti; “Bana bu renk dediğiniz şeyin nasıl bir şey olduğunu anlatır mısınız?”
“Renk?...Tabii.”
Kafamdan nasıl tarif edeceğimi düşündüm bir süre ama nereden başlayacağımı bilemedim.
“ Şey… Renk! Her nesnenin bir rengi var, yani renk her nesnenin üzerinde olan bir şey. Işığın göze yansıması da diyebiliriz.”
“Her nesnenin bir rengi var dedin, benim de bir rengim var mı?”
“Elbette, sizin renginiz daha doğrusu teninizin rengi açık kahverengi, saçlarınız siyah, gözleriniz ise yeşil.”
“Demek tenim kahverengi değil açık kahverengi. Bir de açığı koyusu var renklerin desenize.”
Kendi kendine gülümsedi, dudağının bir kenarı yukarı kalktı.
“Bir muhabbet kuşu verdiler elime geçen gün. Yumuşacık kıpır kıpırdı. Elimde atan minicik yüreğini hissedebiliyordum. ‘Ne renk?’ diye sordum. ‘Karışık renkli, sarı, yeşil, mavi’ dediler. Bu renkler neresindedir diye elimle hissetmeye çalıştım, hissedemedim. Hepsi aynı yumuşaklıktaydı. Sahi renklerin hepsi aynı yumuşaklıkta mıdır?”
Nasıl anlatmalıydım, bocaladım bir süre.
“Mesela soğuk dediğimizde, mavi renk aklımıza gelir.”
“Hımm, rüzgâr da mavi o zaman?”
“Yo hayır, o renksizdir yani rengi yoktur.”
“Hani her şeyin bir rengi var demiştin?”
“Ama bazı şeyler renksizdir. Mesela cam, su renksizdir. Şeffaftır yani.”
“Biri katı, biri sıvı… Rüzgâr ise havada ama hepsi renksiz öyle mi? Su renksiz ise sütte renksiz olmalı değil mi? Ama ona beyaz diyorlar.”
“Eee? Şey… Evet, süt beyaz renklidir.”
İCebimden çakmağımı çıkartıp yaktım. Yaşlı adamın elini tutarak ateşe yaklaştırdım.
“Mesela bu sıcak. Hissettin mi? Bu renklerden kırmızıyı karşılık gelir.”
“Hıım! Tamam anladım, güneş de kırmızı o zaman.”
“Hayır güneş sarı. Mesela yapraklar, çimenler yeşildir. Tıpkı gözleriniz gibi yeşil.”
“Evet, gözlerim gibi yeşil. Renkli ama renkleri göremeyen bir çift göz. Ne işe yarar?”
Aklıma geldi birden. Yeni bir şey keşfetmiş mucit heyecanıyla atıldım.
“Mesela şu an sizin gördüğünüz renk siyah!”
Yaşlı adam biraz şaşkın yarım ağız gülümserken verdiği cevap yüreğimi dağladı geçti.
“Ben ne görüyorum ki!”
Sustum! Sadece sustum! Diyecek bir şeyim olmadığından sustum. Yüreğim sızladığından sustum. Beceriksizliğime kızdığımdan sustum. Kaderin adaletsizliğine isyanımdan sustum. Hayata karşı çığlığımı bastırdığımdan sustum. Sadece sustum!
Bastonunun üzerindeki çene kıpırdandı, derin bir iç çekti.
“Üzülme evlat, bu ilk değil. Daha öncede bana renkleri anlatmaya çalışanlar oldu ama kimse anlatamadı hâlâ. Sorun sizde değil bende, üzülme. Hiç bilmediğim bir şeyi tarif edebilir misin bana? Siyah beyaz nasıl bir şeydir bilmiyorum ama sizin deyişinizle siyah beyaz bir televizyon gibi görsem dünyayı o bile yeterdi bana, renklisinden vazgeçtim. Bir karaltı, bir gölge kadar görsem bile yeterdi. Hatta varsın tek gözümle görseydim ama yok! Allah böyle istemiş, böyle yaratmış beni. Elimden gelen bir şey yok! Ben bu yaşıma kadar bu halimle yaşadım. İsyan ettiğim zamanlar oldu, hem de çok oldu. Ama kendime göre bir hayatım var, mutluyum. Bu bana yetiyor. Bende sizin yapmadığınız kadar çok kitap okuyorum, duyamadığınız sesleri duyuyorum, çoğu şeyi sizlerden önce hissedebiliyorum. Bu da bir ayrıcalık değil mi? Zaten iki gözü görüp de kötülük düşünen insanları anlamıyorum. Dünyadaki bunca güzelliği görmek dururken neden kötüleri görürler anlamıyorum. Boşverrr! Aldırma. Ben bu hayata aldırmamayı çoktan öğrendim.”
Sustu bastonunun üzerinden göremediği uzaklara daldı.
Yaşlı adamın yüzünde yılların işlediği derin çizgilere bakarken kendimi onun yerine koydum. Elimde olmadan iki damla yaş yanağımdan süzülüverdi.
Yaşlı adam olmayan gözlerini kırpıştırdı, bastonunun üzerinden başını kaldırmadan sordu;
“Sahi, gözyaşlarımız ne renk?”
Saka kuşu uçmuştu dalından. Ne zaman gitmiş, ne zaman terk etmişti bu sohbeti bilinmez. Ama uzaklardan neşeli cıvıltısı hâlâ duyuluyordu.
